2009 yılı Orta Doğu’daki pek çok ülke için hem yerel hem de parlamento seçimleri anlamında pek çok seçimin yaşandığı bir yıldır. Irak, Lübnan, İran, Cezayir gibi ülkelerde gerçekleştirilen / gerçekleştirilecek olan seçimler, 2008 sonunda göreve başlayan Obama hükümeti ile birlikte değerlendirildiğinde, hem bölge düzeyinde hem de bölgeye yönelik değişen yaklaşımlarla birlikte iletişim kanallarının açılması anlamında büyük bir değişim getirecektir.
Lübnan’da 7 Haziran 2009 tarihinde yapılan ve ülkenin gelecek dört yılını belirleyecek olan Parlamento seçimleri uluslararası toplum tarafından yoğun bir ilgiyle takip edildi. Lübnan’ın karmaşık bir seçim sistemi ve politik yapıya sahip oluşu ve bu konudaki Türkçe kaynakların eksikliğinin dikkat çekici bir düzeyde olması nedeniyle bu çalışmada ana hatlarıyla günümüze yansıyan krizlerin politik sistem boyutu incelenecek ve son kısımda son seçimlerin değerlendirilmesi yapılacaktır.
Etnik ve Parlamenter Yapı:
Dört milyon civarında bir nüfusa sahip olan ve resmi olarak 18 mezhebin tanındığı Lübnan Cumhuriyeti 6 bölgeye (Muhafaza) ayrılmaktadır: Beyrut, Kuzey Lübnan, Dağlık Lübnan, Güney Lübnan, Beka Vadisi ve Nabatiye.[1] Fransızlar tarafından 1932 yılında yapılan ilk ve tek etnik yapıya dayalı nüfus sayımına göre en fazla nüfusa sahip olan Hıristiyan Marunileri (28.8%), Sünni (22.4 %) ve Şii(19.6 %) mezhepleri takip etmekteydi. [2]
Lübnan Anayasası, Lübnan’ın demokratik ve parlamenter bir Cumhuriyet olduğunu vurgulamaktadır. Bakanlar Kuruluna Başbakan başkanlık etmektedir. Anayasa; yasama, yürütme ve yargı sistemlerinin ayrılığına dayanır. Meclis ideolojik ayrımdan ziyade etnik ve dini kimliklere göre şekillenmektedir. 128 üyeli meclis 4 yıllık bir dönem için seçilmektedir.
Cumhurbaşkanı altı yıllık bir dönem için Parlamento tarafından seçilmektedir ve aynı cumhurbaşkanı tekrar seçilememektedir. Başbakan ise Cumhurbaşkanı ve Parlamento tarafından seçilmektedir. 2000 yılında yapılan anayasa değişikliği ile 14 seçim bölgesine bölünen Lübnan’da, yapılan genel seçimlerde muhalif konumda bulunan Refik Hariri tekrar çoğunluğu kazanmış ve Suriye yanlısı Emil Lahud 1998 yılında istifaya zorladığı Hariri’yi başbakanlığa atamak zorunda kalmıştır. 3 Eylül 2004 yılında ise Suriye yanlısı Cumhurbaşkanı Emil Lahud’un görev süresi 29’a karşı 96 oy ile Meclis tarafından 3 yıllık bir süre için uzatılmıştır.
Ulusal Pakt:
Bağımsızlığın kazanılmasının ardından Maruni Cumhurbaşkanı Bişhar Huri ve Sünni Başbakan Riad El Sulh tarafından 1943 yılında yapılan ve yazılı olmayan Ulusal Pakt’a göre, ülke içindeki farklı mezheplerin tanınması kararlaştırıldı. Bu anlaşmada yansız, bağımsız ve egemen bir devlet konusunda anlaşıldı. Böylece ne Suriye ve Arap Dünyası’na, ne de Fransa da dâhil Batı Dünyası’na bir bağımlılığın olmadığı ilan edildi ve ülkenin kimliğinin Arap olduğu kabul edildi ayrıca Mezhebe Dayalı Sistem (Confessional Sistem) konusunda anlaşmaya varıldı. Anlaşma iki temel grubu esas almıştır: Müslümanlar ve Hıristiyanlar. Buna göre, Meclis’te dağılımın mezheplerin nüfus içindeki oranına göre belirlenmesi ve 1932 sayımına göre nüfusun %52’sini oluşturan Hıristiyanlar ve %48’ini oluşturan Müslümanlar için aynı oranın Meclis’teki dağılımda da esas alınması kararlaştırıldı. [3]
Mezhebe dayalı olan Lübnan politik düzeninde, 1932 sayım sonuçlarına göre, en yüksek makam olan Cumhurbaşkanlığı konumuna bir Maruni, Başbakanlık konumuna ülkedeki ikinci en kalabalık nüfusuna sahip olan Sünni mezhebine mensup bir kişi ve Meclis Başkanlığı konumuna ülkedeki üçüncü en kalabalık nüfusa sahip Şii mezhebine mensup bir kişinin getirilmesi ve Parlamento’daki Milletvekili oranının 6:5 oranında (her on bir milletvekilinden 6’sı Hıristiyan ve 5’i Müslüman) olması kararlaştırıldı. Mezhepsel olarak belirlenen diğer pozisyonlar ise şu şekildedir: Savunma Bakanı Ortodoks Hrisitiyan, İçişleri Bakanı bir Dürzi, Başkomutan bir Maruni Hristiyan.
Taif Anlaşması:
15 yıl süren iç savaşı bitiren Taif Anlaşması Suriye, diğer Arap ülkeleri ve uluslararası toplum tarafından desteklenerek 22 Ekim 1989 tarihinde 22 günlük görüşmeler sonucunda imzalandı. Taif Anlaşması genel olarak 1943 yılı Ulusal Pakt’ına bağlı kalmakla birlikte farklı mezheplerin bir arada yaşaması ve herhangi bir mezhebin avantajlı konuma sahip olmasından ziyade, güç paylaşımının eşit dağılımını, Lübnan’ın birliğini ve Arap kimliğini esas almaktaydı. 1990 yılında Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasındaki oran 1:1 olarak değiştirildi (Lübnan Anayasası 23.md.) ve Meclis Başkanının görev süresi dört yıla çıkarıldı; ancak belli pozisyonlardaki görevlilerin mezheplere göre dağılımı aynı kaldı.
Taif sonrası ülkede artan Suriye etkisine Batı ve Arap ülkeleri tarafından göz yumulması, bölgede aynı döneme denk gelen Körfez Savaşı, Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Arap-İsrail barış süreci gibi olaylarla ile birlikte düşünüldüğünde daha anlamlı görünmektedir. Aynı dönemde Irak’ın da ülkede General Mişel Aun ve Suriye karşıtı olan güçleri desteklediği görülmektedir. Bununla birlikte, Suriye’nin etkisinin yanı sıra, 1992 yılında Suudi kökenli Hariri’nin yönetime gelmesi ülkede Suudi Arabistan’ın da güçlenen konumunu göstermektedir.
İç savaş nedeniyle Lübnan’da 1970’lerden beri yapılamayan parlamento seçimleri 1992 yılında tekrar yapılmıştır. Taif Anlaşması sonrası Suriye etkisi altında yapılan Eylül 1992 seçimleri Maruniler tarafından boykot edilmiş ve böylece iç savaş sonrası mezhepsel farklılıklar tekrar su yüzüne çıkmıştır. Eski Cumhurbaşkanı Elias Hravi’nin yerine Kasım 1998’de Emil Lahud’un gelmesi Maruniler tarafından olumlu karşılanmıştır. İç savaş sonrası Lübnan siyasi hayatında en uzun sürelerle Başbakanlık yapmış olan Refik Hariri’nin(1992-1998 ve 2000-2004 yılları arasında) istifası sonucu Aralık 1998’de Başbakanlık görevine gelen Salim El-Hoss, mezhepsel farklılıklara dayalı seçim sisteminin değiştirilmesi konusunu gündeme getirmiştir. Buna göre El Hoss’un amacı, dini referans aranmaksızın Fransız ve ABD örneklerine göre Cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesiydi. El Hoss aynı zamanda ekonomik sistemdeki yolsuzluklarla savaşma konusunda da istekli olduğunu açıklamış ve toplumdan destek görmüştür. Bu konu o dönemde, Lübnan’da yapılan kamuoyu yoklamalarına bakıldığında, Birleşmiş Milletler’in 425 sayılı kararının (425 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin aldığı karar 1978 yılında Güney Lübnan’ı işgal etmiş olan İsrail’in Lübnan’dan geri çekilmesini öngörüyordu. İsrail’in bu karara hemen uymaması Suriye birliklerinin de ülkede konuşlandırılmasını geciktirdi) yürürlüğe girmesi ve Güney’deki İsrail birliklerinin çekilmesinden sonra Lübnanlılar için en önemli gündem maddesini oluşturuyordu. [4]
Taif Anlaşması Öncesi ve Sonrasında Meclisteki Müslüman-Hıristiyan Dağılımı
Maruni
Grek Ortodoks
Grek Katolik
Ermeni Ortodoks
Ermeni Katolik
Protestan
Diğer Hıristiyanlar
Toplam Hıristiyan
Taif öncesi
30
11
6
4
1
1
1
54
Taif sonrası
34
14
8
5
1
1
1
64
Sünni
Şii
Dürzi
Alevi
Toplam Müslüman
Taif öncesi
20
19
6
0
45
Taif sonrası
27
27
8
2
64
1970’li yıllara kadar nispeten istikrarlı bir yapıya sahip olan Lübnan’da 15 yıl süren ve 100.000 den fazla Lübnanlının hayatına mal olan iç savaş sonrası imzalanan Taif Anlaşması’nın toplumda yeniden düzenin kurulmasına yönelik umutları artırmasına rağmen Lübnan, Cumhurbaşkanlığı seçimleri dolayısıyla 2007-2008 döneminde Hizbullah’ın veto tartışmaları nedeniyle büyük bir siyasi kriz yaşamıştır.
Hariri Suikastı:
14 Şubat 2005 tarihinde o dönemde Başbakan olan Refik Hariri’nin bir suikasta kurban gitmesi ve 26 Nisan 2005 tarihinde Güvenlik Konseyi kararı ile Suriye birliklerinin ülkeyi terk etmesinin ardından, 29 Mayıs 2005’te başlayarak 4 aşamalı olarak yapılan ve 19 Haziran’da sona eren Parlamento seçimlerine katılım oranı % 45 olmuştur. Bu seçimlerde, suikast sonrası girilen yeni süreçte Suriye karşıtı gruplar tarafından Refik Hariri’nin oğlu Saad Hariri’nin başkanlığında oluşturulan 14 Mart Cephesi Meclis’te çoğunluğu kazanmıştır. Lübnan’da Başbakanlık görevini 30 Haziran 2005 tarihinden itibaren Refik Haririnin sağ kolu Fuad Senyora sürdürmektedir. Şubat 2005’teki Hariri suikastının ardından pek çok gazeteci ve milletvekilin suikastına şahit olan Lübnan’ın politik yapısı hala mezhepsel farklılıklara dayanmaktadır.
Hariri Yanlıları
Gelecek Partisi
İlerici Sosyalist Parti
Lübnanlı Güçler
Kornet Şehvan Grubu
Falanjist Parti
Bağımsız
Tripoli Blok
Bağımsız
Yeni Demokrat Parti
Demokratik Sol
Parti
Bağımsız
Sayı
36
16
5
6
3
1
1
4
Toplam
(72)
Direniş Yanlıları
Amal Hareketi
Hizbullah
Suriye Milliyetçi Sosyal Partisi
Diğerleri
Sayı
15
14
2
4
Toplam(35)
Aun İttifakı
Özgür Milliyetçi Hareket
Skaff Bloğu
Murr Bloğu
Sayı
14
5
2
Toplam(21)
Batı yanlısı tavır sergileyen ve Suudi yanlısı Refik Hariri benzeri Sünni Arap Ülkeleri tarafından da desteklenen 14 Mart Cephesi Grubu genel olarak Sünniler, Dürziler ve Hıristiyanlardan oluşmaktadır.
2005 yılında yapılan seçimlerde Meclis’te en fazla sandalyeyi Rafik Hariri’nin oğlu Saad Hariri(Sünni Müslüman) liderliğindeki Gelecek Partisi(Tayyar El Mustakbel) kazanmıştır. Hariri, Dürzi lider İlerici Sosyalist Partisi lideri Velid Canbolat ve Hristiyan Samir Caca liderliğindeki Lübnanlı Güçler Partisi ve diğer bazı gruplarla ittifak yapmıştır. (Hariri Yanlıları)
Direniş Yanlıları grubu ise seçimde toplam 35 sandalye kazanmıştır. Şeyh Hasan Nasrallah liderliğindeki Hizbullah, Amal Partisi ile koalisyon yapmıştır. Hariri grubuna karşı muhalefeti oluşturan direnişçileri ise Mişhel Aun ve Hizbullah ittifakı oluşturmaktadır.
Uzun yıllar “Lübnanlılık” anlayışının yerleştirilmeye çalışıldığı ancak televizyon programlarında dahi farklı dine mensup kişilerin etnik kökenlerinin tartışıldığı Lübnan, yıllarca “Ortadoğu’nun İsviçre’si” olarak anılmasına rağmen 2006 yazında patlak veren savaş sonrası uzun bir süre bu savaşın yaralarını sarmaya çalışmıştır.
2007-2008 Cumhurbaşkanlığı Krizi ve 2009 Seçimleri:
2007 yılında Emil Lahud’un Cumhurbaşkanlığı görev süresinin dolmasının ardından, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin 19 kez ertelenmesi nedeniyle yaşanan 18 aylık krizin ardından 2008 yılının Mayıs ayında gerçekleşen Doha Görüşmeleri sonrası Mişel Süleyman’ın Cumhurbaşkanlığı’na seçilmesi ile çözüme ulaşılmıştır.
Son parlamento seçimlerinde dış aktörlerin yoğun müdahalesine sahne olan Lübnan’da seçim öncesi dönemde Doha Anlaşması ile varılan ulusal mutabakatın bozularak mezhepsel kutuplaşmaya dayalı ayrılıkların ve Suriye karşıtlığı ya da yandaşlığının söylem düzeyinde daha da ön plana çıktığı görülmüştür.
7 Haziran 2009 seçimlerinde, 14 Mart grubu 128 sandalyenin 71’ini kazanırken; 8 Mart grubu 57 sandalye kazanmıştır. İç savaştan itibaren %53’lük oran ile en yüksek katılıma ulaşılan son seçimlerde 14 Mart grubunun seçimleri kazanması ile birlikte İran ve Suriye yerine Batı’ya yakın bir çizgi izlenmesi beklenmektedir. 14 Mart yanlılarının seçimleri kazanması, bölgedeki İran hâkimiyetini, Hizbullah yanlılarının seçilmesi halinde Hamas benzeri bir izolasyonun ortaya çıkmasını ve ortaya çıkabilecek dış politikadaki yön değişimini engellemiştir. Seçimlerin ardından her iki tarafın da demokrasi ve mutedil hareketi destekleyen açıklamalarda bulunması ülke açısından sevindiricidir. Seçimlerin öncesinde ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da dâhil Amerikan heyetleri tarafından ziyaret edilerek açık bir şekilde 14 Mart grubuna destek verilmesi, ABD’nin bölgede ikinci bir İran istemediğinin ve uluslararası toplum tarafından bölgesel dinamiklerden etkilenme kapasitesine sahip olan Lübnan’a verilen önemin bir göstergesidir. 14 Martçıların 8 Martçılara galibiyeti ile birlikte gelecek seçimlere dek her ne kadar İsrail konusunda gruplar arasında bir görüş birliği olsa da, ülkenin dış politika yönelimi önemli derecede farklılaşmıştır ve İran bloğundan ılımlı Arap ülkeleri bloğuna kayılmıştır. Bu noktada, İran seçimlerinin arifesinde Ahmedinejad hükümetine İran muhalefeti tarafından yapılan eleştirinin bir parçası olan, ülkeyi dış dünyadan siyasi ve ekonomik düzeyde izole ettiği yolundaki eleştiriler göz önüne alındığında, İran seçimleri sonrası reformistler iktidara geldiği takdirde iki ülke arasındaki ilişkinin farklı bir düzlemde yürütüleceği tahmin edilmektedir.
Seçimler öncesinde kazanması halinde tek başına ülkeyi yönetmek istediğini, kaybetmesi halinde ise koalisyondan kaçınacağını ifade eden 14 Mart grubu için 2007 yılında yaşanan ve Hizbullah’ın kurumsal bir krize yol açabilme kapasitesini gösteren kriz bir örnek niteliğinde olmalı; seçim sonuçları ile birlikte daha kapsayıcı bir çizgi izlenmelidir.
Seçimlerde Sünni, Şii ve Dürzilerin tercihleri az çok tahmin edilmesine rağmen Hrisityanların oyları daha önemli bir konuma gelmiş ve seçimlere katılımın en yüksek oranlarda gerçekleştiği Hristiyan bölgelerinde alınan sonuçlar 14 Mart grubuna katkı sağlamıştır. 8 Martçılar içinde eskiden Suriye karşıtı olmasına rağmen şu an Suriye yanlısı çizgi izleyen Mişel Aun’un güç kaybetmesi ve 2008 Mayıs ayında Batı Beyrut sokaklarında Hizbullah tarafından alevlenen şiddete tanık olunması 8 Martçıların Hıristiyanlardan bekledikleri oyların kaybedilmesinde önemli bir sebeptir.
Nasrallah ve Meclis Başkanı Nebih Berri seçim sonuçlarının açıklanması sonrasında yaptıkları açıklamalarda sonucu kabul ettiklerini ve tüm partilerin işbirliğinin gerekliliğini açıklamalarına rağmen, seçimler sonrası sistemin tekrar kitlenip kitlenmeyeceği veya ne derece mutabakat yaşanacağı hala belirsizdir. Seçimlerin sonucunda görünen odur ki, ne 8 Martçılar ne de 14 Martçılar anayasal değişiklik için gerekli olan çoğunluğa parlamentoda sahip değildirler. Seçim sonucunda Hariri yanlılarının galibiyeti ile 8 Martçıların Suriye’nin etkisini artırma çabaları da sonuçsuz kalmıştır.
Her ne kadar kesin sonuçlar öncesi Suriye’de hükümet yanlısı gazeteler tarafından Lübnan seçimlerinde oy sahteciliği ve oy satın alındığına dair iddialar dile getirilmiş olsa da, kesin sonuçların açıklanmasıyla ülkedeki uzlaşının destekleneceği belirtilmiştir.
Lübnan seçimleri sonrası oldukça memnun olan Batı yanlısı Arap hükümetleri için şimdiki beklenen İran’daki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde reformcular tarafından kazanılması umulan bir zaferdir.
Lübnan’da bir sonraki adım, yeni hükümetin kurulması ve çoğunluğa sahip olan 14 Martçıların isim konusunda uzlaşı sağlayacağı bir Başbakanın Cumhurbaşkanı tarafından atanmasıdır. Bu doğrultuda beklenen iki isim Saad Hariri veya Fuad Sinyora’dır. Kabinenin kurulması aşamasında seçilecek isimler ve muhalefetin Parlamento tarafından alınacak kararları engelleme kapasitesine sahip olmasını sağlayan veto hakkı ülkedeki gerginliğin de şiddetini belirleyecektir.