Osman Baydemir’in Milliyet’te Devrim Sevimay’la röportajı, Kürt sorunu ve terör ile ilgili önemli saptamalar içermekte; sorunun anlaşılması ve çözümü açısından ipuçları taşımaktadır.
Öncelikle Baydemir’in birkaç tespitine bakmakta yarar var. Baydemir, “o zemini görmeden bütün devlet, AKP ve hatta aydınların bir kısmı BDP’ye hep şunu söylediler: Öcalan’ı reddedin, PKK’yı reddedin, siz ortaya çıkın. Bu gerçekçi değil...” tespitinde bulunmaktadır. İşin doğrusu, Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde Kürtlerin bir kısmı adına siyaset yaptığını söyleyen DTP’ye (bugünkü BDP’ye) yönelik “Öcalan’ı ve PKK’yı reddedin” şeklindeki bir yaklaşıma sahip aydının az sayıda olduğunu söyleyebilirim. Söylenen, “siyaset dilini şiddeti meşrulaştırma aracı olarak kullanmayın”, “PKK’yı, Kandil’den Ankara’ya taşırken şiddet yoluyla zafere ulaştık yaklaşımında olmayın” ikazıdır. Açıkçası, DTP’lilerin ne Öcalan’a terörist başı ne de PKK’lılara terörist demesi beklentisine girilmemiştir. Siyasi alanın aktörlerinden doğal olarak, siyasetin dili içerisinde çözümün bir parçası olmaları istenmiştir. Oysa DTP, siyaset yerine şiddetin simgesi olan İmralı’yı adres göstermiştir. Ancak Kürt sorununun çözümünde ve terör sorununun aşılmasında şiddetin meşrulaştırılması Kürtlerin de sabrını taşıracak bir yaklaşımdır.
Baydemir’in tespitlerindeki yarı doğrularsa şöyle sıralanabilir: Seçilmişlere kelepçe takılmasını eleştirirken, seçilmişlerin suç işleme özgürlüğünün olmadığını ifade etmemesi; Türk’ün ve Kürt’ün gerginlikle çatışmayı sürdürebilecek psikolojik sermayesinin kalmadığını ifade ederken, diğer taraftan billboardlara asılan "Dün Halepçe, bugün kelepçe" yazılarıyla kahvehane ve çocuk sohbetlerine kadar barış yerine çatışma dilinin hâkim olmasına itiraz etmemesi vs.
Baydemir’in röportajındaki can alıcı tespit ise Habur girişinden sonra yaşananlarla ilgili: “Bence Kürdün Kürde propagandasına gerek yok… Bizim bu barış grubunu hakikaten Türk halkının vicdanına hitap edecek bir pozisyona getirmemiz lazımdı. Mesela bence Van’daki, Cizre’deki toplantılara gerek yoktu. Dolayısıyla ben gelen gruba şunu önerdim…” diyen Baydemir çok önemli bir tespitte bulunuyor, hatta öneride bulunduğunu söylüyor. Bu önerinin neden kabul edilmediğini bilmiyorum, ancak yaşama geçirilmesi halinde Türkiye’nin batısında Habur konusunda yaşanan travma önlenebilirdi. Baydemir’in önerisi Mevlana’yı, Ahmed-i Hani’yi ve Çanakkale’yi Kandil’den gelen 8 kişiyle 8 aydının ziyaret etmewsi olmuş. Grubun Mevlana’ya ziyaretinde “‘Gel, kim olursan ol gel’ diyene gidelim ve ‘Biz geldik’ diyelim, oradan da Ahmed-i Hani’ye gidelim ‘Mem’in Zin’e Zin’in Mem’e olan aşkı kadar biz ülkemizin geleceğine ve özgürlüğüne aşığız’ diyelim” diyen Baydemir, toplumsal psikolojinin yönetimi bakımından önemli bir öneride bulunmuş. Hatta bu önerinin üçüncü kısmının Çanakkale Savaşı’nın geçtiği mekânı içermesi ise ayrıca dikkate değer. Ancak tüm bunların yerine neden dağdan inenlerin muzaffer komutanlar gibi dolaştırıldığı, bu fikrin arkasında kimlerin olduğu sorusunun cevabı röportajda yok.
Kürtlerin içerisinde şahinler ve güvercinler ayrımına itiraz edenlere şunu söylemekte yarar var: Evet, şahinler ve güvercinler yok; ancak şiddetle terörü hala demokrasinin, halk iradesinin önünde terbiye edici güç olarak düşünenlerle; siyasetin, demokrasinin ve hukukun içerisinde mücadele edileceğine inananlar arasında fark olduğu tartışma götürmez bir gerçektir. Dağdan inenlerin köy köy dolaştırılmasını önerenlerle, Türkiye’nin diğer aydınlarıyla beraber acıları birleştirecek ortak bir alanı önerenler aynı şeyi düşünüyor olamazlar. Doğru, Türk’ün Kürt’le boğuştuğu bir Anadolu’da liderliğe yürümek zor olacaktır. Zoru kolay eylemenin en emin yolu ise siyaseti terörün çözüm alanı yapmaktan geçmektedir.
Prof. Dr. İhsan Bal
USAK Güvenlik Araştırmaları Merkezi Başkanı
*Bu yazı ilk olarak 12 Ocak 2010 tarihli Habertürk gazetesinde yayınlanmıştır.