Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu Yayınıdır.  
ANASAYFA

|

ENGLISH

|

ANASAYFA YAP

|

REKLAM

15 Mart 2010, Pazartesi

 
  Usak Gündem
  Bölgeler

Ücretsiz Tam Metin Uluslararası Hukuk ve Politika Dergisi

Ücretsiz Tam Metin Orta Asya ve Kafkasya Araştırmaları Dergisi

Erdoğan’ın Rusya Gezisinin Ardından Bazı Notlar
  Yorum Yap (0) Yazdır Arkadaşına Gönder
Hasan Selim Özertem
16 Ocak 2010, Cumartesi
hozertem@gmail.com

2009 yılının Ağustos ayında Rusya Başbakanı Vladimir Putin’in Ankara ziyareti oldukça ses getirmişti. Putin’in bu ziyaretinde özel sektör temsilcileri arasında sekiz, iki devlet arasında da on iki anlaşma olmak üzere toplamda Türk-Rus ilişkilerine yeni ivme kazandıracak 20 anlaşma yapılmıştı. Tabi bu anlaşmalar daha çok ön anlaşma niteliğinde olup; orta ve uzun vadede hayata geçirilmesi planlanan projelerin çerçevesini çizen, ancak nihai imzaların atılmadığı anlaşmalardı. Ağustos ayında yapılan görüşmelerde iki ülke arasındaki stratejik anlamda gelişmekte olan ilişkilerin üst düzeyde görüşülebilmesi ve sorunların daha rahat dile getirilerek çözüm arayışlarına gidilebilmesi adına iki ülke başbakanının da bulunacağı düzenli, koordinasyon toplantılarının yapılmasına karar verilmişti.

Aslında 2010 yılının ilk ayında Başbakan’ın gerçekleştirmiş olduğu Moskova ziyareti Ağustos ayında alınan koordinasyon toplantılarının düzenlenmesi kararının geciktirilmeden uygulamaya konması oldu. Erdoğan gerçekleştirmiş olduğu iki günlük gezide üst düzey görüşmelerde bulunduğu Rusya’da aynı zamanda Türk işadamlarıyla da bir araya gelerek, Türk işadamlarının Rusya’daki sıkıntılarını ve Türkiye’den beklentilerini dinleme fırsatı buldu. Burada ekonomik anlamda Türkiye’nin Rusya’dan beklentilerinin de sinyallerini veren Erdoğan, vizelerin kaldırılması hususunda ısrarcı olacağını da dile getirdi. Ardından Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev ve Başbakan Vladimir Putin ile görüşen Erdoğan, bu liderlerle ikili ilişkilerden bölgesel meselelere kadar birçok konuyu masaya yatırdı.

İkili ilişkilerde temel konular iki ülke arasındaki vizelerin kaldırılması, enerji sektöründe işbirliği ve ekonomik ilişkiler başlıkları olarak sıralanırken, bölgesel meselelerde de Kafkaslar gündeme damgasını vurdu. Bu meseleler hâlihazırda Türk-Rus ilişkilerinin belkemiği olmasının yanı sıra önümüzdeki dönemde ilişkilerin derinleşebilmesi adına da oldukça ümit verici fırsatlar sunmakta.

Ekonomik Ortaklık ve Enerji

Türk-Rus ilişkilerinin genel seyrini tanımlamak gerekirse özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemde müteahhitlik alanında ve enerji sektöründe gelişen bağların Türk-Rus ilişkilerinde önemini arttırdığını belirtmek gerekir. Bu açıdan Türkiye ve Rusya, her ne kadar Osmanlı İmparatorluğu ve Çarlık Rusyasından Sovyetler Birliği’nin çöküşüne kadarki dönemde güven tesisi konusunda sıkıntı çekse de 1991 sonrası dönemde özellikle ekonomik alanda gelişen işbirliği neticesinde birbirleri için önemli ticaret ortakları haline gelmiştir. Ancak, Türkiye’nin Orta Asya ve Kafkasya’daki politikaları bu coğrafyanın Sovyetler döneminde hamisi konumunda olan Rusya tarafından yakından takip edilmiş, Türkiye’de bunun farkında bir aktör olarak, mümkün olduğunca Rusya’nın ayağına basmadan, karşı karşıya geldiği durumlarda ise Rusya’yı doğrudan karşısına almak yerine etrafından dolanarak bölge politikalarını şekillendirmeye çalışmıştır. Bu açıdan iki farklı ekolün temsilcisi iki ülke bölgesel politikalarda zaman zaman birbirine rakip iki aktör olarak algılanmış ve Türkiye’nin özellikle Hazar’ın ötesindeki pozisyonu Ruslar tarafından yakından takip edilmiştir.

Ancak, bölgesel politikalarda birbirini tartar nitelikteki bu ilişki, Rusya-Türkiye arasındaki ikili ilişkilerin gelişmesine çok da mani olmamıştır. Gelinen noktada Türkiye, Rusya için mevcut küresel krizde dahi Putin’in de ifadesiyle İngiltere ve ABD’yi de geride bırakarak en önemli ticaret ortaklarından biri haline gelmiştir.

2008 yılında iki ülke arasındaki ticaret hacmi $37,8 milyar seviyesini yakalamış, ancak küresel krizin ve petrol piyasalarındaki dalgalanmaların da etkisiyle bu rakam 2009 yılının ilk on bir ayında TÜİK verilerine göre $20,6 milyara kadar gerilemiştir. 2009 yılı için tahmini rakamlar $22-$23 milyar seviyesini gösterse de global anlamda iki ülke arasındaki ticaret hacmi neredeyse %40 oranında gerilemiştir. Türkiye’nin Rusya’dan yapmış olduğu ithalatta petrol ve doğalgazın %75’lik bir orana sahip olduğu düşünülürse ithalattaki ciddi gerileme rahatlıkla anlaşılabilir.[1] Toplam dış ticaret oranlarında Türkiye açısından duruma bakıldığında ise 2008 yılı için $6.48 milyar olan ihracat rakamları 2009 yılının Ocak-Kasım döneminde $2,9 milyara kadar gerilemiştir. Bu gerileme özelikle Rus gümrüklerinde 2009 yılının ilk yarısında sıkıntı yaşayan Türk girişimcisinin durumu ve Rusya’nın küresel krizle etkilenen ekonomisi ile doğrudan ilişkili olduğu söylenebilir. Rus ekonomisi 2009 yılında %7,2’lik bütçe açığı verilerek arttırılan devlet harcamalarına rağmen 2009 yılında %8 küçülmüştür.[2]  Bu durum da temelde Rusya’da tüketimin ve yatırımların ciddi oranda azalmasından kaynaklanmaktadır.[3]

Aslında gerek Türkiye gerekse Rusya için finansal kriz zorluklarla birlikte bazı fırsatları da beraberinde getirmekte. Türkiye çoktan yeni pazar arayışlarına girmiş durumda ve görünen o ki Türkiye’nin dış ticaretinde özelikle komşu ve yakın coğrafyamızdaki ülkelerin payı giderek artıyor. Öte yandan, AB’nin genişleme sürecinin sonunda 27 üyeye ulaşmasının ardından dahi bu bloğun payı daha dengeli bir orana doğru geriliyor.[4] Bu açıdan en büyük 20 ekonomi arasında yer alan Rusya’da Türkiye’nin pozisyonunu biraz daha güçlendirmesi oldukça arzu edilen bir hedef. Rusya açısından ise özellikle teknolojik anlamda sahip olduğu üstünlüğü kullanması halinde birçok fırsatın ortaya çıkacağı görünüyor. Bu açıdan yakın çevre ülkeleri ile ilişkilerini geliştirmeye çalışan Rusya bir yandan da sıcak denizlerdeki pozisyonunu da güçlendirmek istiyor.

Mersin Akkuyu’da kurulması planlanan nükleer santral projesinde Rusların hevesli tavrı aslında Türkiye ve Rusya’nın birbirlerini tamamlayan nitelikte ekonomik altyapıya sahip olduğunun güzel bir göstergesi. Basına yansıyan bilgilere göre gerekli hukuki altyapısı hazır olan süreçte Türkiye’nin 10 Kasım 2010’a kadar nihai kararı vermesi bekleniyor ve o tarihten sonra bir sıkıntı yaşanmazsa projenin yapımına vakit kaybetmeden başlanması hedefleniyor.[5] Burada anlaşmanın olumlu yanı belki de Avrupa’lı ortakların da dahil edilmesi planlanan bu süreçte Türk müteahhitlerin de inşaat sürecinde %20-%30 oranında pay alacak olması. Tabi belki soru işareti olarak ifade edilmesi gereken husus ise yakıtın Rusya’dan temin edilmesi. Zaten enerji kaynaklarında büyük oranda bağımlı olduğumuz Rusya’ya önümüzdeki dönemde aynı sektörde bağımlılığımızı artmaya devam ettirmemiz karşılıklı asimetrik bağımlılığı Türkiye aleyhine daha da güçlendirmesi yönündeki en önemli sıkıntı olarak belirtilebilir. Ancak, nükleer teknolojide Batılı şirketlerden teknoloji anlamında faydalanılacak olması kullanılan teknolojinin yeniliği açısından gündeme gelen soruları biraz olsun rahatlatabilir.

Tabi görünen o ki nükleer santral inşası Türkiye’nin kalkınma hedefleri açısından sadece küçük bir parçayı temsil etmekte. Önümüzdeki 20 yıl boyunca Türkiye 100 milyar dolarlık bir yatırımı enerji sektöründe yapmayı planlıyor. Bu da yıllık ortalama 5 milyar dolar gibi bir rakama denk geliyor ki özellikle değişen ekonomik sistemlerde Türkiye’nin işçi girdilerinde sahip olduğu karşılaştırmalı üstünlüğünü zaman içerisinde yitirmesiyle uluslararası rekabette kaybetmeye başladığı avantajı; enerji sektöründe yapmayı hedeflediği yatırımlarla telafi etmek istiyor şeklinde okunabilir. Öte yandan bu yatırımlarla birlikte yeni iş alanlarının da ortaya çıkacağı söylenebilir. Özellikle uluslararası alanda rekabet, her ne kadar sanayi üretiminden tasarım ve ARGE çalışmalarına doğru büyük oranda kaymış olsa da sahip olduğu nüfus potansiyeliyle Türkiye’nin özellikle enerji sektöründe böyle kritik bir yatırım kararı alması önümüzdeki dönem için oldukça umut verici. Erdoğan’ın Rus işadamlarını bu pastadan pay almaları için Türkiye’ye davet etmesi ise son dönem trendine gayet uygun bir yaklaşım olarak nitelendirilebilir. Şirketlerin risk dağıtımı, pazar tecrübesinin elde edilmesi ve kaynak temini açısından yabancı şirketlerle ortaklıklara gitmeleri özellikle 2000’lerden bu yana hem Türkiye’de hem de dünyada oldukça popüler hale gelen bir eğilim.

Tabi bu çerçevede Samsun-Ceyhan boru hattına Rusya’nın sıcak bakması da yakından incelenmeli. Özellikle bu ortaklık, Özal döneminden kalan karşılıklı kazanç prensibi üzerine proje geliştirme yönteminin bir tezahürü olarak okunabilir. Hatırlanacağı üzere 1980’lerde Rusya ile yapılan doğalgaz anlaşmasında Türkiye’nin aldığı gaz karşılığında Rusya’ya aynı değerde mal göndererek bir tür takas bazlı anlaşma yapılması yönündeydi. Samsun-Ceyhan petrol boru hattında ise Rusya’nın olumlu mesajlar vermeye başlamasına ve bu yönde kararlı adımlar atılmasına bakılırsa, Rusya’nın, Türkiye ile başlamış olduğu birçok sektöre yayılacak ortaklık anlayışından mutlu olduğu söylenebilir. 2007’de ortaya atılan bu projede, o tarihten bu yana, boru hattının hangi petrol ile doldurulacağı sürekli sorulmaktaydı. Her ne kadar Kazak petrolü veya Rus petrolünün buradan akıtılacağı iddiaları gündeme gelmişse de Rusların geliştirdiği Burgaz-Dedeağaç projesiyle birlikte Moskova’nın bu hattı kullanmaya pek de gönüllü olmadığı argümanları zaman içerisinde güçlenmişti. Görünen o ki gelinen noktada Ankara ve Moskova arasındaki diplomasi, petrolün yönünü Ceyhan’a doğru çevirmeye başlamış. Ancak, nihai imzalar atılmadan kesin bir şey söylemek için henüz çok erken.[6]

Vizelerin kaldırılması Sürecinde Türkiye Israrlı

Erdoğan’ın Rusya görüşmesinin kanaatimce en güzel yanı ise vizelerin kaldırılması hususunda tarafların gerekli çalışmaları yapmaya başlama kararı almış olmalarıdır. Özellikle Rus turistin Türk gümrüklerinden vizelerini rahatlıkla alarak giriş yaptığı Türkiye’de, Rusya’ya gitmek isteyen Türk vatandaşların elçilik kapılarında sıra beklemesi oldukça rahatsız edici bir durum. Bunun ötesinde Türkiye ve Rusya arasındaki kültürel yakınlaşmanın önünde bir engel olarak duran gidiş-gelişlerin vizeye tabi olması özellikle iki kültürün birbirini tanıması hususunda zarar verici bir husus. Fakat en önemlisi mevcut vize rejimi bizim açımızdan Rusya’da iş yapan veya iş yapmak isteyen işadamımızın akşam aldığı biletle sabah Moskova’ya uçarak işlerini hızla çözememesi demek.

Başbakan Erdoğan’ın Nisan-Mayıs ayında Medvedev’in ziyaretiyle müjdeyi veririz yönündeki açıklamaları ‘teknik aksamalara’ uğramazsa Türkiye’nin son dönemde başlattığı ‘sınırları kaldırma’ sürecinin oldukça önemli bir parçasını oluşturabilir. Özellikle Türk işadamının rahatlıkla gidip geldiği Rusya, aleyhimize olan ticaret dengesine biraz olsun katkıda bulunacak, aynı zamanda eğitim ve kültür açısından iki ülke arasındaki işbirliğine de olumlu yansıyacaktır. Hem Rusya’ya giden Türk turist sayısında hem de Türkiye’ye gelen Rus turistler açısından bu iki ülke güzergah olarak daha da önem kazanacaktır. Tabi bu süreç Türk pasaportunun güneydeki prestijinin kuzeye doğru genişlemesi anlamına da gelmektedir.

Bölgesel Sorunlarda Ayrılık

Türk-Rus ilişkileri, ikili anlamda yukarı yönlü bir ivme kazanmış olsa da bölgesel politikalar hususunda ayrışmaların devam ettiği görülmektedir. Bunda da iki ülkenin Soğuk Savaş döneminde farklı kamplarda yer almış olmalarının yarattığı algılamalarındaki farklılıklar ve Soğuk Savaş sonrasında bölgesel üstünlüğünü Batı’ya kaptırmak istemeyen Rusya’nın oldukça hassas politik tutumu etkili olmaktadır. Özellikle, Kafkasların güvenliği noktasında Gürcistan Savaşında agresif bir tutum dahi ortaya koyabileceğini gösteren Rusya, Ermenistan politikalarında ise Erivan’la benzer duruşa sahip olduğunu bu görüşmede ortaya koymuştur.

Putin’in Karabağ meselesi ve Türk-Ermeni ilişkilerinin normalleştirilmesi sürecinin aynı pakette yer almaması gerektiğini belirtmesi, hatta bunun stratejik olarak yanlış olacağını söylemesi,[7] aslında önümüzdeki süreçte Ermenistan’ı daha da cesaretlendirecek bir tutum olacaktır. Görünen o ki Rusya da Karabağ’da kalıcı bir çözüm sağlanması hususun, pek de aceleci değil; bu yönüyle de Ermenistan’ı yalnız bırakmayacağına dair de olumlu mesajlar veriyor. Bu açıdan bakıldığında Karabağ’da bir çözüm için Putin’in desteğini almaya çalışan Türkiye, aradığı desteği Moskova’dan bulamadı.

Sonuç

Erdoğan’ın Moskova gezisinin Türkiye-Rusya arasındaki boyutunu ele almaya çalıştığım bu yazıda daha da tartışılacak pek çok boyut bulunmakta. Önümüzdeki günlerde bu geziyi değerlendirmeye devam ederken özellikle altı çizilmesi gereken hususun bu tartışmalar sona ermeden Medvedev’in bahar aylarında Türkiye’yi ziyaret etmesi haberi olduğu inancındayım. Türkiye ve Rusya arasındaki diplomasi trafiğinin özellikle ekonomi alanında başlayan yapıcı karakteri hem bölge dengelerine hem de ikili ilişkilere olumlu yansıma potansiyeline sahip. Bu açıdan önümüzdeki sürecin ikili çıkarlar açısından maksimum faydaya dönüştürülmesi gerekliliği, oldukça kritik bir sürecin de bizi beklediğinin habercisi. Burada önemli olan ilişkilerin iki ülkenin birbirine isteklerini dikte ettirici karakterde değil, ortak çıkar ve paydaların ön plana çıkarılarak geliştirilmeye çalışılan nitelikte evrilmesi olacaktır. Bu açıdan özellikle Ağustos ayında başlayan bu süreç, Türkiye-Rusya arasında İmparatorluk ve Çarlık döneminden miras kalan buzulların erimeye başladığı yönünde de okunabilir. Ancak, Rusya yine de temkinli davranmaya devam ederken, yakın çevresindeki politikalarda da pek taviz vermeye niyetli değil gibi görünüyor.

 

Hasan Selim Özertem

USAK Avrasya Araştırmaları Merkezi

Avrasya Uzmanı

16 Ocak 2009

 



[1] TÜİK verilerine göre Türkiye’nin petrol ithalatı ilk dokuz ayda $13,8 milyardan $4,6 milyara gerilemiş ve mineral yakıtlar,mineral yağlar ve müstahsalları,mumlar fasılındaki ithalatımız ise 2008 yılında $48 milyar seviyesini aşmış olmasına rağmen 2009 yılının Ocak-Kasım  döneminde 26,9 milyara kadar gerilemiştir.

[2] Economist Intelligence Unit, Country Report: Russia, Ocak 2010.

[3] Economist Intelligence Unit tahminlerine göre 2009 yılında Rusya’da sanayi üretimi %11 düşerken, brüt sabit yatırım ise %18 oranında daralmış.

[4] Daha ayrıntılı bilgi için Mustafa Kutlay, ‘Is Turkey Drifting Away from the West? An Economic Interpretation (1/2)’, Journal of Turkish Weekly, 28 Ekim 2009.

[5] Nerdun Hacıoğlu, ‘Erdoğan Putin’le İmzayı Attı “Nükleer Temel” 10 Kasım’da’, Hürriyet, 14 Ocak 2009.

[6] Bir başka yazıda Rusya ve Türkiye arasındaki enerji ilişkileri özellikle petrol ve doğalgaz hususunda daha ayrıntılı olarak ele alınacaktır.

[7] 'Путин: Увязка карабахской проблемы и армяно-турецких отношений - стратегически неверна’ (Putin: Uvyazka Karahckoy Problemi i Armyano-Turetzkih Otmoşeniy – Strategiçeski Neverna), REGNUM, 13  Ocak 2010.

 

Hasan Selim Özertem
16 Ocak 2010, Cumartesi
 

Yazdır

Yazarın Tüm Yazıları İçin Tıklayın

 Kullanıcı Yorumları (0)

YORUM YAP

bu köşe yazısı için henüz yorum yapılmamış.

yorum yapmak için tıklayın.

 Yorum
Güvenlik Kodu:
Güvenlik Kodu:
Adınız:
Yorumunuz:
 
   Yazarın Son 10 Yazısı
Türk Diplomasisi Ermenistan ile İlişkilerde “Olanaksızı” mı Hedefliyor?
Kazakistan: Asya Coğrafyasından Dünyaya Uzanmak
Rusya ve Türkiye Arasında Tesis Edilmeye Çalışılan ‘Güven’ Unsuru
Ermeni Sınırını Açmak ya da Açmamak!
Kazakistan: Ekonomik Kalkınma ve Boru Hatları Siyaseti
Kafkaslar Türkiye İçin Basamak mı Set mi?
Medvedev'in Hazar Ziyareti ve Astana'nın 10. Yıl Kutlamaları
Kosova’nın Bağımsızlığı ve Dağlık-Karabağ Meselesi
Ermenistan’ın yeni lideri eskisinin benzeri
Baltık Boru Hattı’nın Gölgesinde Yeni Bir Dostluğun Başlangıcı: İsveç-Norveç
 Tüm liste için lütfen tıklayın
Haber Kategorileri
Türkiye Amerika Avrupa Orta Doğu Orta Asya Kafkasya Bodrum Holidays Balkanlar Dünya Asya-Pasifik Afrika Ekonomi Bilim Teknoloji

Copyright 2009 Usak Stratejik Gündem
Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu

Mebusevleri Mah. Ayten Sok. No:21 Tandoğan/Ankara
Tel: 0 312 212 28 86  Faks: 0 312 212 25 84

Sitemiz
Anadolu Ajansı
Abonesidir