Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu Yayınıdır.  
ANASAYFA

|

ENGLISH

|

ANASAYFA YAP

|

REKLAM

14 Mart 2010, Pazar

 
  Usak Gündem
  Bölgeler

Ücretsiz Tam Metin Uluslararası Hukuk ve Politika Dergisi

Ücretsiz Tam Metin Orta Asya ve Kafkasya Araştırmaları Dergisi

Bizim Darbelerimiz Farklı mıdır?
  Yorum Yap (2) Yazdır Arkadaşına Gönder
Sedat Laçiner
25 Ocak 2010, Pazartesi
slaciner@gmail.com
“Burası Türkiye, burada her şey olur, normaldir” sözü günlük konuşmalarımızda çok yaygındır. İlk bakışta eleştirel bir söz gibi dursa da asıl işlevi elbirliğiyle ürettiğimiz sorunları meşrulaştırmaktır. Hemen her ülkede yaşanan sorunlar bizde yaşandığı zaman sanki sadece bize özgüymüş gibi yansıtılır. Oysa ki sevabıyla günahıyla bu ülke de dünyalıdır. Tüm dünya bizi yıkmak için uğraşmadığı gibi, tüm dünya dostumuz da değildir. Ne trafik sorunu, ne de yolsuzluk bize özgüdür. Gelişmiş ülkeler vardır, gelişmemiş ülkeler de. Uğraşırsanız sorunlarınızı çözersiniz, uğraşmazsanız, bir de hatalarınızı “bizim şartlarımız özel” diyerek meşrulaştırırsanız aynı sorunlarla boğuşur durursunuz. Demokrasi kalitesi de sizin emeğinizin ürünüdür. İsterseniz Amerika olun, isterseniz Almanya. Bir 11 Eylül oluverir, yasalarınız sertleşir, hapishanelerinizden işkence sesleri yükselmeye başlar. Ta ki onurlu insanlar sesini yükseltene ve bedelini ödeyip mücadeleyi kazanana kadar.
 
Türkiye’de bugüne kadar siyaset bilimciler de dâhil aydınların genel kanaati bizim darbelerimizin de diğer pek çok işimiz gibi dünyadan farklı olduğu idi. Bu sava göre bizim asker darbeyi yapardı, ama sonra da işi kısa sürede sivillere bırakırdı. Başka bir deyişle bizim asker, Latin Amerika’dan veya Asya-Afrika’nın fakir ülkelerinin ordularından farklıydı, Türk askeri siyasette kalıcı değildi. Bunun için 27 Mayıs’tan 12 Eylül’e çeşitli örnekler verildi.

Her seferinde asker kışlasına dönmemiş miydi?

Darbenin daha ilk günlerinde seçim yapmayı düşünmemiş miydi?

Bu iddiamızda öylesine ileri gitmişiz ki İsrail Cumhurbaşkanı Peres bile geçenlerde “Türkiye dünya üzerinde ordunun, demokrasiyi korumakla görevli olduğu tek ülkedir” deyiverdi. Elbette beyefendinin tek derdi basit bir tespit yapmak değil, belli ki gönlünden yeni bir darbe olması da geçiyor.
 
Konumuza dönecek olursak, Türkiye’de askerin darbeyi, demokrasiyi korumak için yaptığı da, kısa sürede seçimleri yapıp kışlasına döndüğü de koca bir yalandır. En hafif tabiriyle koca bir şehir efsanesidir. Türkiye’de kurumsallaşmış, kalıcı hale getirilmiş (süreklileştirilmiş) bir darbe vardır. Bunu çok daha gerilere de götürebiliriz, ancak kalıcı darbenin en belirgin başlangıç noktası 27 Mayıs’tır.

27 Mayıs’ta darbeciler kendi ülkelerinin anayasal yapısına ihanet etmişler, emri altında oldukları Cumhurbaşkanı’na, Başbakan’a ve Meclis’e karşı ayaklanarak sistemi tepelemişlerdir. Yaptıkları düpedüz isyandır, asiliktir, kabadayılıktır, hatta ülkeye ihanettir. Böylesine hoyrat ve kaba güce dayalı bir hareketin tek derdinin seçimleri yapıp iktidarı tekrar sivillere bırakmak olduğunu düşünmek mümkün değildir. Nitekim ülkenin başbakanını ve iki bakanını “anayasayı ihlal” suçundan darağacında sallandıran bu kişiler ilk iş olarak anayasayı baştan ayağa değiştirmişlerdir. Ülkenin tüm kurumsal yapısı ile oynanmış, Atatürk’ün şekil verdiği TBMM dahi pek çok açıdan değiştirilmiştir. Yasalarda ve anayasada yapılan değişikliklerle darbeciler kendilerini korumaya almışlar, bu arada Ordu’nun sistem içindeki konumu da daha merkezi bir hale getirilmiştir. Maaşlarına akla zarar zamlar yapan askerler, OYAK gibi askerlikle zerre ilgisi olmayan, bankacılıktan, inşaata hemen hemen her alanda faaliyet gösteren şirketler dahi kurmuşlardır. Darbeden sonra siyasi partilerden sözler alınmış, istenmeyen kişilerin siyasete girmemesi için özel bir çaba sarfedilmiştir.
 
27 Mayıs’tan sonra artık meclis sinmiştir. Bundan sonra artık darbe yapmaya gerek yoktur. Tek yapılması gereken Meclis’e ve hükümetlere talepleri sıralamaktır. Bu talepler yeterince yerine gelmediğinde ise 1971 Muhtırası’ndan olduğu gibi zor yeniden başını gösterecektir. Bu süreçte 12 Eylül bir diğer kanlı ve büyük darbelerden biridir. Ülkenin tüm siyaseti yerle bir edilmiş, binlerce kişi yurtdışına kaçmak zorunda kalmıştır. Türk entelektüel hayatı adeta ağır bir balyozla ezilmiştir. Kitaplar yakılmış, hapishaneler işkencehanelere dönmüştür. Darbe öncesinde iç savaş manzaralarını andıran Türkiye sokakları 12 Eylül sabahı dünyanın en sakin sokaklarına dönüvermiştir. Ortalıkta sadece tankların palet sesleri vardır. Düşünüyorum da, dünya 12 Eylül darbecilerinin iç savaş bitirme konusundaki dehasından yeterince yararlanamamıştır. Türkiye’de böylesine başarılı olan bu kişilerden acaba neden Yugoslavya dağılırken yararlanılmamıştır? Ya da Iraklılar Kenan Evren’i iç çatışmaları durdurmak için neden çağırmazlar? Öyle ya Türkiye gibi son derece karmaşık bir ülkede iç çatışmaları, kardeş kavgalarını bir gecede önleyebilenler dünyanın diğer bölgelerinde de aynı hizmeti veremezler mi? Hayır, veremezler. Çünkü aklı başında olan herkes bilir ki iç savaşlar öyle bir gecede bitmez. Ne kadar zor kullanırsanız kullanın, iç savaş noktasına gelmiş bir ülkede çatışmaları daha çok silah gücü ile çözemezsiniz, aksine silahlı müdahale yeni çatışma nedenleri oluşturur. Demek ki Türkiye’deki hikâye bildiğimiz iç savaşlardan biraz farklıdır. Bu işin sırrını da öğrenmeye az kaldı sanki.
 
12 Eylül de, tıpkı 27 Mayıs gibi kısa sürede seçimlere gitti ve kimilerine göre Ordu kışlasına döndü… Oysa resme biraz yakından bakanlar askerin kışlasına asla dönmediğini, hayatın tam da ortasına gelip oturduğunu görür. Bir kere ilk seçimde, tıpkı 27 Mayısçıların yaptırdığı seçimde olduğu gibi Meclis’te çok sayıda asker vardır. Pek çok ilin valisi ve emniyet müdürleri asker kökenlidir. Ülkenin en kilit noktalarında üniformalılar vardır. Daha da önemlisi devletin başı bizzat darbeyi yapmış olan kişidir, yani Kenan Evren’dir. Diğer kuvvet komutanları da ülkenin tepesinde “büyük biradeler konseyi”ni oluşturmuşlardır. Başbakan Turgut Özal 1990’lara kadar askeri kızdırmamak için pek çok manevralar yapmıştır. Sadece siyaset mi, elbette hayır, iş dünyası da darbecilerin ağır kontrolü altındadır. Adeta gizli bir mutabakat varmışcasına pek çok şirketin yönetim kurullarında emekli generaller görev yapmaktadır. Bu tablo 1990’larda dahi sürmüştür. Örneğin ekonomik krizi yaratan banka iflaslarına yakından bakıldığında el konulan bankalarda bazı emekli generallerin yönetim kurulu üyesi olmaları ilginç bir detaydır.
 
12 Eylül’den sonra kademe kademe sıkıyönetim ve olağanüstü hal kalkmıştır, ancak sıkıyönetim yasaları önce olağanüstü hal yasalarına, ardından da normal hal yasalarına yedirilmiştir. Başka bir deyişle 12 Eylül’den sonraki dönemde bazı alanlarda sıkıyönetim hep devam etmiştir. Normal görünümlü darbe hayatımızın bir parçası olmuştur. Sivil hayata dar bir alan bırakılırken en hayati konularda ipler hep aynı noktalarda tutulmuştur. 12 Eylül darbecileri seçimlere gitmişler, ancak seçimle gelenlere tüm iktidarı teslim etmemişlerdir. İktidarın özellikle stratejik alanlarının sivillere terk edilmesinde özellikle cimri davranılmıştır. Sonuçta iki iktidar olmaz. İktidar paylaşılırsa da iktidar olmaz. Dolayısıyla darbe yapanlar da iktidarı sivillerle paylaşmamışlardır, sadece onlara iktidar olduklarını hissettirecek kadarlık bir alan bırakmışlardır.
 
Erbakan-Çiller Hükümeti ile birlikte sistemde kaymalar gözlenince darbe mantığı yeniden devreye girmiştir ve 28 Şubat’la balansı kaçan sisteme yeniden ayar çekilmiştir. Bu kez de yasalar, yönetmelikler ve protokollerle iktidar sahası genişletilmiş, darbenin kalıcılaştırılmasına devam edilmiştir.
 
Bugün geldiğimiz noktada ülkenin anayasası ve pek çok yasası darbeler tarafından yapılmıştır. Darbe-anlayışı hala diri ve canlı bir şekilde yasa ve kurumları ile yaşamaktadır. Bu altyapıdan hareketle bazı kişiler de kendilerine kendilerince tanınmış olan ‘yasal’ hakları kullanmak istemektedirler. Başka bir deyişle böyle bir mirastan ve bu mirasın ürünü olan yapıdan farklı bir sonuç beklemek kolay değildir. Eğer Türkiye yarını inşa etmek istiyorsa geçmişiyle hesaplaşmak zorundadır ve o geçmişin kurduğu çarpık yapıyı da değiştirmek zorundadır.
 
Sonuç olarak, Türkiye’de veya dünyada hiçbir darbe demokratik olamaz. Silahla ve anayasal düzeni yıkarak gelen, gücü zorbalıkla eline alan asla ve asla o gücü gönül rızasıyla bırakmaz. Türkiye de bu konuda bir istisna teşkil etmez.
Sedat Laçiner
25 Ocak 2010, Pazartesi
 

Yazdır

Yazarın Tüm Yazıları İçin Tıklayın

 Kullanıcı Yorumları (2)

YORUM YAP

 Zeki Arslan   30 Ocak 2010, Cumartesi 9:25:09 PM  tarihinde yazmış
Latin Amerika'da bile orduların darbe yapmaktan vazgeçtiği bir dünyada,bizde ordunun hala iktidara ortak olması,tüm gücü ele geçirmek için darbe girişimlerinde bulunması,siyasetle uğraşması asla kabul edilemez.Ordu kesinlikle asıl işlevlerine dönmelidir.Ordu savunma bakanlığına bağlanmalı,profesyonelleşmeli,eğitim ve terfi sistemi tümüyle yenilenmelidir.Zorunlu askerlik kaldırılmalıdır.
 kerem tekbey   28 Ocak 2010, Perşembe 4:20:03 PM  tarihinde yazmış
Sayın okurumuz yapılan yorumunuz kriterlerimize uymadığından yayınlanmamaktadĭr...

yorum yapmak için tıklayın.

 Yorum
Güvenlik Kodu:
Güvenlik Kodu:
Adınız:
Yorumunuz:
 
   Yazarın Son 10 Yazısı
Sağır Duymaz, Uydurur
Sorumsuz ve Maliyeti Yüksek Olabilecek Bir Karar
Islak İmza, Acı Gerçekler
Amerika Kafkasya’da Rasyonel Davranmıyor
Genelkurmay Başkanı Başbuğ İle Empati Kurmak
Yargı, Siyaset, Adalet
Yargı, Siyaset, Adalet
Ermeni Şantajı
İsviçre ve Ermeni Sorunu: Tuhaf Bir Arabulucu
Yargıya da Hukuk Gerek
 Tüm liste için lütfen tıklayın
Haber Kategorileri
Türkiye Amerika Avrupa Orta Doğu Orta Asya Kafkasya Bodrum Holidays Balkanlar Dünya Asya-Pasifik Afrika Ekonomi Bilim Teknoloji

Copyright 2009 Usak Stratejik Gündem
Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu

Mebusevleri Mah. Ayten Sok. No:21 Tandoğan/Ankara
Tel: 0 312 212 28 86  Faks: 0 312 212 25 84

Sitemiz
Anadolu Ajansı
Abonesidir