Daha önceki bir yazımda, iç düşman konseptiyle hareket eden bir ordunun tartışılmaya ve kan kaybetmeye başlayacağını; bu yüzden de gerçek görevini yapamaz hale geleceğini söylemiştim. Belki bugün korkulan başımıza geliyor. Birçok kişi Taraf gazetesindeki Balyoz Güvenlik Harekâtı Planı’nı “acaba bu kadar da olabilir mi” şaşkınlığıyla değerlendirirken, planın altında imzası olduğu iddia edilen Orgeneral Çetin Doğan, T24 haber sitesinde “iç tehdit olarak değerlendirilen bölücü ve irticai gelişmelerin (emniyet ve asayiş) planları çerçevesinde elbette ele alındığı” açıklamasıyla plana sahip çıkıyor. “İç tehdide karşı koruma görevi kapsamında TSK’nin her kademesinde elbette planları vardır… İç tehdit sadece bölücü tehdidi değil, irticai tehdidi de kapsar” diyor.
5000 sayfayı bulan, kutsal yerlerin bombalanmasından, görevden alınacak belediye başkanlarına ve kapsamlı gözaltıların gerçekleştirilmesine kadar teferruatlandırılmış bir senaryo iddiası var. Doğan’ın, mezkûr planı genel anlamda kabul edip üstlendiği ilk açıklamasında ortaya çıkmaktadır. Ancak teferruatlarla ilgili, özellikle kutsal mekânların bombalanması veya kontrollü gerilimle kendi uçağımızın düşürülmesi gibi konularda itirazları olduğu anlaşılmaktadır. Bunlar zamanla ortaya çıkacaktır.
Bu aşamada tartışılması gereken konu, düşmanla nasıl mücadele edileceğidir. Eğer bir düşmandan bahsediyorsak, bu en kısa sürede etkisiz hale getirilmesi gereken bir varlıktır. Bu varlığın direncinin kırılması ve psikolojik olarak çökertilmesi gerekir. Düşmana karşı mücadelede suikast, sabotaj gibi örtülü operasyonlar planlı ve gizli bir şekilde gerçekleştirilmeye çalışılır. Hatta sadece örtülü operasyonlar değil, aynı zamanda psikolojik harp kapsamında asimetrik propaganda savaşı da yapılır. Düşmanın ne kadar ‘şeytani’ ve ‘yok edilesi’ olduğu topluma anlatılır. Düşmanla mücadelede birleştirme, kucaklama, müzakere değil; ayrıştırma, teslim alma, yok etme gibi stratejiler benimsenir. Çünkü düşman bizim temel varlığımıza karşı en büyük tehdittir; onu mümkün olan en kısa sürede tüm imkân ve kabiliyetlerimizi kullanarak etkisiz hale getirmemiz ve yok etmemiz gerekir. Ondan gelen tehdit sürdüğü müddetçe gözümüze uyku girmez. Özetlersek, ana fikir şudur: Düşman saldırmadan önce her türlü senaryoyla onu etkisiz hale getirmek orduların görevidir.
Balyoz Güvenlik Harekâtı Planı’ndaki feci durum, yukarıda ifade edilen düşmanın ülke içerisinde aranıyor olmasıdır. Eğer ülke içinde bir düşmanla ve buna bağlı bir tehditle mücadele ediyorsanız, bu durumda düşmanla savaş gereği bir kısım senaryoları reddetmeniz çok da anlamlı olmayacaktır. Hatta bu düşman, çok esnek bir tanımlamayla “bölücü” ya da “irticai” ise ve hatta %47 oy almış bir partiyi de kapsıyorsa, dehşet bir durumla karşı karşıyayız demektir. Bir ülkenin yarısı nasıl düşman olarak tanımlanıp da mücadeleye konu edilebilir? Tabii ki bu sorunun cevabı önümüzdeki günlerde, planı bir şekliyle üstlenen Eski Orgeneral Çetin Doğan tarafından verilmek durumundadır.
Türkiye’nin bir an önce güvenlik paradigmasını değiştirmesi gerekiyor. Yoksa içerideki düşmanların peşine düşen bir ordunun dışarıdaki düşmanları gözden kaçırması an meselesidir. Dış düşmanlarına karşı donanımlı olması gereken bir ordunun zihnini iç düşman senaryolarıyla meşgul etmesi sadece orduyu tartışılır kılmaz; aynı zamanda ülkenin nirengi noktası olan ordumuzun olası bir düşman saldırısı karşısında hazırlıksız yakalanması da kaçınılmaz hale gelir. İçeride suçlular, dışarıda ise düşmanlar vardır. Ordular savunur, savaş yapar; kolluk kuvvetleriyse iç hukuk çerçevesinde polislik yöntemleriyle, insan haklarına uygun bir şekilde suç işleyenleri adalete teslim eder. İç güvenliğin temel doktrini ayrıştırma, psikolojik harp, örtülü operasyonlar değil, birleştirme, halkla ilişkiler, saydamlık, davranış odaklılıktır. Bunu bir an önce ülkece anlamak zorundayız.
Prof. Dr. İhsan Bal
USAK Güvenlik Araştırmaları Merkezi Başkanı
*Bu yazı ilk olarak 22 Ocak 2010 tarihli Habertürk gazetesinde yayınlanmıştır.