Payımıza düşen bir tatlı kaşığı suyu kendimize zehir etmeyi nasıl başardık?

Su Hayat

Hayatımız Ellerimizde!

Dörtte üçü sularla kaplı bir gezegende yaşıyoruz. Dünyamızın yüzde 70’i su. Sayılarla ifade edersek yeryüzünde 1 trilyon 386 milyar metreküp su var.

Devasa bir kütle!

Ama bir sorun var. Bu suyun yüzde 97,5’i tuzlu!

Yani dünya haritasındaki o maviliklerin sadece yüzde 2,5’i tatlı su. Bunun da yüzde 70’i buzullarda saklı.

Yerküre üzerindeki suyun tamamı 5 litrelik bir şişeye konacak olsa, erişebileceğimiz tatlı su miktarı sadece 1 yemek kaşığına denk geliyor. Kısaca, ulaşabileceğimiz tatlı su, yeryüzündeki milyarlarca metreküpün yüzde 1’inden bile az.

Birçoğumuzun tatlı krizi tuttuğunda saldırdığı çikolatanın 1 kilosu için 17 bin litre suya ihtiyaç var. Yemediğimizde doymadığımız ekmeğin her bir kilosu 1600 litre su istiyor. 1 kilo tahıl eşittir 1 ton su demek.

Ve dünyada 7,5 milyar insan yaşıyor. Artmaya devam ediyor. Bugün 80 milyon olan Türkiye nüfusunun 2040 yılında 100 milyonu geçeceği öngörülüyor.

Bundan tam bir yıl önce Murat Dağı Yok Olmasın Platformunu oluşturup “Murat Dağı’nda her türlü maden faaliyeti susuzluk/kuraklıktır; biz maden değil hayatımızı istiyoruz” dediğimizde, buzdağının sadece üstünü gördüğümüzün pek de farkında değildik.

Suyumuza sahip çıkalım derken, dünyanın nadir kanyonlarından birine hayat veren Banaz çayının ihtişamı, Ulubey derelerinin bereketi vardı aklımızda. Şehirden henüz birkaç kilometre çıkınca bizi karşılayan göletler kurumasın dı derdimiz.

“Dağımıza sahip çıkmak, sahip olduğumuz zenginliği öğrenmekten geçer” şiarıyla yaptığımız panellerde yüzümüze çarpan ise “kuraklık kapımızda” gerçeği oldu.

Bakış açımız değişmese, yaz başında gittiğimiz ve şehrin içme suyunu karşılayan Küçükler Göleti’ndeki suyun azlığını fark etmeyecektik belki. Algıda seçicilik deniyor buna.

Bölgemizde kuraklığın en önemli nedenlerinin başında kirlilik geliyor.

Su kaynaklarımız hızla kirleniyor. Evsel atıklar, organize sanayinin maliyet hesabı yapıp arıtmasını çalıştırmadan kimyasal atıklarını akarsulara bırakması, maden ocakları ve hayvan çiftlikleri bu kirlenmenin asli nedenleri.

Kirli su, toprağı kirletiyor. Kirlenen toprak çoraklaşıyor. Çoraklaşma kuraklığı doğuruyor. Bu zincir, bizi hızla felakete götürüyor.

Bu kirliliğin önüne geçilemez mi?

Organize sanayi ile, -bölgenin en bereketli ovalarından birine sahipken- tarıma elverişli topraklar arasında seçim yapmak zorunda mıyız?

Kaç taş ocağı, Pınarbaşı’nda kuruyan onlarca su kuyusu ve pazarda 8 liradan aşağı alamadığımız taze fasulye eder?

Ya da mermer ocakları tükenen balıklarla ikame edilebilir mi?

Yeryüzündeki tatlı suyu artıramıyoruz. “Hadi fabrika kurup tatlı su üretelim” demek gibi bir lüksümüz yok.

Tek çaremiz var: Sularımıza sahip çıkacağız.

Kaynak: “Türkiye’nin Su Riskleri Raporu”,2014; İstanbul Bilgi Üniversitesi.

YORUM EKLE