Mehmet Hasgüler 25 Ocak 2010, Pazartesi mehmethasguler@hotmail.com
Bir durum tespiti yapalım: Talat, Annan zemininden başladığı müzakere sürecinin hemen başında “tek egemenliği” kabul ederek büyük bir taviz verdi. Amaç, Hristofyas’ı her ne pahasına olursa olsun masaya oturtmaktı. Oysa Talat’ın bu denli büyük bir taviz vermeye hiç mi hiç ihtiyacı yoktu. Hristofyas zaten masaya dönmeye mahkumdu. Bu vaatle seçilmişti. Amacı Papadopulos döneminde Rum tarafının maruz kaldığı “uzlaşmaz” imajı silmekti. Bu yüzden Hristofyas müzakerelere büyük bir “bonus”ile başladı.
Türk tarafı “Tek Egemenliği” kabul etti, karşılığında ne aldı?
Türk tarafı “tek egemenliği” kabul etti ama karşılığında ne alabildi ki? Bu kadar büyük bir taviz muhakkak karşılığında büyük bir taviz alınmasını gerektirirdi oysa. Saray ve çevresi bu soruya karşı, “biz de siyasal eşitliği zapta geçirdik” argümanını ortaya koyuyor. Doğru değildir! Bir kere, siyasal eşitlik zaten 1960 Ortaklık Cumhuriyeti’nin temeli idi. Zaten üzerinde mutabık kalınan metin dikkatle incelendiğinde “Türk ve Rum kurucu devletlerinin” eşitliği söz konusudur. Bırakınız Rum tarafı hala “kurucu devlet” demekten kaçınmaktadır, asıl sorun kurucu devlet (Rumlar federe birim diyor) ile federal merkez arasındaki ilişkinin mahiyetidir. Rumlar “federasyon” tezi ile merkezin kurucu devletlerden hiyerarşik olarak yukarıda olduğu bir yapı istiyorlar. Talat partojenez yani bakir doğumdan vazgeçtiğine göre de bu mümkün hale geliyor.
Rum tarafının müzakere stratejisi “mış gibi” yapmaktır
Durum tespitine devam edelim. Rum tarafının müzakere stratejisi “mış gibi” yapmaktır! Rumlar, Talat ile yapılan müzakerelerle Kıbrıs sorununa çözüm bulmak yerine konuyu AİHM ve ABAD gibi uluslararası mahkemelere taşımışlardır. Amaç bellidir: Masada kalıp zaman kazanacaklar, öte yandan davalar bir bir Rumların lehine sonuç verdikçe Türk tarafı büyük bir baskı altına alınacak ve taviz verecek. Tabi bu arada Türk tarafının verdiği bütün tavizler de (tek egemenliğin karşılıksız kabulü gibi) alınıp cebe konulacak.
Biz niçin AİHM’i kullanamadık?
Türkiye’nin 1963-1974 döneminde Kıbrıs’ta yaşanmış insan hakları ihlalleri ve yasa dışı silahlı faaliyetlerin hiç birisiyle ilgili herhangi bir hukuki yola başvurmaması bazı yorumları beraberinde getirmektedir. Rumlardan çok önce, 1963-1974 arasında Türkiye Avrupa hukuk kurumlarını devletlerarası müracaat yoluyla devreye sokabilirdi. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin imzalanmasından tam bir yıl sonra, Aralık 1963’de Kıbrıs’ta başlayan kriz, Ada Türklerini baskı ve abluka altına aldı. Özellikle 1964-1967 yılları arasında Kıbrıslı Türkler çok zor günler yaşarken, bu sözleşmelere hem Türkiye hem de Kıbrıs taraf olduğu halde, Türkiye’nin Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti’ni baskıcı ve ayrımcı politikalarından ötürü Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na devlet başvurusu yaparak şikayet etmemiş olması düşündürücüdür. Şayet böyle bir süreç başlatılmış olsaydı Kıbrıs’ın AET ile ortaklık süreci bundan etkilenirdi. O dönemde böyle bir mekanizmanın varlığının ne gibi etkiler doğurabileceğini tahmin edilemediği için bu yolu kullanmak gereğini duyulmamış ve Kıbrıs’ın Topluluğa ortaklık süreci hızla yürümüştür. Rumlar ise bu etkin silahı 1974 sonrasında büyük bir başarı ile devreye sokarak savaş ile kaybettiklerini masada kazanmak için büyük çaba sarf etmiş ve bir noktaya kadar başarılı da olmuşlardır…
İstediğimizde başardık: Rumların AB Konseyi’nde bekletilmesi
Oysa aynı dönemde Kıbrıs Cumhuriyeti Temsilciler Meclisi’nden Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’ne yapılacak temsiliyette “Kıbrıs’taki iki toplum, aynı zamanda temsil edilmeli” kararı alınmıştır. Bu karara “aykırılık olduğu” gerekçesiyle Türkiye’nin yaptığı itiraz sonucunda Kıbrıs’ın Parlamenterler Meclisi’ndeki temsili önlenmişti. Bu karardan ötürü Kıbrıs Cumhuriyeti Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’ne 1965-1983 yılları arasında alınmamıştı. Demek oluyor ki, Türk hükümeti Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesindeki hakkını kullanarak Makarios yönetimine baskı yapabilir ve uluslar arası alanda Kıbrıs Türklerinin davasına sempati de toplayabilirdi.
Geçmişin dersleri, bugünün gerçekleri:
Geçmişte Türk tarafı uluslararası organları yeterince kullanmıştır. Haklı olduğu konularda bile böyle bir strateji izlenmemiştir. Bugün, Talat bu durumu büyük tavizler vererek tersine çevirme gayreti içindedir. Halbuki üst üste Talat tarafından verilen tavizler Rum tarafının müzakerelerde taviz vermeyen tutumlarını devam ettirebilmelerinin de yolunu açmaktadır. Bakınız, 63 görüşme yapıldı Talat ve Hristofyas arasında. Türk tarafı tek egemenlikten başladı, partojenezden vazgeçerek devam etti, en sonunda İsviçre modeli yerine Rumların istediği yöntemle Başkanlık sistemini kabul etti. Müzakere detaylarına uygulanan karartma nedeni ile muhtemelen verilmiş olan diğer pek çok tavizi şimdi bilemiyoruz! Pekiyi, bu seri tavizlerin karşılığında ne aldı? Sn. Talat bu soruya cevap verebilir mi: Bu işe başladınız başlayalı Hristofyas size ne verdi Sn. Cumhurbaşkanı? 63 görüşmede ne aldık, bunu söyleyebilir misiniz lütfen?..