Türkiye-AB ilişkileri 2006’dan bu yana tedrici olarak gerilemiş ve müzakere süreci bugün itibariyle neredeyse durma noktasına gelmiştir. Bilindiği üzere AB, 2006 yılında Kıbrıs sorunundan dolayı sekiz başlıkta müzakerelerin dondurulmasını, diğer başlıkların ise Türkiye limanlarını Güney Kıbrıs Rum Yönetimine açıncaya kadar kapatılmamasını kararlaştırmıştır. Söz konusu sekiz başlığa Fransa’nın ‘tam üyelik yolunu açtığı’ gerekçesiyle veto ettiği beş başlık daha eklenmiştir. 11-12 Aralık AB Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nden sonra Rum Kesimi’nin de altı yeni başlığı daha veto edeceğini açıklaması Türk tarafının oldukça tepkisini çekmiş, müzakere sürecinde taraflar arasındaki ‘kronik samimiyet sorununu’ daha fazla derinleştirmiştir.
Bugün gelinen noktada Türkiye’nin açabileceği başlık sayısının oldukça sınırlı olması, açılması muhtemel çok az sayıdaki başlığın da her an başka birtakım vetolara maruz kalabileceği ihtimali dikkate alınırsa, Türkiye-AB ilişkilerinde ‘müzakere edermiş gibi yapıldığı’ ama aslında sürecin her iki taraf açısından da ‘kendi haline bırakıldığı’ ortaya çıkmaktadır.
Esasında Kıbrıs sorunu başta olmak üzere birtakım ‘teknik’ sayılabilecek sorunların aşırı politize edilerek ilişkilerin önündeki asıl engelmiş gibi gösterilmesi, AB’nin içinde bulunduğu paradoksların tam olarak ortaya konulmasını ve değişik boyutlarıyla tartışılmasını engellemektedir. Oysa ilişkilerin mevcut durumda olmasının izahı büyük oranda AB’nin içinde bulunduğu bu paradokslar ile ilgilidir.
AB’nin İki Büyük Paradoksu
Günümüz global politik ekonomisinde AB’nin karşı karşıya kaldığı en az iki büyük paradokstan bahsetmek mümkündür. Bunlardan birincisi son dönemde kendisini ırkçılık ve yabancı düşmanlığı tartışmalarında da hissettiren ‘kimlik paradoksu’; diğeri ise bilhassa Almanya-Fransa ekseninde cereyan eden ‘güç paradoksudur’. 21. yüzyıl Avrupasının insan hakları, evrensel hukuki değerler ve demokrasi gibi ortak paydalar etrafında şekillenen bir çoğulcu kimlik mi inşa edeceği; yoksa tarihe, ortak kültüre ve Hıristiyanlık, Aydınlanma gibi (bir kısmı inşa edilmiş olan) kültürel özcü değerlere mi dayanacağı tartışması, AB’nin günümüzdeki ‘kimlik paradoksunun’ temel boyutlarını oluşturmaktadır. Türkiye de tarihi, demografik ve jeokültürel özellikleriyle bu tartışmanın tam merkezinde yer almaktadır. Ayrı bir yazının konusunu teşkil eden kimlik bahsi bir kenara bırakılırsa, AB için diğer önemli tartışma konusunun ‘güç paradoksu’ olduğu görülmektedir.
Almanya ve Fransa’nın ‘Güç Paradoksu’
Gelinen noktada Türkiye-AB ilişkilerinde ‘gönülsüz denge’ durumundan bahsetmek mümkündür. Özellikle Almanya ve Fransa Türkiye’nin tam üyeliğine karşı çıkmakta, açıktan ‘imtiyazlı ortaklık’ önermektedirler. Yani tam üyelik yolundaki dengeyi daha düşük seviyedeki bir entegrasyon lehine bozmak istemektedirler. Hatta Fransa bu kapsamda beş müzakere başlığının açılmasını veto etmektedir. Türkiye ise tam üyeliğe alternatif hiçbir oluşumu kabul etmeyeceğini en yetkili ağızlardan her fırsatta tekrarlamaktadır. Dolayısıyla mevcut durumda ilişkilerin geleceğine dair Türkiye’nin vizyonu ile AB’nin lokomotif ülkeleri Almanya ve Fransa’nın vizyonu örtüşmemektedir. Böylece değişik sebeplerden dolayı her iki tarafın da bozamadığı bir ‘gönülsüz denge’ durumu ortaya çıkmaktadır.
Var olan gönülsüz dengenin Almanya ve Fransa perspektifinden izahı bir boyutuyla kimliğe ilişkin kaygılardan yola çıkılarak yapılabilir. Zira farklı bir medeniyetin temsilcisi olarak değerlendirilen Türkiye’nin üyeliği, kimi Alman ya da Fransız siyasilerce Hıristiyan değerlerine dayalı belli bir ‘kimlik inşası sürecini’ sulandırabilecek ve hatta akamete uğratabilecek bir girişim olarak görülmektedir. Nitekim Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy bir konuşmasında “Türkiye ile ortak pazar kurulmasını destekliyorum. Ancak Türkiye’nin Avrupa’ya entegrasyonuna karşıyım. Türkiye Küçük Asya’dır (…) Türkiye büyük bir medeniyettir, ancak Avrupalı değildir” diyerek bu görüşü iyi yansıtan bir örneği ortaya koymuştur. Sarkozy ve onun gibi düşünenler açısından Türkiye’nin önemli bir potansiyel pazar olması ve ekonomik olarak büyük katkılar sağlaması temel öncelik değildir. Asıl önemli konu, Türkiye’nin “büyük bir medeniyet olmasına” rağmen “Avrupa’ya ait olmamasıdır.” Yani, temel sorun Avrupa normlarına, kimliğine ve değer yargılarına yabancı olmasıdır.
Fakat Almanya-Fransa ekseninden konuya yaklaşıldığında, en az kimlik sorunsalı kadar önemli olan reel politik boyutun varlığı da dikkatlerden kaçmamalıdır. Yazının başında da değinildiği üzere, AB, Türkiye ile ilişkilerinde, gelinen nokta itibariyle, Almanya ve Fransa’nın temel aktörleri olduğu bir ‘güç paradoksu’ yaşamaktadır. Bilindiği üzere AB kıtasal bir büyüklükten küresel bir büyüklüğe evrilme çabası sergilemekte ve bu süreçte önemli gerilimlerle yüzleşmek durumunda kalmaktadır. Hem ekonomik, hem politik hem de stratejik açılardan AB’nin küresel bir güce evrilmesi ‘rekabette üstünlüğünü’ koruyabilmesi açısından bir gereklilik olarak ortaya çıkmakla birlikte, bunun araçları Birlik içinde çözümü zor ekonomi politik sorunlar ortaya çıkarmaktadır. Zira küresel güç olma yolunda AB’nin atmak istediği birçok hamlede yolu Türkiye ile çakışmaktadır. Bir başka deyişle küresel güç olabilmek yolunda Türkiye, AB için önemli (hatta kimi noktalarda vazgeçilmez) bir aktör konumundadır.
AB’nin Küresel Güç Olma Çabası
Peki, AB niçin küresel güç olma yolunda Türkiye ile yapıcı bir diyalog içine girmemekte, üyelik tartışmalarında ayak sürümektedir? Bu sorunun cevabı bizi Almanya ve Fransa’nın ‘güç paradoksuna’ getirmektedir. Zira Türkiyeli bir AB küresel güç olabilecektir; ancak, AB’nin güç merkezi de Türkiye’nin üyeliği ertesinde konum değiştirecek, Almanya-Fransa eksenine nispeten AB’nin güç merkezi daha fazla Güney Avrupa’ya kayabilecektir. Bu güç kaymasının, politik ekonomi yansımaları da olabilecek, bütçe yapısından karar alma mekanizmasına; dış politikadan uluslararası güvenlik meselelerine ve Doğu Akdeniz’in hâkimiyetine kadar Birlik içindeki dengelerin yeniden gözden geçirilmesi gibi bir durum ortaya çıkabilecektir.
Sonuç olarak Alman ve Fransız liderler gelinen nokta itibariyle, Türkiye ölçeğinde, diğer kaygılarının yanı sıra, Birlik içindeki güçlerinin azalması ile Birliğin küresel bir güç haline gelmesi arasında gerilim yaşıyor gibi görünmektedir. Kıbrıs sorunu başta olmak üzere birçok sorunda çözümün oldukça uzamasının ve Türkiye-AB ilişkilerinin normalleşememesinin izahını yapabilmek için AB’nin içinde bulunduğu paradokslara yoğunlaşmak yerinde olacaktır. Bu kapsamda, Almanya-Fransa ekseninin yaşadığı ‘güç paradoksu’ da ilişkilerin seyrini anlayabilmekte, diğer faktörlerle birlikte, izah edici bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır.
Mustafa Kutlay
USAK AB Araştırmaları Merkezi
mkutlay@usak.org.tr