Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu Yayınıdır.  
ANASAYFA

|

ENGLISH

|

ANASAYFA YAP

|

REKLAM

3 Eylül 2010, Cuma

 
  Usak Gündem
  Bölgeler

Ücretsiz Tam Metin Uluslararası Hukuk ve Politika Dergisi

Ücretsiz Tam Metin Orta Asya ve Kafkasya Araştırmaları Dergisi

Türk Dış Politikasını Anlamak: Gemi Baskınından BM'de Yaptırım Kararına Giden Süreç
  Yorum Yap (0) Yazdır Arkadaşına Gönder
Tayyar Arı
10 Haziran 2010, Perşembe
atayyar@uludag.edu.tr
Gazze’ye yardım götüren filoya yapılan baskında hedefin Türk gemisi ve Türk gönüllüler olması karşısında Türkiye’nin ortaya koyduğu tepkiyi bazıları aşırı bulurken bazıları yetersiz buldu. Bununla ilgili tartışmalı süreç henüz devam ederken BM’deki oylamada Türkiye, ABD ve diğer daimi üyeler karşısında yer alarak karara hayır oyu kullandı.

Bu iki olay yan yana geldiğinde Türkiye’nin dış politikasından haliyle nereye gidiyor sorusu yeniden gündeme geldi ve bu soru belli bir süre gündemde kalacağa benzemektedir. Fotoğrafa hangi cepheden baktığınıza bağlı olarak gördüğünüz de farklılaşmaktadır. Eğer soruna ABD’den bakarsanız oldukça vahim bir durumla karşı karşıyasınız demektir. Özellikle Obama yönetiminin iş başına gelmesiyle beraber yakalanan olumlu atmosferin devam etmesi imkânsız olmasa da zorlaşmıştır. Bu saatten sonra iki ülke arasında “model ortaklık” türü açıklamalar epey bir süre telaffuz edilmeyecektir. Cumhuriyetçi sağın Türkiye’ye karşı olumsuz bakışı, 2003 Martından beri dinmemiş; hatta 2009 Şubatındaki Davos olayıyla doruğa ulaşmışken bu son iki gelişme ile bu kesimler Türkiye aleyhindeki tutumlarını sertleştirmişlerdir. Çünkü bu çevreler, ki bunlar arasında American Enterprise, CFR, Washington Institute, Hudson Institute ve Rand Corporation gibi kuruluşlar var, zaten Türkiye’nin özellikle AK Parti ile beraber Batıdan uzaklaşmaya başladığını, bölgede artan gücünü Batı karşıtı politikalar için kullandığını, dolayısıyla daha fazla rol verilmesinin tehlikeli olabileceğini düşünmekteydi. Bununla beraber liberal çizgide yer alan ve Obama’ya yakınlığıyla bilinen Carnegie, Atlantic Council, Brookings ve CSIS gibi kuruluşlar ise Türkiye’yi önemsemekte, İsrail’i eleştirmekte ve Türk-Amerikan ilişkilerinin belli alanlarda devam etmesi gerektiği üzerinde odaklanmaktaydı. Gelinen noktada özellikle de Türk-İsrail ilişkilerindeki gerginlikle beraber bu kesimlerin de kafası karışmaya başlamış ama esas olarak son gelişmeyle beraber Türk-Amerikan ilişkilerinin ciddi bir kriz dönemine girdiğini ifade etmeye başlamışlardır.

Bununla beraber, olaya Türk dış politikasının mimarları açısından bakıldığında kendi içinde oldukça tutarlı bir davranışla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebilirim. Her iki konu da aslında Davutoğlu’nun temel dış politika ilkelerinden olan komşularla sıfır sorun ve pozitif diplomasi ilkelerine dayanmaktadır. Çünkü her iki sorunda da ortak yön, Türkiye’nin çevresinde sorun yaşanmaması ve var olan sorunların da bir an önce diplomasiyi güçlendirerek çözülmesidir. Hem Gazze ablukasının kaldırılması ve Filistin’deki işgalin sona ermesiyle ilgili sorunun hem de İran’ın nükleer programlarıyla ilgili sorunun diplomasiyi çalıştırarak çözülebileceğine inanılmaktadır. Kaldı ki her iki sorunda da Türkiye ilgili taraflara bu konuda önemli katkılarda bulunabileceği mesajını vermiş, hatta İran’la ilgili sorunda ortaya çıkan takas anlaşması da bu konuda Türkiye’nin çabalarının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Ama ne yazık ki diğer tarafın ya da tarafların soruna yaklaşımlarındaki farklılık Türkiye’nin her iki sorunda da farklı bir çizgide görünmesine yol açmıştır. Hatta bunlardan İsrail ile ilgili sorunda İsrail’in şiddete başvurarak Türkiye’ye karşı hasmane bir tutum takınması karşısında bazı müttefiklerinden belki de beklediği desteği alamamış olması kendisinde hayal kırıklığı yaratmıştır. Ama her iki sorunun bir başka ortak özelliği bir adaletsizliğin ve haksızlığın sürdürülmeye çalışılmasıdır. Açıkçası her iki olayda da bir çifte standart söz konusudur. Bir tarafta barışı bozan, şiddete başvuran, çok sayıda BM kararına rağmen işgali sürdüren, hatta nükleer silaha sahip olmasına rağmen bu durumu hiç gündeme getirilmeyen bir ülke varken, bir başka ülkeye karşı daha sert yaptırımlara yönelmek Türkiye’yi rahatsız ediyor. Bölgedeki gerginliklerin diplomatik olmayan yöntemlerle çözülmeye çalışılması ise hem çözüm yerine çözümsüzlüğü doğurmakta hem de bölgeyi istikrarsızlaştırmaktadır. Kaldı ki Türkiye’nin buradaki politikasının özünde haksızlığa, adaletsizliğe ve çifte standarda karşı bir duruş vardır ve bu şekilde baktığınızda, Türkiye’nin hangi olayda nasıl davranacağına ilişkin öngörüde bulunma imkânı da doğmaktadır. Bu konuda Türkiye bu ilkeli tavrını sürdürmesi halinde eninde sonunda uluslararası toplumun kendisini anlayacağını düşünmektedir. Dolayısıyla, özellikle İran konusunda kendi liderliğindeki takas anlaşması da ortada iken, Türkiye’nin farklı bir tutum içinde olmasının ayrı bir ilkesizlik olacağı değerlendirilmiştir. Buradan yola çıkarak Türkiye’nin İsrail’in Gazze ve Filistin konusundaki politikalarını sürdüreceğini söyleyebiliriz. Türkiye’nin bundan sonraki süreçte İsrail’in tutumuna bağlı olarak tutumunu sertleştirmesi gündeme gelebilir. Aksi bir gelişme de aynı şekilde ilişkilerin yeniden normale dönmesini sağlayabilir. Türkiye, İran konusunun daha sert yaptırımlara gerek kalmadan sorunun diplomasi yoluyla çözülmesi konusunda çabasını sürdüreceğe benzemektedir. Türkiye, bu temel ilkeler söz konusu olduğunda üçüncü ülkelerin tepkisini göz ardı etmektedir. Bunu yapmasında şüphesiz kendisine duyduğu özgüvenin de büyük etkisi bulunmaktadır.

Türkiye’nin söz konusu politikalarının bir eksen kayması olup olmadığı aslında Batı’da bir çok yazar tarafından tartışılmış büyük bir kısmı tam olarak böyle bir sonuca varılamayacağını ifade etmişlerdir. Türkiye’nin Rusya ile ilişkileri, Afrika açılımı, Asya ile ilişkileri, Hindistan ve Çin ile ilişkileri, Afganistan ve Pakistan sorunlarında yapıcı girişimleri, Yunanistan’la gelişen ilişkileri, Latin Amerika ülkeleriyle kurduğu olumlu ilişkiler ve AB sürecinde kararlı bir tutum sergilemesi ve pek çok konuda ABD ile yakın danışma içinde olması Türkiye’nin dış politikada etnik ve ideolojik kaygılarla hareket etmediğini gösteren unsurlar olarak değerlendirilmiştir. Ama son iki olayın da Orta Doğu coğrafyasında gündeme gelmesi büyük bir talihsizlik olmuş, böyle bir ilişkinin kurulmasını kolaylaştırmıştır.

Prof. Dr. Tayyar ARI
Uludağ Üniversitesi
Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı
Prof. Dr. Tayyar Arı
10 Haziran 2010, Perşembe
 

Yazdır

Yazarın Tüm Yazıları İçin Tıklayın

 Kullanıcı Yorumları (0)

YORUM YAP

bu köşe yazısı için henüz yorum yapılmamış.

yorum yapmak için tıklayın.

 Yorum
Güvenlik Kodu:
Güvenlik Kodu:
Adınız:
Yorumunuz:
 
   Yazarın Son 10 Yazısı
Yükselen Güç ve Türk-Amerikan İlişkileri-1
PKK Saldırıları ve Kürtler Üzerinden Oynanan Oyun
Terörü Yenerek ve Kürt Sorununu Çözerek Küresel Aktör Olmak
Dış Politikaya İnce Ayar
 Tüm liste için lütfen tıklayın
Haber Kategorileri
Türkiye Amerika Avrupa Orta Doğu Orta Asya Kafkasya Bodrum Holidays Balkanlar Dünya Asya-Pasifik Afrika Ekonomi Bilim Teknoloji

Copyright 2009 Usak Stratejik Gündem
Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu

Mebusevleri Mah. Ayten Sok. No:21 Tandoğan/Ankara
Tel: 0 312 212 28 86  Faks: 0 312 212 25 84

Sitemiz
Anadolu Ajansı
Abonesidir