Birinci Ordu Komutanlığı’nda 2003 yılında hazırlandığı iddia edilen Balyoz Hareket Planı ile ilgili üçüncü ve son yazımızda özellikle TSK’nin bu tür söylemler karşısında nasıl bir strateji geliştirmesi gerektiği üzerinde durmakta yarar var. Medyada yer aldığı ilk günden beri sert tartışmalara yol açan Balyoz Planı, emekli General Çetin Doğan tarafından üzerine ilaveler yapılmış olduğu kaydı ile kabul edildi. Genelkurmay Başkanlığı da konuya ilişkin net bir yalanlama yerine kamuoyunu tatmin etmeyen dolaylı bir açıklama yaptı. Bu ve benzeri darbe iddiaları ile ilgili Genelkurmay Başkanlığı’nın açıklamaları kamuoyunu ikna etmiyor. Bunun en somut göstergesi, genelde yüzde 88-90 oranında dolaşan TSK’ye güven endeksinin son zamanlarda yüzde 61-63 oranına gerilemiş olmasıdır. Kamuoyu araştırmalarının yanı sıra bir diğer veri de MHP lideri Devlet Bahçeli’nin açıklamasıdır. Hatırlanacağı üzere Sayın Bahçeli, “biz, hakkındaki iddialara yönelik TSK’nın açıklamalarına güvenmek zorundayız. Ancak, son olarak kamuoyuna yansıyan ve doğruluğu konusunda belirsizlik bulunan iddialar ile ilgili Genelkurmay Başkanlığı’nın açıklamalarını tatminkâr bulmak mümkün değildir. Bir üst karargâh, maiyetindeki gelişmelerden haberdar değilse bu çok ciddi bir sevk ve idare kusurudur” demişti. Eğer Genelkurmay, 2009 parti programında Türk ordusunun polemik konusu yapılarak yıpratılmasına karşı çıkan MHP lideri Sayın Bahçeli’yi dahi ikna edememiş ise artık ‘içe kritik bakmanın’ ve doğru strateji saptamanın zamanı gelmiş demektir.
TSK Ne Yapmalı?
İlk olarak Genelkurmay, kendi bünyesindeki çürük elmaları bizzat kendisi ayıklayarak ordunun dışına taşımalı ve bunu da büyük bir titizlikle yapması gerektiğine inanmalıdır. Özellikle sadece bilgiyi sızdıranların sorgulandığı, çok vahim iddiaların muhatabı olan subayların ise korunduğu izlenimine son vermelidir. Ancak birçok darbe planı iddiasında ve Poyrazköy’de gömülü silahların bulunması örneğinde olduğu gibi birçok olayda adeta savunma refleksi ile hareket edilmiştir. Genelkurmay’ın yapması gereken ikinci önemli değişim ise yetkilerinin bağımsız yargının denetimine açık olduğunu deklare etmesidir. Çünkü demokratik toplumlarda bir kurumun sadece kendi kendini denetleyebiliyor olması ve bu denetime de halkın inanmasını beklemesi gerçekçi değildir. Kendi iç denetiminin yanında bağımsız yargının da TSK üzerinde tasarrufta bulunması bu dönemde TSK’nin elini rahatlatacak bir yaklaşım olacaktır. Ordunun imajının düzelmesinin üçüncü yolu siyaset sahnesinde önemli bir aktör olduğu algısına son verilmesinden geçmektedir. Bunun için birçok gerekçe sayılabilir, ama her şeyden önce siyaset karşılıklı taraflardan oluşur. Siyasetin kavgaları içerisinde yer alan bir ordu ise tüm ülkenin desteğini alamaz. Bu açıdan ordular, ülke savunmasından sorumlu kurumlar olarak iç polemiklerden uzak durduğu sürece halkın kalbine yakın olur ve güvenini kazanabilir. Genelkurmay’ın inandırıcılığını pekiştirmek için yapması gereken dördüncü önemli değişim ise ülke içerisine yönelik iç düşman konseptinden ve buna bağlı psikolojik harekât yöntemlerinden vazgeçmesidir. İçte dostlar vardır ve bu dostlar kalbinde yer edinilmesi gereken bir milletin biri diğerine feda edilemez parçalarıdır.
Sonuç olarak TSK’nin inandırıcılığının artması aslında hiç de zor değildir. Kamuoyunda paylaşılan iddialara insanlar inanmak istememektedir. Belki de işin püf noktası, Genelkurmay’ın yukarıda sıraladıklarımızı da gözden geçirerek yeni bir dönemi başlatma iradesinde yatmaktadır. Hepimiz ordumuzu güçlü görmek ve ona inanmak istiyoruz, buna TSK kadar hepimizin ihtiyacı var.
Prof. Dr. İhsan Bal
USAK Güvenlik Araştırmaları Merkezi Başkanı
*Bu yazı ilk olarak 2 Şubat 2010 tarihli Habertürk gazetesinde yayınlanmıştır.