Bugün Kıbrıs TV’deki PolitikA programındaki bir tartışmamızı bu köşeye taşımak istiyorum. Geçenlerde değerli dostum Dr. Murat Özkaleli ile birlikte yaptığımız programda tartışmıştık. Konu Üçüncü Dünya ve Haiti üzerineydi. Elbette dostum Murat çarpıcı bilgilerle konuşmasını Haiti üzerinden yapmıştı ve karşılaştırmalı bir temelde konuya yaklaşıp beni kışkırtarak getirmek istediği yere beni adeta sürüklemişti. Zaten Murat bu konuda herhalde usta olmuş bir akademisyen. Kendisini bu manada bazen hayretler içerisinde dinlemekte ve nereye nasıl konuyu bağlayacağını merak etmekteyim.
Beğenmeyen izlemesin
Programı bilmem izler misiniz? Her ne kadar bir çok diziyi bırakmak çoğunun işine gelmeyecek olsa da bazı arkadaşların eğer arzu ederlerse akşam 20.00-20.25 arası, 25 dakikada dünya turunda bulunmaları pek zor değil. Aslında evde kadın egemenliğinin hakim olduğu anacıl Kıbrıs Türk aile yapısında öyle herkesin bizim politika programına bakacağını zannetmiyorum. Yine de yolumuzu kesen insanların yorumlarına bakılırsa programın tuttuğu ve bizim “aileden biri” haline geldiğimiz bile söylenebilir. İşte, Aşk-ı Memnu’nun reklam arasında veya Kurtlar Vadisi’nin özeti sırasında bizim de şanımız yürüyor! Neyse benim gelmek istediğim programımızın kalitesi değil zaten. Onu izleyenlerin takdirine bırakıyoruz. Bir gün onu da yazarız inşallah.
Adalı aceleciliği
Üçüncü Dünya’nın yükseldiği bir dönem olan 60’larda Kıbrıs üçüncü dünya safında yer almaktaydı. O yıllarda zaten BM Genel Kuruluna Bağlantısızlık Hareketi Zirveleri önemli bir dayanak oluşturmaktaydı. Başka bir deyişle Kıbrıs önce Bağlantısızlık Hareketi üyesi Asya-Afrika ülkeleri arasında konuşulup ardından da BM Genel Kuruluna taşınmakta ve kararlar üretilmekteydi. 2000’li yıllara kadar geçen sürede ise bu küçük ada dünya politikasında ciddi bir konum değişikliği yaşayarak AB marifeti ile Birinci Dünyaya transfer oldu. Biz adalıların yükselen değerlere düşkünlüğümüz konusundaki aceleciliğimiz ve üçüncü ligden birinci lige bu konum değişikliği bayağı kafamı karıştırıyor. Acaba Kıbrıs’ta pragmatizm biz adalıların sahip oldukları değerlerin farkına varmalarını da engelliyor mu? Örneğin Adalılık ve Doğu Akdenizlilik gibi kimlikler yetmezmiş gibi bir de işin içine Avrupalılık gibi müphem bir şey koydular. Kıbrıs sanki çatışmaya sürüklenirken bu Avrupalılar masum muydu? Nerde o onbinlerce kilometre karelik sömürge toprakları? Kim Avrupalıların refahına katkı koymuştu? Avrupa’nın zenginleşmesinin temelinde yatan şey, eski sömürgelerdeki zenginliğin üstüne oturmaları değil miydi? Şimdi AB’nin temellerini kuran şeyin sömürgelerden getirilen artı değerler değilmişçesine kimsenin ağzını bıçak açmıyor. Bir bakın da görürsünüz…
Kuyulardan fışkıran Avrupa ikiyüzlülüğü
Şimdi bu kuyulardan çıkardığımız insan kalıntılarının sorumluluğunu sadece Kıbrıslı Rumlara ve Türklere bağlamak ne kadar doğru bir açıklama olur. Örneğin Ada üzerindeki bu güç yarışını acaba İngiltere’nin özel çıkarlarından ne kadar bağımsız ele alabiliriz? Ya da bugünkü AB aktörlerinin Kıbrıslı Rumları Türklerden ayıracak şekilde içeriye almaları ne kadar sömürgecilik dışı bir işlem olmuştur? Allah için biri bana AB’nin Kıbrıs emelleriyle ilgili samimi bir açıklama getirebilir mi? Elbette Kıbrıslı Rumları içeri alanlar bizlere de pasaport vererek onlardan olduğumuzu anlatmaya çalışıyor.
Hristiyan dayatmalarının algılamasında Türk imajı
Ben AB’nin Kıbrıs konusundaki açılımlarını Hristiyan dayatmasının Türk algılamalarından ve imajından bağımsız yapıldığına hiç kani değilim. Avrupalıların ezici çoğunluğu için Kıbrıslı diye bir kimlik ya yok, veyahut varsa da Elen! Üçüncü Dünyalı Kıbrıs nerden nereye Avrupalı oldu? Başından beri Avrupa konseyi, NATO ve batılı Türkiye neden AB’li olamıyor da Orta Doğu’nun göbeğindeki Kıbrıslı Rumlar bir hamlede üyelik kazandı? Bana bu durumu anlatabilecek, izah edebilecek bir mantalite arıyorum.