Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu Yayınıdır.  
ANASAYFA

|

ENGLISH

|

ANASAYFA YAP

|

REKLAM

3 Eylül 2010, Cuma

 
  Usak Gündem
  Bölgeler

Ücretsiz Tam Metin Uluslararası Hukuk ve Politika Dergisi

Ücretsiz Tam Metin Orta Asya ve Kafkasya Araştırmaları Dergisi

Pakistan'ın Geleceği
  Yorum Yap (0) Yazdır Arkadaşına Gönder
Selçuk Çolakoğlu
20 Ocak 2010, Çarşamba
scolakoglu@gmail.com

1999 yılının başında Pakistan, hem iç dengeler hem de izlediği dış politika itibariyle güçlü ve istikrarlı bir görüntü sunmaktaydı. Seçimlerle işbaşına gelmiş güçlü Navaz Şerif hükümeti, parlamentodaki üçte iki çoğunluğu sayesinde içerideki meşruiyetini sağlamlaştırmış ve uluslararası alanda da aktif bir diplomasi izlemekteydi. Bu yönüyle Pakistan’ın bağımsızlığına kavuştuğu 1947’den beri ilk defa istikrarlı bir yapıya kavuştuğu ve darbeler & zayıf ve yolsuzluğa bulaşmış sivil idareler sarmalının sona erdiği düşünülmekteydi. Şerif yönetiminden şikâyetler olmakla birlikte, işsizlik ve yetersiz kalkınma gibi sorunların demokratik süreç içerisinde siyasi ve ekonomik istikrar sayesinde aşılacağı umut ediliyordu.

 

Ne var ki Genelkurmay Başkanı Pervez Müşerref’in 12 Ekim 1999 tarihinde gerçekleştirdiği askeri darbe ile Pakistan’ın geleceği bir kez daha belirsizleşti ve bugünkü istikrarsızlığa giden süreç de başlamış oldu. General Müşerref, derhal olağanüstü hâl ilân etmiş ve anayasayı, milli meclisi, senatoyu ve eyalet meclislerinin faaliyetlerini askıya almıştır. Müşerref “gerçek demokrasi” tekrar sağlandığı zaman ordunun kışlasına döneceğini söylemesine rağmen, tam anlamıyla sivil iktidara geçiş ancak 2008’de gerçekleşebilmiştir.

 

Pakistan’ın iç istikrarını bozacak ikinci önemli gelişme 11 Eylül 2001 sonrasında gerçekleşmiştir. ABD, kendisine yönelik terör eylemlerinden El-Kaide diye bir örgütü sorumlu tutmuş ve bu örgütün lideri Üsame Bin Ladin başta olmak üzere önemli militanlarını barındırdığı gerekçesiyle Afganistan’daki Taliban rejimini hedef almıştır. Hâlbuki bu tarihe kadar Pakistan, Peştun çoğunluğa dayanan Taliban yönetimini destekleyerek Afganistan üzerinde büyük bir nüfuz kazanmıştı. Hatta bu yüzden İran ve Pakistan arasındaki ilişkiler oldukça gerginleştirmişti. İslamabat, Sünnî Peştuların oluşturduğu Taliban’ı desteklerken, Tahran Afganistan’daki Şiilere destek vermekteydi. 

 

11 Eylül sonrasında NATO şemsiyesi altında Afganistan’a müdahale eden ABD, Taliban rejimine karşı Pakistan’ı da harekete geçmeye zorlamıştır. Meşruiyeti zayıf Müşerref yönetimi de uluslararası alanda ABD’nin desteğini alabilmek amacıyla Taliban karşıtı mücadeleye tam destek olmuştur. Bu ise Pakistan’ın çok milliyetli iç istikrarını bozan bir süreci de tetiklemiştir.

 

Milliyetler Harmanı Pakistan

 

İngiliz sömürge idaresi altındaki Hindistan’da toplumsal sınıflandırma etnik temele değil, dini (Hindu ve Müslüman) esasa dayanmaktaydı. Pakistan, bu sayede Müslüman kimliğine dayalı olarak Hinduların çoğunlukta olduğu Hindistan’dan ayrı bir devlet olarak çıkabilmiştir. Bu süreçte etnik farklılıklar yüzünden dine dayalı ortak ulusal kimlik oluşturma düşüncesi Pakistan için önem kazanmıştır. Nitekim Doğu Pakistan’da yaşayan Bengallilerin 1971’de bağımsız bir devlet kurması, etnik temelli bölünme korkusunun yersiz olmadığını göstermiştir.

 

Pakistan’da hâlen bir biriyle kaynaşmamış beş farklı etnik grup yaşamaktadır. 170 milyon nüfuslu ülkenin doğusunda yaşayan Pencaplılar çoğunluktadır (%55). Ülkenin güneydoğusunda Sindliler (%20) ve Urduca konuşan Hindistan Muhacirleri (%10), kuzey bölgesinde yoğunlaşan Peştunlar (%10) ve güneybatı bölgesinde Beluciler (%5) yaşamaktadır. Bu grupların arasındaki sosyal tabakalaşma ise yukarıdan aşağıya Pencaplı, Peştu, Beluci, Sindli ve Muhacir şeklindedir. Ülkede bu etnik tabakalaşmanın yanında Sünni çoğunluk ile Şii azınlık arasında da mezhepsel bir kutuplaşma söz konusudur.

 

Pakistan’ın başını ağrıtan en önemli etnik sorunlardan biri Sind eyaletindeki Muhacir-Sindli çatışmasıdır. Urduca konuşan, iyi eğitimli ve Karaçi, Haydarabat gibi kentlerde yaşayan Hint Muhacirleri ile düşük eğitimli ve genelde köylerde yaşayan Sindiler arasındaki gerginlik sonucu Sind eyaletinde ciddi bir gerilime yol açmaktadır. Müşerref Yönetiminin Taliban karşıtı NATO operasyonlarına destek vermesiyle birlikte, Afganistan sınırındaki Kuzey Batı Sınır Eyaleti’ndeki Peştunlar ile İslamabat arasında ciddi bir gerilim yaşanmaya başlamış ve bu gerilim zaman zaman silahlı çatışmalara dönüşmüştür. Bu tür gerginlikler Pakistan’da yaşayan Peştun azınlığın devlete olan sadakatinin giderek azalmasına ve Afganistan’daki Peştunlarla birleşme taleplerinin artmasına yol açmaktadır. Pakistan’nın güneybatısında yer alan Belucistan eyaletinde yaşayan Beluciler arasındaki bağımsızlık yanlısı hareketler de giderek güçlenmektedir.

 

Pakistan’da 1999 askeri darbesiyle başlayan istikrarsızlık süreci 11 Eylül sonrasında ABD’nin müdaneleriyle birlikte daha da hızlanmıştır. Ülkenin en önemli siyasi liderlerinden ve eski başbakanlardan Benazir Butto’nun Aralık 2007’de suikasta kurban gitmesi istikrarsızlık sürecini zirveye taşımış ve Pakistan’ın geleceğiyle ilgili endişeler artmıştır. Bu süreç Şubat 2008’de Pakistan’ın iki önemli siyasi partisi olan Butto’ların Pakistan Halk Partisi ile Navaz Şerif’in Pakistan Müslüman Birliği’nin koalisyon hükümeti kurmasıyla biraz yatışmıştır. Benazir’in eşi Asıf Ali Zerdari’nin başbakanlığındaki hükümet Cumhurbaşkanı Müşerref’i Ağustos 2008’de istifaya zorlamıştır. General Müşerref 1999’da “yolsuzluk” ve “istikrarsızlık” gerekçesiyle el koyduğu yönetimi, 2008 yılında çok daha kötü şartlarda devretmiştir.

 

Pakistan’ın Geleceği

 

Pakistan, kuruluşunda hedeflenen modern ve ilerlemeci bir Müslüman ulus oluşturma hedefine ulaşamamıştır. Hâlbuki Pakistan’ın kurucuları çağdaş medeniyet ile İslâmi değerleri bütünleştirmeyi hedeflemekteydiler. Pakistan yarım asrı aşan ömrünü ya askeri idare ya da yolsuzluğa bulaşmış sivil rejimler altında geçirmiştir. Tüm bu gelinen noktada Hint Müslümanları, Pakistan’ın hangi gerekçeyle Hindistan’dan ayrıldıklarını sorgulamaktadır.

 

Bağımsızlık sonrasında Hindistan, sömürge yönetimindeki idari, siyasi ve adli yapıyı bir miras olarak devralırken, ondan ayrılan Pakistan devlet geleneğinden mahrum olarak yoluna devam etmek zorunda kalmıştır. Hindistan ayrıca sömürge yönetiminden kalma hazine ve askeri teçhizatın Pakistan’la paylaşma talebini de reddetmiştir. Bu yüzden Karaçi’de kurulan ilk Pakistan hükümetinin ne bir ordusu, ne bürokrasisi ne de taşra teşkilatları mevcuttu. Bu yüzden Pakistan her şeye sıfırdan başlamak zorunda kalmıştır. Hindistan’dan Pakistan’a göç eden Müslümanlar genelde zengin sınıflardan oluşurken kuzey Hindistan’daki mallarını ve mülklerini karşılığında hiçbir şey alamadan terk etmişler, Pakistan’a geldiklerinde ise fakir insanlara dönüşmüşlerdir. Hindistan’da kalan Müslümanların büyük kısmı ise göç edemeyecek kadar yoksul insanlardan oluşmaktaydı. Böylelikle Gazneliler döneminden İngiliz sömürge yönetimine kadar Hindistan üzerinde mutlak söz sahibi olan Müslümanların altından devlet çekilmiş ve 1947’deki bölünmeyle birlikte Hint alt kıtası üzerindeki baskın statüleri büyük ölçüde kaybolmuştur. Bugün Pakistan bölünme endişesi, Bangladeş yıllık sel felaketleriyle uğraşan “başarısız devlet” durumuna dönüşürken, Hindistan şimdiden dünyadaki büyük devletler safında yerini alamaya başlamıştır.

 

Bugün itibariyle yüzde 97’si Müslüman olan Pakistan’ın nüfusu yaklaşık 170 milyondur. 1971’de Pakistan’dan ayrılan ve yüzde 90’ı Müslüman olan Bangladeş’in nüfusu ise 160 milyon civarındadır. Toplam 1 milyar 200 milyon nüfuslu Hindistan’da ise 160 milyon Müslüman azınlık yaşamaktadır. Bu da Hint alt kıtasında neredeyse 500 milyon civarında bir Müslüman nüfus yapıyor. 1947’deki bölünmeyle birlikte Hint Müslümanları Pakistan ve Bangladeş adında iki “başarısız devlet”e sahip olurken, tarihi Hindistan’ı kaybettiler. Tamamen Hinduların eline geçen Hindistan içinde kalan Müslümanlar ise devlete karşı her an ihanet edebilecek “mutsuz azınlığa” dönüştürüldüler.

 

Acaba İngilizler, Pakistan’ın kurucu efsanevi lideri Muhammet Ali Cinnah’ı kandırdılar mı? İngilizler, Hint Müslümanlarını üçe bölüp (Pakistan-Bangladeş-Hindistan) kocaman tarihi Hindistan’ı ellerinden mi aldılar? Geçen yılki Hindistan ziyaretim sırasında tanıştığım bazı Hindu akademisyenlerin Gazneli Mahmut’u “işgalci” olarak tanımlarken, “sömürgeci” İngilizlerden halen hayranlık ve minnettarlıkla bahsetmesi başka türlü nasıl yorumlanabilir ki?

 

 

 

Selçuk Çolakoğlu: USAK Asya-Pasifik Araştırmaları Başkanı

 

 scolakoglu@gmail.com

20 Ocak 2010, Çarşamba
 

Yazdır

Yazarın Tüm Yazıları İçin Tıklayın

 Kullanıcı Yorumları (0)

YORUM YAP

bu köşe yazısı için henüz yorum yapılmamış.

yorum yapmak için tıklayın.

 Yorum
Güvenlik Kodu:
Güvenlik Kodu:
Adınız:
Yorumunuz:
 
   Yazarın Son 10 Yazısı
Jimmy Carter'ın Kuzey Kore Ziyaretinin Anlamı
Sri Lanka’nın Demokrasiyle İmtihanı
Pakistan’ın Sind Eyaletindeki Etnik Çatışmalar
Türkiye’nin ASEAN Açılımı
Polonya Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinin Ardından
Endonezya Cumhurbaşkanı Yudhoyono’nun Türkiye Ziyareti
Cumhurbaşkanı Gül’ün Güney Kore Gezisinden İzlenimler
Türkiye’nin CICA Dönem Başkanlığında Öncelikleri Neler Olmalıdır?
Koreler Yeniden Savaşabilir mi?
Tayland’da Merkez-Çevre Çatışması
 Tüm liste için lütfen tıklayın
Haber Kategorileri
Türkiye Amerika Avrupa Orta Doğu Orta Asya Kafkasya Bodrum Holidays Balkanlar Dünya Asya-Pasifik Afrika Ekonomi Bilim Teknoloji

Copyright 2009 Usak Stratejik Gündem
Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu

Mebusevleri Mah. Ayten Sok. No:21 Tandoğan/Ankara
Tel: 0 312 212 28 86  Faks: 0 312 212 25 84

Sitemiz
Anadolu Ajansı
Abonesidir