07.12.2022, 16:06

Kırıkkaleli Mesut

Yıl 1972...
Kırıkkale’de güzel özellikleriyle nam salmış genç delikanlı arkadaşlarını çağırıp kenar mahhallede yaşama tutunmaya çalışan yeni evli bir çiftin oturdukları derme çatma barakaya gitti.

Hallice büyük bu taşlı tarlanın içindeki baraka, perişanlığın halis acınası durumunu anlatıyordu. Hava sıcak ve havanın miskinliği bütün canlılara sirayet ediyordu..

Henüz 18’indeydi Kevser. Bir aylık evliydiler. Kocası çok muhlis ama bir o kadar çalışkan ve sevgi doluydu... Bu taşlı tarla kocasının genç yaşta ölen babasından kalmıştı Eşref’e.

Düğün takılarını kırmızı kesenin içinden boşalttı Eşref’in avuçlarına. Bir ev yapmaktı bütün istekleri. Hayallerine tutunan ve en büyülü rüyalarını süsleyen iki oda bir ev.

Kış gelmeden duvarlarını örüp çatısını kapatmayı ne çok arzu ediyordu ikiside. Ancak ne ceplerindeki para ne de güçleri buna yetmiyor gibiydi..

Kapı tıkırtısına dikkât kesilip yerinden fırladı Kevser. Eşref karısının önüne geçip kapıyı açtı. Karşısında Mesut ve arkadaşlarını görünce hayretler içinde Mesut’a baktı. Biz “yardıma geldik” dedi Mesut..

Toprak taşıyıp kalıp kalıp kerpiç döktüler. Eve gerekli kirişleri Eşref önceden zaten almıştı.. Evin temeli de hazırdı, geri kalan ne varsa el birliğiyle iki ay gibi bir zaman diliminde bitiriverdiler. Kırıkkale’nin zenginlerinden de biraz bağış toplamışlardı. Mesut arkadaşlarıyla birlikte son gün Eşref’le tokalaşıp vedalaştı. Eşref Mesut’un boynuna sarılp ağladı. Gözyaşlarını ne kadar gizlemek istese de göz pınarlarına söz geçiremedi. Sonra  kısık ve mahçup bir sesle sana hakkını nasıl öderim diyebildi..Mesut, Eşref’i omuzlarından tutup gözlerine baktı...İyiliğin karşılığı mı olurdu hiç. Rahat ol dedi, Mesut gün olur sen de birilerine yardım edersin.
   
Kırıkkale pazarının kalabalığında, tezgâhındaki meyve ve sebzelerini yıkayıp parlatan Mesut, her pazar bitiminde artan ürünleri bildiği bir iki fakir aileye pay ederdi hep..İşleri yolunda ve huzuru doruklardaydı. Ara da bir camiye gider ara da bir de iki tek atardı arkadaşlarıyla.

Bir akşam köhne bir meyhaneye gidip oturdu tek başına. Orta yaşlı bir türkücü kadın vardı sazların önünde. Pek de güzel olmayan kısık sesiyle yanık türküleri okudu peş peşe. Sonra Mesut’un masasına gelip gözlerini Mesut’un gözlerinden ayırmadan bir türküye başladı.   

“Yüce dağ başında yanar bir ışık
 Düşmüşüm derdine olmuşum aşık”
Mesut’da  kadına baktı. Kadının yüzü sesinden on kat daha güzeldi. Kim bilir hangi sıkıntıların esiridir diye de düşündü.
 Vakit bir hayli geç olduğunda Mesut hesabı ödeyip çıktı meyhaneden. Derin bir nefes alıp alaca karanlıkta yürüdü. Bir süre sonra peşinde biri olduğu hissine kapılıp arkasına baktı. Peşinden gelen meyhanedeki türkücü kadındı. Kadın eliyle işaret etti Mesut’a.
Hiç konuşmadan birlikte yürümeye başladılar.. Sınra kadın duraksayıp “Benim adım Nesibe, sahne adım Gonca Hoşses!” dedi. 
Mesut, kadın nereye yürürse O’na eşlik etti. Sonra kadın bahçe içinde köhne bir evin önünde durdu.
Ayrılırken kadın Mesut’a sokulup kulağına “Yine gel” diye fısıldadı. 

Mesut iki hafta sonra bu kez arkadaşlarıyla gitti aynı meyhaneye.
İçerde neredeyse bütün masalar dolmak üzereydi. Uygun bir masaya oturdu dört arkadaş. Bir süre sonra saz gurubu yerleşti yerlerine, sonra da türkücü kadını anons ettiler. Kadın bu kez yeşillere bürünmüştü. “Yeşilim yeşilim yeşilim aman “ diye başladı ilk türküsüne.
Mesut büyülenmiş gibi bakıyordu kadına. Ortalık sigara dumanından sisli ve puslu bir havaya bürünmüştü. Her türkü bittiğinde alkışlar ve bir iki nara sesleri yükseliyordu sarhoş ağızlardan. Türkücü kadın bir ara Mesut ve arkadaşlarının masasına gelip kendilerini selamladı ve yine aynı türküyü okumaya başladı.

“Yüce dağ başında yanar bir ışık
Düşmüm derdine olmuşu aşık”
Mesut bu kez kaçamak bakışlarla baktı kadına. Tam o sırada içeriye Halil isminde pislik bir adam girdi. Türkücü kadını bileğinden tutup saz gurubunun önüne sert bir şekilde çekti. Mesut yerinden bir hamle yapıp kalkmak istese de arkadaşları O’na mani oldular.
Zavallı kadın öfkeyle baktı Halil’e. Bir türkü daha söyleyip gitti sahneden.
   
Gecenin ilerleyen saatlerinde Mesut ve arkadaşları çıktı meyhaneden. Mesut biraz yürüyeceğini söyleyip ayrıldı arkadaşlarından. Yol boyunca düşündü durdu. Aklı dön bu yoldan diyordu, ayaklarına düşen kalbi O’nu bilmediği bir maceraya doğru sürüklüyordu. Ay ışığında yüzüne düşen gölgeler gizliyordu kaygılarını.
Türkücü kadının oturduğu sokağın başın geldiğinde kalp atışlarının hızlandığını hissetti. İleriye doğru baktı. Türkücü kadını evinin bahçe önünde gördü. Yanında bir adam vardı ve tartışıyorlardı... Mesut karanlık bir köşeden izledi onları. Adam kadını kolundan tutup O’nu evine doğru sürüklemeye başlayınca kadın imdaat diye bağırmaya başladı. Mesut bir çırpıda koşup yetişti kadının imdat çığlıklarına.

Kadını rahatsız eden adamı tanımıştı. Bu Halil denilen o pislik adamdan başkası değildi. Rahat bırak kadını diye öfkeyle bağırdı Mesut..Restleştiler. Adam fitil gibi sarhoştu. Mesut’a doğru bir yumruk savurdu. Mesut geri çekilince adam burnunun üzerine yere düştü. Mesut kendisine şaşkınlık ve korkuyla karışık hayranlıkla bakan kadına evine girmesini söyle
Sarhoş adamı sokağın başına kadar sürüyüp bıraktı.

Bir süre meyhaneye gitmedi  Mesut. Belâdan uzak durmanın insan hayatına ne kadar çok değer kattığının farkındaydı O. 
Pazar yerinde tezgahının başındaydı yine. Hava yağmurlu ve gökyüzü küme küme bulutluydu. Kimi insanların sepetleri haftalık ihtiyaçlarıyla dolup taşıyor, kimilerinin, bütçeleri nispetinde ucuz sebzeler sepetlerinin dibinde görünmüyordu bile.
Bir adam gelip dikeldi tezgahın karşısına. Mesut başını kaldırıp adama baktı. Bu Halil’di. Mesut’a öfkeyle bakıp ağzından tükrükleri saça saça ana avrat küfretti. Mesut bir çırpıda Halil’i yakasından yakalayıp “Öldürürüm seni, başıma belâ olma !” diye kükredi. Halil bir iki adım gerileyip; “Akşam teneke mahallenin arkasındaki mısır tarlasında seni bekliyorum ! Gelmezsen kancıksın !” diye söylenip yere tükürdü ve külhanbeyi tavırlarıyla kasıla kasıla uzaklaştı.

İnsan hayatının kırılma noktaları vardır. Kimi zaman bu durum kişiyi yüceltip mevki sahibi yapar, kimi zaman da dönüşü olmayan kötülükler bulaştırır ruhuna.
Mesut, akşam olunca kendisini beklediğini düşündüğü Halil’le kozlarını paylaşmak için mısır tarlasına gitti. Hava nemli ve yerler hâlâ ıslaktı. Mısır tatlasına yaklaştıkça Halil’i görebileceği mesafeleri taradı gözleriyle. Sonra mısırların arasında bir hareket sezip oraya odakladı bakışlarını. İşte tam karşısındaydı Halil. O’nu adam akıllı hırpalayıp bir daha kendisine bulaşmamasıydı bütün arzusu. 

Halil eşkiya tavrıyla hiç vakit kaybetmeden Mesut’un üzerine çullandı. Yumruklaşıp boğuştular. Mesut Halil’i altına alıp peş peşe yumrukladı yüzünü. Sonra belinde bir acı hissetti. Eliyle belini yokladı. Eline bulaşan kan öfkesini ikiye katladı. Böyle kalleş bir adamdan başka ne beklenirdi ki. Bir yumruk daha vurup Halil’in bıçak tutan elini kavramaya çalışırken ikinci bıçak darbesi saplandı beline.
Halil Mesut’u üzerinden ittirip ayağa kalktı. Bir iki okkalı tekme savurup sonra koşarak kaçtı mısır tarlasından.
Zavallı Mesut, ana yola kadar yürüyüp bir süre sonra yola yığılıp kaldı ve bir daha ayağa kalkamadı.
Ölmüştü. Cansız bedenini gören bir kamyon şöförü jandarmaya haber verdiğinde Mesut’un ocağına ateş düştü.

Cenazesinde tabutun yanından hiç ayrılmayıp sürekli gözyaşı döken çok insan vardı da içlerinden birisi farklıydı. Sıklıkla tabuta sarılıp ağlıyor, sonra aklına bir şey gelmiş gibi ellerini açıp dualar okuyup sonra yine hıçkırıklara boğuluyordu.
Bu genç adam Eşref’ten başkası değildi. 
   
Bu gerçek hikayeyi bana Kırıkkale’li bir arkadaşım anlatmıştı yıllar önce.. Bir gün asker ocağında tek başına ağlarken görmüştüm O’nu. Yanına gidip neden ağladığını sorduğumda bana abisinin hikayesini anlatmıştı ve O’nu çok özlediğini söylemişti.
Aradan yıllar geçmesine rağmen izini kaybettiren Halil de maslesef yakalanamamıştı.

Yorumlar (0)