İsrail 1948’de kurulduğundan bu yana en zor günlerini yaşıyor denilebilir. II. Dünya Savaşı sonunda Nazilerin soykırımına uğrayan Yahudilerin Batı’da oluşturduğu utanç, İsrail devletinin kurulması ve desteklenmesi noktasında çok büyük bir kredi oluşturmuştur. Kuşkusuz bu kredinin oluşturulmasında İsrail devletini kuran Yahudilerin dünyaya yayılmış entelektüelleri, bilim adamları ve sanatçılarının da önemli katkısı vardır. Ortadoğu’da bir İsrail devletinin desteklenmesini ödev olarak gören yaygın Anglo-Sakson desteği ve BM dâhil uluslararası kuruluşlar, İsrail’in kınanmasını veya bu devlete yönelik uluslararası yaptırımların uygulanmasını önlemiştir. Ancak günümüzde İsrail’in elinin o kadar da rahat olmadığı söylenebilir. Kurulduğu günden beri uluslararası hukuk başta olmak üzere, kural tanımaz şekilde hareket eden İsrail, kendisine tanınan bu geniş toleransı hızla tükettiği gerçeğine uyanmalıdır.
İsrail’in uyguladığı politikaların sorumluluğunu taşıması ve eleştirilerden ders almayı akıl etmesi gerekmektedir. Kendisine yöneltilen her türlü eleştiriyi hala soykırım parantezine almak veya anti-semitik ilan etmek hiçbir şeyi çözmemektedir. Her devlet uygulamalarından sorumludur. Ancak “İsrail’in sürekli bir mazereti vardır” yaklaşımı sadece İsrail’e değil; dünyanın birçok yerine dağılmış olan Yahudilere de zarar vermeye başlamıştır. Nitekim Avrupa’da kamuoyu yoklamaları İsrail’e karşı büyük bir antipatinin yükselişte olduğunu göstermektedir. Batı sokaklarında dâhi hızlı bir ters rüzgârın estiği dönemdeyiz. Buna rağmen İsrail’in hala ters şeride girmiş sürücünün karşıdan gelen herkesi hatalı ilan etmesi gibi bir akıl tutulması ile devam etmesi olanaksızdır.
Türkiye İsrail’in hem bölgesinde daha rasyonel hareket etmesi hem de dünya Yahudilerini tehlikeye düşürücü politikalarından vazgeçmesinde en önemli denge unsurlarından biridir. Hem tarihsel süreç açısından her türlü zulme uğrayan Yahudilere topraklarını açmış, hem de İsrail devletinin kuruluşundan beri varlığını kabul etmiş olan Türkiye, bu devlete karşı gerçekleri açıkça söyleme hakkına sahiptir. Türkiye’nin eleştirilerini “dost acı söyler” kabilinden ele alması gereken İsrail yönetiminin, “Türkler bize ders verecek en son ülkedir” açıklaması bu açıdan sadece talihsiz bir beyan olmakla kalmamakta, aynı zamanda Türk-İsrail ilişkilerinin felsefesini de gözardı etmektedir.
En son 2007-2008 Suriye-İsrail arasındaki dolaylı görüşmelere arabuluculuk yapan Türkiye’nin iyi niyetini ve bölgesel istikrara katkı sağlama çabasını hiç kimse görmezden gelemez. Tüm bu olumlu çabalarına rağmen, Türkiye’nin İsrail’i eleştirecek son ülke olduğu açıklaması ancak aşırı çıkışlarıyla ünlü Lieberman’a özgü olabilir. Türkiye, İsrail’i eleştirme hakkına en fazla sahip ülkelerin başında gelmektedir. Bu durumun gerekçesi, Türklerin Yahudilere yönelik hiçbir kötü sicili olmayan bir tarihi olmasının yanında, Ortadoğu’da gizli bir ajandasının olmamasında da aranmalıdır.
Türk-İsrail ilişkilerinde kimin doğru şeritte olduğunu anlamak için Türkiye’nin Ortadoğu sokaklarında % 75’e varan popülaritesine karşılık İsrail’in en çok destek gördüğü Batı dünyasında dahi dünya barışına en büyük tehdit oluşturan ülkeler listesinin başında geldiğine bakmak yeterli olacaktır. Dolayısıyla iş işten geçmeden, İsrailli yöneticilerin Türklerle kavga etmeyi bir an önce bırakıp, Türklerin tavsiyelerine kulak kabartmalarında yarar vardır. İsrail’in politikalarına yönelik eleştirileri, popüler siyasete malzeme yapma çabasındaki bir kısım İsrailli radikal yöneticiler, son dönemde yaşanan büyükelçi krizine benzer garabetlere imza atmakla hiçbir sorunu çözmüş olmayacaklardır. Laf dinlemez egoist politikalar, sadece İsrail’i yalnızlaştırmakla kalmayacak, aynı zamanda çok korkulan anti-semitik hareketlerin de en büyük yakıtı olacaktır.
Dost acı söyler, belki de o dost Türkiye’dir.
Prof. Dr. İhsan Bal
USAK Güvenlik Araştırmaları Merkezi Başkanı
*Bu yazı ilk olarak 15 Ocak 2010 tarihli Habertürk gazetesinde yayınlanmıştır.