19 Ocak 2007’de Hrant Dink’in trajik ölümünden sonra katil Ogün Samast yakalandı, ancak cinayetin üzerindeki sır perdesi aralanamadı. İronik bir şekilde Dink’in ölüm yıldönümüne denk gelen günlerde, tetikçilerin en ünlülerinden Mehmet Ali Ağca’nın 30 yıllık tutukluluk hayatı sona erdi. Yine 1979’un soğuk bir kış gününde Ağca’nın gerçekleştirdiği Abdi İpekçi suikastının ardındaki sis perdesinin 30 yıl geçmesine rağmen hala kaldırılamamış olması çok vahim bir durum. Dink öldürüleli 3 yıl oldu, tetikçisi belli ve hapiste; 30 yıl önce katledilen İpekçi’nin tetikçisi de belli. Ancak iki cinayette de katilleri yönlendirenler karanlıkta kalmayı başardılar. Açıkcası Türkiye hala sahibini arayan cinayetlerle mesaisini harcamaya devam ediyor. Tüm bunlar Türkiye’nin kaderi olmak zorunda mıdır?
Aslında 1996’da, Susurluk’ta, kamyona çarpan Mercedes’ten dökülenler küçük bir ümit olmuştu. Ancak kurulan meclis araştırma komisyonlarının ‘devlet sırrı’ duvarına dayanmasıyla yol alınamadı. İkinci bir ümit dalgasıysa, 2007’de İstanbul Ümraniye’de bir gecekonduda ele geçirilen el bombalarının incelemeye alınmasıyla ortaya çıktı. Fakat Türkiye hala daha saydam, hukuku daha güçlü bir ülke konumuna yükselemedi. Başbakan yardımcısına yönelik suikast iddiası ile ortaya çıkan manzara bunun en iyi örneği.
Bir ülke düşününüz ki başbakan veya başbakan yardımcısına yönelik suikast iddiası soruşturuluyor ancak konu ciddiye alınmıyor. Burası maalesef bizim ülkemiz. Hâkimin tehdit edildiği, savcının etki altına alındığı, olmaması gereken yerde yakalananların sadece “beceriksizlik”le suçlandığı, sivil siyasetçilerin suikast kurbanı olarak seçilebildiği ve aydınların öldürüldüğü bir Türkiye’de gerçek faillerin yakalanması çok zor. Çünkü bazıları gerçeği aramıyor, karanlığın içerisinde at izinin it izine karışmasından neredeyse mutlu oluyorlar.
Unutmayalım, 1979’da atılan kurşunlarla 2007’de Hrant’ın canını alan kurşunların karanlığa düşmesinin en önemli nedeni ülkedeki demokrasinin, hukukun ve şeffaflığın istenen düzeye taşınamamış olmasıdır. Gerçekten baskı altında kalmaksızın hâkimler hukuku işletebiliyor, savcılar soruşturmalarını yapabiliyor, parlamento devlet sırrı dâhil denetim yapabiliyor, herkes demokrasi ve hukuk çerçevesinde hareket ediyor olsa, bu cinayetlerin karanlık tarafı aydınlatılıp yeni karanlıkların oluşmasına engel olunabilirdi. Herşeyden öte insan yaşamının söz konusu olduğu yerde en azından ciddiyetimizi koruyabilsek, o da yeterli olurdu.
Aslında ne yapılması gerektiğini bilmiyor değiliz. Ancak gerekeni yapma konusunda irade oluşturup oluşturamadığımız şüpheli. Yoksa başbakan yardımcısına suikast iddiasının sulandırılması nasıl izah edilebilir? Her şeyden öte iddiaların tüm yönüyle aydınlatılması, içi boş dahi çıksa, demokratik bir cumhuriyet özleminin gereği değil midir? Kaldı ki Türkiye siyasi cinayetler bakımından son derece kötü bir sicile sahiptir. Bu sicille dahi siyasi bir suikaste ihtimal vermemek akıl işi değildir.
İşin şakası yok. Kelime cambazlıklarıyla arlanmaz bir şekilde hala mağdurların suçlanabildiği (Hrant’ın ölümü üzerine yürüyüş yapan yüzbinlerin suçlanması gibi), gerçek faillerin gizlenebildiği, tetikçilerin kahraman ilan edildiği bir ülkede yaşıyorsak aynayı kendimize tutmalıyız. Konu İpekçi’yi, Dink’i, Mumcu’yu, Arınç’ı sevip sevmeme meselesi değildir. Konu neden bu tür kişilere yönelik cinayet heveslerinin sürekli diri tutulduğu ve cinayetleri kaplayan sır bulutlarının aralanamadığıdır. İpekçi’ye, Dink’e ve bu şekilde katledilen birçok aydına borcumuz var. Bir an önce karanlık eylem planlarını deşifre etmeli; uzlaşıyı hiç olmazsa bu tür trajedilerden alınacak bir ders olarak görmeliyiz. Bu yolda ilk yapılacak iş ise ciddiyetsizlik sorunumuzu aşmaktır.
Prof. Dr. İhsan Bal
USAK Güvenlik Araştırmaları Merkezi Başkanı
*Bu yazı ilk olarak 19 Ocak 2010 tarihli Habertürk gazetesinde yayınlanmıştır.