Türkiye’nin iç politikasına baktığınızda, sanki kaotik bir ülkede yaşıyormuşsunuz izlenimini edinebilirsiniz. Ancak aynı ülkenin uluslararası performansı ve sorunlara yaklaşım tarzı, bambaşka bir Türkiye’nin olduğa işaret eder. Adeta iki Türkiye varmış sanırsınız.
Ortadoğu’da barışı kovalayan, İsrail’in hatalı tavrına özür dilettiren ve Irak’ı yeniden inşa eden sanki bu ülke değil. Çok değil, henüz 25 Ocak’ta İstanbul’da dördüncüsü gerçekleştirilen Türkiye-Afganistan-Pakistan Zirvesi, Türkiye’nin önderliğinde önemli kararların alındığı bir platforma dönüştü. Bir taraftan NATO bünyesinde Batı’nın içerisinde yer alan ve Afganistan’daki Kabil Bölge Komutanlığı’nı üstlenen Türkiye, diğer taraftan Afgan halkının da en fazla gönlünü kazanan ülke durumunda. Onun içindir ki Türkiye, coğrafyasında farklı kimlik, kültür ve inanç grupları ile paydaşlıklar kurmakta başarılı bir aktör olarak ortaya çıkmaktadır. Onun içindir ki Türkiye, Afganistan’da muharip bir güç yerine Afgan ordusunun, polisinin eğitimine talip olmakta ve Afgan halkının sefalet ve cehalet ile mücadelesine elle tutulur bir katkı sunmaya çalışmaktadır. Nitekim Gül, “şu bir gerçek ki sadece askeri yöntemlerle Afganistan'daki sorunların üstesinden gelmek mümkün değildir… Bir taraftan güçlü bir şekilde Afgan güvenlik güçleri eğitilirken ve oluşturulurken, diğer taraftan da tüm Afgan halkının kucaklanması, sahiplenilmesi çok önemli” demiştir.
Yine aynı Türkiye, Pakistan üzerindeki etkisini kullanarak Afganistan ile Pakistan arasındaki gerilimi çözme ve tansiyonu düşürme noktasında önemli bir dost ve bilge ülke rolünü oynamaktadır. Bu konuda ise Gül, “Türkiye, Afganistan ve Pakistan arasında tarihten gelen dostluk bugün bizleri çok daha fazla beraber çalışmaya sevk etmektedir. Bölgenin sorunlarını da üstleniyoruz ve gayret sarf ediyoruz. Bunun iyi neticeler vereceği kanaatindeyiz” demiştir.
Tabi ki Türkiye’nin performansı, sadece Asya stepleri ve Ortadoğu ile sınırlı değildir. Aynı zamanda Batı dünyasında da önemli gelişmelerin içerisinde Türk izlerine rastlamak mümkündür. Ancak ülkenin iç gündeminin puslu havası nedeniyle 1949’dan beri üyesi olduğumuz Avrupa Konseyi’nin Parlamenterler Meclisi’nin Başkanlığı’na bir Türk’ün gelmesini bile neredeyse cılız bir magazin haberi olarak görebildik. Oysa uluslararası arenada Türklerin her gün yeni bir isimle ortaya çıkması nerdeyse sıradanlaşmaya başladı. Mevlüt Çavuşoğlu’nun Fransızların, İngilizlerin ‘kendi malı’ haline gelmiş olan bir makama seçilmesi, sadece bir Türk olmasından dolayı değil, Viyana’nın doğusundan seçilmiş ilk parlamenter olması açısından da son derece değerlidir. Bunları kısaca alt alta koyduğumuzda Afganistan ve Yemen sorunlarının enine boyuna tartışıldığı Londra Toplantısında Türk Dışişleri’nin uluslararası arenada artan özgül ağırlığı ile ilgili net bir manzara ortaya çıkıyor. Nitekim bölgeyi yakından takip eden ve imparatorluk geleneğine sahip olan İngiltere’nin Dışişleri Bakanı David Miliband İstanbul’da yapılan son zirvede, “Türkiye'nin bugün burada bu kadar çok ülkeyi bir araya getirebilmesinin, sorunların çözümü için ‘köprü’ rolü oynayabileceğini gösterdiğini” söylemiştir.
Özetle, iç gündeme bakıldığında boğulan, ancak dünyaya açıldığında ise nefes alan bir Türkiye var. Dolayısıyla bugün için iki Türkiye’nin hikâyesinden bahsediyoruz. Ancak iki farklı hikâyeden bir ülke için ortak bir başarı hikâyesi çıkartmak oldukça zordur. Dolayısıyla Türkiye’nin başarısı için içerideki Türkiye hikâyesinin değiştirilmesi gerekmektedir. Sanıyorum ‘içerideki’ Türkiye’yi düzeltmenin yolu, ‘dışarıdaki’ Türkiye’nin vizyonunu, bakış açısını, değerler sistemini ve çözüm yollarını bir an önce iç politikaya taşımaktan geçmektedir.
Prof. Dr. İhsan Bal
USAK Güvenlik Araştırmaları Merkezi Başkanı
*Bu yazı ilk olarak 5 Şubat 2010 tarihli Habertürk gazetesinde yayınlanmıştır.