Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bugün USAK Evinde “Değişen Dengelerde Türkiye’nin Artan Önemi” başlıklı bir konferans verdi. Türkiye’de ilk defa bir Başbakan’ın bir düşünce kuruluşunda konferans vermesi nedeniyle ilk olma özelliği taşıyan konuşmanın birinci bölümünde yeni dönemde Türk dış politikası üzerine kapsamlı bir analiz yapan Başbakan pek çok farklı konuya temas etti. Sayın Başbakan, konuşmanın ikinci bölümünde ise gazeteci, bürokrat ve akademisyenlerden oluşan katılımcıların sorularını yanıtladı. Konuşmada temas edilen birçok başlık müstakil yazıların konusu olmayı hak ediyor olsa da bu yazıda oldukça önemli olduğunu düşündüğüm üç noktaya değinilecektir.
Türk dış politikasına ilişkin Başbakanın tespitlerinde öne çıkan ilk önemli nokta, Türkiye’nin eksen kayması yaşayıp yaşamadığına ilişkin fikirleriydi. Başbakan, Türkiye’nin herhangi bir şekilde eksen değiştirmediğini, tam tersine eksenini genişlettiğini dile getirdi. Değişen dünyanın Türkiye’yi de değişime sevk ettiğini belirten Erdoğan “Türkiye istese de içine kapanık bir ülke olamaz” diyerek, Ankara’nın en başta komşuları olmak üzere her devletle “kazan-kazan” anlayışı çerçevesinde ilişki kurmaya azimli olduğunu vurguladı.
Türkiye’nin eksenini kaydırdığına ilişkin iddiada bulunanlar genelde Batı ile ilişkilerin gerilediği argümanını kullanıyorlar. Türkiye-AB ilişkilerinin geldiği nokta da sıklıkla bu eksende mütalaa ediliyor. Esasında AB ile ilişkilerimize bakıldığında, bir gerilemenin yaşandığı aşikârdır. Ancak bu gerilemenin nedenleri konusunda daha temkinli olmak gerekmektedir. Zira Türkiye AB’den uzaklaşmamakta, tam tersine AB bilhassa son birkaç yılda kendi değerlerinin hilafına hareket etmektedir. 2004 Annan Planı sürecinde ve akabinde Kıbrıs sorununun çözümü konusunda Türk kesiminin gösterdiği irade; buna mukabil Rumların uzlaşmaz tavrı AB’li liderlerce tek taraflı bir okumaya tabi tutulmakta, Başbakan’ın deyimiyle “çözüme hayır diyen Rumlar adeta ödüllendirilmektedir.” Üstelik son yıllarda Kıbrıs sorunu nedeni ile ilişkiler neredeyse durma noktasına gelmiş, Türkiye’yi AB içerisinde görmek istemeyen kimi üye ülkeler Türkiye’ye karşı, tabir-i caiz ise “Rum paravanının” arkasından adil olmayan ve hakkaniyet sınırlarını zorlayan bir tutum takınmışlardır. Hiç şüphe yok ki bu yaklaşım Türkiye’nin AB’nin samimiyeti konusundaki şüphelerini artırmıştır. Dış politika karşılıklı ‘algılamalar’ zemininde ilerleyen bir alansa eğer, denilebilir ki AB günümüzde Türkiye’yi ‘ötekileştiren’ bir algı içerisine girme hatasını yapmaktadır. ‘Ötekileştirmenin’ değerler sistemi içerisinde olmadığını her fırsatta vurgulayan AB’li yetkililere “AB’de eksen kaymasının olup olmadığına ilişkin sorular yöneltmek” de, zannediyorum ki Türkiye’nin hakkıdır.
Türk dış politikasına ilişkin Başbakanın tespitlerinde öne çıkan ikinci önemli nokta adil ve tutarlı bir dış politika geliştirme iradesidir. Başbakan konuşmasında değişik kereler dış politika esaslarının adalet ve tutarlılık eksenine oturduğunu dile getirmiştir. Aynı şekilde diğer devletlerden de adil ve tutarlı bir yaklaşım beklediklerini belirtmiştir. Hiç şüphe yok ki bu yaklaşım bir önceki paragrafta AB ile ilişkilerde ve Kıbrıs konusunda da mihenk taşını oluşturmaktadır. Kendi politikalarında tutarsızlık olanların başkalarından tutarlı davranmasını beklemesi anlaşılabilir bir durum değildir; zira “sırça sarayda oturanlar başkalarına taş atamazlar.” Türkiye bugün için tutarlı bir dış politika inşa etmek ve hem komşularına hem de diğer dostlarına karşı bu tutarlılığı her fırsatta göstermek yolunda ilerlemektedir. Gazze’de ölen masum sivillere, Darfur’da yaşanan insanlık dramına ve de Haiti’deki depremde yardıma muhtaç insanlara aynı tutarlılıkla, adaleti merkeze alarak yaklaşabilen bir Türkiye dış politikasını da sağlam sütunlar üzerine bina ediyor demektir.
Türk dış politikasına ilişkin Başbakanın tespitlerinde öne çıkan üçüncü önemli nokta, ilk iki noktanın da ‘mütemmim cüzü’ ve olmazsa olmazı olan etik merkezli bir dış politika anlayışıdır. Olaylara yaklaşımında etik temelleri önemseyen ve bu temeller üzerine prensiplerini inşa eden bir dış politika anlayışına dünya uzun süreden beridir şiddetle ihtiyaç duymaktadır. Soğuk Savaşın bitmesi ile birlikte ‘dost-düşman’ ya da ‘biz-öteki’ ayrımı karmaşıklaşmıştır. Hal böyle olunca, günümüzde, Soğuk Savaş’ın hâkim paradigması olan Realizm ile konulara yaklaşıldığında meseleler daha da içinden çıkılmaz bir hal almaya başlamıştır. Oysa derin bir alt üst oluştan geçen dünyamızda, realizmden felsefi ve kuramsal temellerini alan bir bakış açısı yerine, konulara daha ‘insan merkezli’ ve etik çerçeveden yaklaşan bir anlayış hâkim kılınmalıdır. Bu noktada Türkiye’nin ‘tarihi derinliği’, ‘insan merkezli medeniyet geçmişi’ ve tüm bu anlayışı uygulama fırsatı veren ‘jeopolitik konumu’ önemli fırsat pencereleri açmaktadır.
Özetlemek gerekirse diğer birçok konunun yanı sıra Başbakan’ın USAK konuşması üç temel noktayı ön plana çıkarmıştır. Bunlardan birincisi eksen kayması tartışmalara ilişkin verdiği yanıt, ikincisi adil ve tutarlı bir dış politika anlayışının gerekliliği ve sonuncusu ise ilk iki maddenin tamamlayıcısı olarak etik dış politika anlayışının merkeze alınması çabasıdır. Eğer Türkiye adalet ve etiği dış politikasının merkezine alabilir ve bu kavramları tutarlı bir şekilde hem doğuya hem batıya, hem kuzeye hem de güneye karşı uygulayabilirse sağlam bir kavramsal çerçeve geliştirmiş olabilecektir. İç ve dış maddi şartlarla da desteklenmesi durumunda bu yaklaşımın Türkiye’yi bir ‘güç merkezi’ ya da ‘merkez ülke’ haline getirmemesi için bir sebep bulunmamaktadır.
Doç. Dr. Mehmet ÖZCAN
USAK AB Araştırmaları Merkezi