Kara Tren

Yetmişlerin sonu Seksenlerin başıydı…

İstanbul da Üniversite de okuyan bir öğrenci iken, birkaç günlüğüne memleketim Uşak’ a gitmem gerekti… Haydarpaşa garından trene binip Afyon’ da indim… Oradan Uşak’ a aktarma olacağından Doğudan gelen treni beklemeye başladım. Nihayet beklediğim tren geldi ve bende çantamı alarak uygun bir kompartıman bakmaya başladım… Derken, doğu illerimize özgü kasketi ve kırçıllı kalın bıyıklarıyla hemen dikkati üzerine çeken seksenlik bir ihtiyar ile orta yaşlarda sakal tıraşı uzamış, üstü ceket altı şalvarlı iki kişinin oturduğunu gördüm.

Kapıyı aralayıp içeriye:

-“Boş mu?” diye seslendim.

Yaşlı olan:

-“Buyur geç kurban!” dedi.

Çantamı yerleştirip oturduktan sonra merhabalaşıp tanışma faslına geçtik.

Onların Bitlis’ li olduklarını ve bir akraba ziyareti için İzmir e gittiklerini öğrendim. Sıra bana gelince.İstanbul’ da okuduğumu ve Memleketim olan Uşak’ a gittiğimi söyledim.Söyledim ama ihtiyar  gözlerimin ta içine bakarak

- “Uşak’ mı ?” diye tekrar sordu.

Benden : -“evet” cevabı alınca, parmaklarında ki sarma sigaradan derin bir nefes alıp,bir  : - “Ah” çekerek bıraktı.

Ben ihtiyarın yüzüne anlamsız bakarken devam etti:

-  “ Orada çok güzel anılarım var benim, hem de hiç unutulmayacak!”  dedi.

 Sözünü bitirdiğinde ikimizin de gözü cama doğru kaydı.

Bu arada tren sarsılarak ilerliyor, rayların ve demir tekerleğin sesleri geliyordu. Bazen kıvrılan yoldan treni çeken lokomotif görünüyor,bazen de katarın en sonunda ki vagon ortaya çıkıyordu.Güzün habercisi yaprakları sararmış ağaçlar karşımızdan sıra halinde geçerken,ince bir yağmurda cama vurmaya başlamıştı.

İhtiyar devam etti:

 -“Evlat Uşak’ benim için çok kıymetlidir! Neden mi? Bak anlatayım sana .”

 Sigarasını söndürürken devam etti:

 -“İstiklal harbi yılları. Ben daha yirmili yaşlarda bir piyadeyim.Düşmanı Afyon’ dan sürüp de çıkardıktan sonra bunlar sel gibi batıya doğru kaçmaya başladılar!Bizde arkalarından takip ediyoruz tabi! Neyse amacımız biran önce yerleşim yerlerini Yunandan temizlemek! İlerledikçe gördüğümüz şey ise yanmış yıkılmış yerler ile katledilmiş insanlardı. Çok az yer yangından ve talandan kurtulmuştu. Bunu görünce bu vicdansızların neler yapabileceğini düşünerek o an daha hızla hareket etmek istiyor insan.”

 Hem anlatıyor hem de kehribar tespihini çekiyordu… Yaşanmış bir olayı böyle coşkunca anlatan birinden dinlemenin keyfini alıyordum o anlarda. Devam etti:

-“Derken iki güne Uşak önlerine vardık! Ama oraya gelinceye kadar gördüğüm manzaralar beni mahvetti. Genç bir delikanlının kaldırabileceği cinsten değil!”  

Bunu söylerken sesi değişmişti. Sesi bir boğuklaştı bir titredi. Gözünden düşen taneleri mendiliyle silmeye uğraşıyordu o koca adam. Bende duygulandım ama yanında ki oğlunun da gözlerini sildiğini gördüm! Çok etkilenmiştim!

İhtiyar devam etti

- “Uşak’ ta da insanlar acı içindeydi..! Karşıdan bakıldığında dumanlar gökyüzünü kaplamıştı..! Kapkara olmuş üzerimizi örtmüştü! Aman Yarabbi kıyamet mi kopmuş burada diye iç geçirmeden edemedim! Neredeyse bütün şehri yakmışlar! Bırak çoluk çocuğu,hayvanları bile öldürmüşler.Harmanlar,bağlar hep yanmış!.  Hiç unutmam küçücük bir kız çocuğu ölen anasının yanında oturmuş kalmış. Bir şey yapmak ister gibi, bir yere gitmek ister gibi ama gidemez bir tavır ile boş bakıyordu. O hali görünce acaba daha fazla acı nasıl yaşanır diye düşündüm kaldım.”

Bu söz üzerine artık iyiden kendimizi bıraktık, ağlıyoruz... Neler görmüş geçirmiş bu insanlar? onlara çok şey borçluyuz diye zihnimden geçiriyorum..

Yine gözlerini kurulayıp devam etti

- “Asayişi sağlayıp,yangınları söndürünceye kadar o hınçla sağda solda kalmış tek tük Yunanı da süngülerimizle parça,parça ettik.Ettik lakin  içimizde ki öfke bir nebze olsun dinmedi!!. Ordu öncüleri düşmanı sürmeye devam ederken,bizleri Ana Karargahta nöbet tutmak için ayırdılar.”

Şapkasını çıkarıp tekrar taktıktan sonra:

-“Hilali ahmer  cemiyeti, çadırlar kurmuştu. Kazan kazan yemekler pişiyordu.Sağda solda öksüz,yetim ne kadar çocuk varsa gidip topladık.Hastaları ve yaralıları tedavi yerlerine taşıdık.Şehitleri de,tepelik bir yere defnettik…

Oğlunun çantadan çıkardığı elmayı dilimleyip bize ikram etmesinden sonra kaldığı yerden devam etti:

-“Birkaç saat sonra asker arasında bir uğultu duyuldu! Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Uşak! a geliyormuş!. Nasıl bir heyecan fırtınası esti o an anlatamam.!”

Bu satırları anlatırken, gözlerinin içi gülüyordu artık:

-“Paşanın Karargâh olarak kullanacağı konutun bulunduğu caddeye bizleri karşılıklı olarak tek sıra halinde dizdiler.Az sonra M. Kemal paşa,yanında İsmet paşa,Fevzi paşa ve çok sayıda rütbeli asker göründü.Bizlerin hemen yanında birde tören mangası vardı.O manganın yanına varılınca,komutanın biri “dikkat !!” diyerek askere komut verip düzen aldırdı.Kemal paşa burada, “nasılsın asker!!” diye  seslendi. Hep bir ağızdan “sağ ol” diye haykırdık.”

Neşeli bir şekilde tespihini avucunda dolayıp, lafın en can alıcı yerine geldi:

-“Sonra Paşa benim olduğum tarafa doğru yürüdü, tam benim yanıma gelince sağ elini omzuma koyup, sol eliyle de diğer neferleri gösterip, “her Ana sizler gibi Koçyiğitler doğurmaz!” diye seslendi.” O an benim için zaman durdu sanki. Bir başka âlemdeymişim gibi hissettim. O büyük adamı en yakınımda görmek benim için en büyük onurdu, hiç unutulmayacak hatıraydı.”

Ben kendimde olmayarak:

-“Vay be amca ne güzel bir hatıra bu!” deyiverdim.

İhtiyar amca, başını sallayarak ve hafifçe gülümseyerek bu söze onay verdi…

Sonra tren Uşak istasyonuna geldi. Geçmişimizin bu kahraman askerinin ellerini öperken veda etmek baya zor gelmişti bana. Ben indim ve ardından tren hareket etti. Bana bu eşsiz hatırayı anlatan ve her daim şükranla andığımız insanlardan biri olan bu gazimizi taşımakta olan kara trenin ardından bir süre baktım kaldım…

YORUM EKLE