İhsan Bal 6 Ocak 2010, Çarşamba ihsanbal@hotmail.com
Özellikle Ergenekon davası ile birlikte, TSK’ye yönelik eleştirel bakışın tırmandığı görülüyor. Ümraniye’de 2007 yılında ele geçirilen MKE yapımı el bombaları ile başlayan ve orgeneral seviyesine kadar yükselen soruşturma süreci TSK’nin doğru bir eksen üzerinde gitmediği yönündeki kuşkuları arttırmış durumda.
TSK’ye yönelik bugünkü eleştirilerin 1960 ve 70’li yıllardan farkı sol aydınlar yanında muhafazakâr ve sağcı aydınların da orduyu eleştirenler kervanına katılmış olmasıdır. TSK’nin hedef alındığı temel eleştiri alanları ise gizlilik perdesi altında sivil siyasete müdahale etme eğiliminde olduğu, toplum mühendisliği yaptığı ve darbeciliği bir alışkanlık haline getirdiği şeklindedir. Özellikle Ümraniye süreciyle başlayan eleştiri dalgasında, TSK’nin çok da iyi bir sınav vermediği söylenebilir. Çünkü birçok iddiaya ya geç cevap verilmekte (kozmik oda araştırmasında olduğu gibi) veya verilen cevapların daha sonra doğru olmadığı ortaya çıkmaktadır. Örneğin, dört erin el bombası ile kaza sonucu değil, teğmenin hatası sonucu ölmesi; Albay Çiçek’in imzaladığı belgenin üretilmiş değil gerçek olması; Poyrazköy’deki silahların yalanlandığı halde TSK’ye ait olduğunun ortaya çıkması gibi.
Eleştiriye konu olan olaylar listesini uzatmak mümkün olsa da işin özü değişmeyecektedir. Zira Türkiye’de TSK’nin eleştirilmesi onun yaptığı eylem ve işlerin paradigmasındaki yanlışlıktan kaynaklanmaktadır. Bu yanlışlar şu şekilde sıralanabilir. Birincisi, TSK, iç ve dış düşman merkezli bir güvenlik doktrini ile kendisini örgütlemiştir. Hatta denilebilir ki terör eylemlerinin artması ile birlikte ordunun iç güvenliğe bakışı neredeyse dış güvenliği ıskalamasına yol açmıştır. İç güvenlik ile meşgul olan her ordunun başına gelen, kaçınılmaz olarak bizim ordumuzun da başına gelmiştir. Ordumuz, güncel tartışma kalemlerimizden biri haline dönüşmüştür. Dolayısıyla, TSK çok hızlı bir şekilde bir an önce dışarıdaki düşmana karşı yapılanmalı, iç güvenlik o konunun uzmanı olan kurumlara bırakılmalıdır.
TSK’nin iç güvenlik odaklı çalışmasının ikinci handikabı ise iç güvenlik paradigmasına uymayan bir perspektifle güvenliğin konuşlandırılmasına yol açmasıdır. Çünkü iç güvenlik, ulusal yargı ve egemenlik sınırlarımız içerisinde suç ve davranış odaklı bir mücadeleyi gerektirir. Bu açıdan bakıldığında suç işlediği varsayılan kişilerin yakalanması, yargılanması ve son tahlilde de rehabilite edilmesi amaçlanır. Yine iç güvenlikle mücadele davranış odaklıdır ki bu da başta terör ve mafya suçları olmak üzere, suça karışan vatandaşların davranışlarını sosyal ekonomik, kültürel vb. önlemlerle değiştirmeyi gaye edinir. Ancak yanlış bir algılama ile yargısız infazdan işkenceye kadar birçok tutum ve davranış bu mücadelenin parçası olarak görülmüş ve bu anlayış Türkiye’ye büyük maliyetler getirmiştir.
TSK’nin güvenlik paradigmasında olması gereken üçüncü temel değişim ise psikolojik harekât stratejilerinin yurtdışı hedeflere yönelik geliştirilmesidir. Nitekim Türkiye içindeki psikolojik harekât faaliyetleri (çeşitli kişileri, kurumları, işyerlerini fişleme gibi yaygın davranışlar vs.) toplumda büyük huzursuzluklar yaratmış ve toplumun kendi bağrından çıkan ordusunu eleştirmesine ve hatta son yıllarda artan güvensizliğine sebep olmuştur.
Sonuç olarak, ordumuz ulusal sınırlarımız içerisinde bir iç düşman konsepti ile hareket ettiği sürece tartışmaların odağı olmaya devam edecek, bunun sonucu olarak da hem kendisine hem de topluma zarar verecektir. Eğer TSK bugünkü güvenlik paradigmasını devam ettirmede ısrarcı olursa ister kafes eylem planı,ister eksik darbe teşebbüsleri, isterse de çok iyi niyetle yürütülen bir kısım terörle mücadele faaliyetleri olsun arzulanan sonuçlar ortaya çıkmayacaktır.
Prof. Dr. İhsan Bal
USAK Güvenlik Araştırmaları Merkezi Başkanı
*Bu yazı ilk olarak 5 Ocak 2010 tarihli Habertürk gazetesinde yayınlanmıştır.