Fransa, son dönemde, başta Müslüman kesim olmak üzere göçmenler hakkındaki ‘korku’nun ifadesine dönüşen bir tartışmanın içinde yer almaktadır. Sarkozy hükümetinin geçen ay başlattığı ‘ulusal kimlik’ sorgulamasının önayak olduğu ve bu ay başında ise İsviçre’deki minare referandumuna ilişkin Le Monde gazetesinde Sarkozy’nin kaleme aldığı yazı ile alevlenen söz konusu tartışma, kısa sürede de durulacağa benzememektedir.
Kasım ayı başlarında Sarkozy’nin merkez sağ hükümeti, Fransız olmanın ne anlama geldiğini açıklamak üzere bir internet forumu üzerinden vatandaşları tartışmaya davet etmiştir. Tartışmaların hararetlenmesi ve farklı yönlere kayması doğrultusunda getirilen eleştirilere rağmen Sarkozy, ‘kayda değer bulduğu’ tartışmayı savunurken aynı zamanda da tartışmaya karşı olanları karmaşık sorunlarla uğraşmaktan korkmakla suçlamıştır. Fakat eleştirileri haklı çıkarırcasına mevcut tartışmalar, Fransız ulusal kimliğinin temel değerlerinin ötesinde bir zemine kaymış görünmektedir. Nitekim İsviçre minare referandumu ardından Le Monde gazetesinde yayımlanan Müslümanlara yönelik çağrısıyla Sarkozy, bu zeminin kaydığı yöne de bir anlamda açıkça işaret etmektedir. Ülkedeki camilerde minare yapımına açıkça karşı çıkmamış gibi görünen Sarkozy, Müslümanlara “dini gösterişsiz ve provokasyondan uzak yaşayın” çağrısında bulunmuştur. Sarkozy özellikle Müslümanları işaret eden yazısında ibadetleri yerine getirme konusunda her türlü gösteriş ve tahrikten kaçınma uyarısı yaparken, bir yandan da ülkede yaşayan Müslümanların Fransa’nın Hıristiyan geleneğini göz ardı etmemeleri gerektiği konusunda hatırlatmada bulunma gereği hissetmiştir. İslam dinini herkesten uzak, gösterişsiz bir yaşam tarzı içinde yaşama önerisini getiren Sarkozy, görünen o ki, laik ülkesinin temellerinde Hıristiyanlığın yattığını ima ederek adeta temel Avrupalı değerler arasında bulunup bulunmadığına dair tartışmalara da üstü kapalı bir cevap vermiştir.
Bazı Fransız aydınlarının ulusal kimlik tartışmalarının ırkçı söylemin özgürce ifadesine dönüştüğüne yönelik eleştirilerini büyük ölçüde doğrulayan Sarkozy’nin çıkışlarındaki önemli unsur ise seçimlere hazırlık gibi görünmektedir. Fransa, önümüzdeki Mart ayında gerçekleştirilecek olan bölgesel seçimlere hazırlık için kolları sıvamış durumda. Özellikle aşırı sağcı Ulusal Cephe (Front National) Partisi başkanı Le Pen’in minare referandumunu kullanarak Fransız toplumunun kimliksel endişelerini sömürmesi olasılığı Sarkozy’i böyle bir tartışma başlatma konusunda güdülemiş görünmektedir. Aslında İslam dininin, Avrupa’da yaşayan Müslümanların entegrasyon sorunlarından kaynaklanan olumsuz algılamaların ve hatta Türkiye karşıtlığının yerel seçimler dahil olmak üzere Avrupa’daki seçimlerde propaganda malzemesi olarak kullanılmasına ilk defa şahit olmuyoruz. Özellikle göçmenlerin ekonomik ve sosyal sorunlarının salt tek-taraflı entegrasyon sorunu olarak kullanıldığı ve hatta 9/11 sonrası Müslümanların potansiyel terör unsuru olarak lanse edildiği pek çok seçim yaşanmıştır. Bu dönemlerin ve kullanılan popülist söylemlerin uzun vadede Avrupalı değerlere hem mikro hem de makro düzeyde vurduğu darbe ise çoğunlukla gözden kaçmıştır.
Tehlikenin birinci boyutunu, aşırı sağcı partilerin ve liderlerin Avrupa’da destek görmesinin ötesinde merkez sağda yaşanan zemin kaymasında aramak gerekmektedir. Sarkozy örneğinde olduğu gibi aşırı sağcı söylemlerle siyasetin merkezinde yer alan partilerin aşırı uçtaki partiler gibi siyaset yapmaya başlaması, Avrupa’da radikalleşmenin önünü açacak göz ardı edilmeyecek bir potansiyel tehlikeyi beraberinde taşımaktadır. Zira zamanla merkez (sağ) partilerin kendi yerlerini doldurduğunu gören aşırı ırkçı ve marjinal partilerin siyaset sahnesinde yabancılara karşı daha da sertleşmesi kuvvetle muhtemeldir. Kendi tabanının sınırlı olduğu düşünülürse, aşırı sağ partilerin bu sınırlı tabanı merkez partilere kaydırmasını önlemek için ırkçı söylem ve eylemlerini arttırması kaçınılmaz gibi gözükmektedir. Bu anlamda da ‘İslam’ kavramı da aşırı sağın en vefakar propaganda malzemesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla sorun, merkez partilerin bu partilere giderek yaklaşması ve demokrasi, özgürlük, adalet, eşitlik, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi kavramları kutsallaştırılan Avrupalı değerlerin, yine Avrupa bütünleşmesinin mimarı olan ülkelerce bu kadar ucuz bir şekilde tüketilmesidir.
Bu aşamada tehlikenin ikinci boyutu devreye girmekte ve daha makro düzeyde ortaya çıkmaktadır. Aşırı uçlu söylemlerin ve ötekileştiren tartışmaların motivasyonunun seçimler olduğu ortadadır. Ancak burada tartışmaların maksadını aşan boyuta taşınma riski ya gözden kaçırılmakta ya da süregelen tartışmalar farklı bir hedefin zeminini oluşturmak için birincil amaç olarak kullanılmaktadır. Zira sonuçları ayrımcılığın farklı versiyonu denilebilecek ‘dinsel ayrımcılığa’ uzanan tartışmalar, başta Fransa olmak üzere Avrupa genelinde, nedeni kendi tarafından oluşturulan bir kaosa sürüklenme riskini taşımaktadır. Nitekim dinsel bir ayrım üzerinden yapılan ötekileştirmenin Avrupalı Müslümanları da tepki vermeye yöneltme ihtimali göz ardı edilmektedir. Müslüman toplumların Avrupa’ya entegrasyonlarının ve beraberindeki sorunların tek bir dine indirgendiği bir algılama üzerinden okunması, olayın terörize edilmesi anlamındadır. Radikal tartışmaların döndüğü bir ortamda, Sarkozy gibi liderler tartışmayı açtıkça, Avrupalı Müslümanların radikal tepkiler vermesi de beklenen bir gelişmedir. Kendini dini bir kimlikle tanımlamayıp seküler bir yaşam tarzı süren Müslümanların da yapılan haksızlık karşısında tepki vermeye başlaması kaçınılmazdır. Buradaki en büyük tehlike ise aşırı sağcı söylemlerin Müslüman toplumun içindeki aşırı uçları da tetiklemesi olacaktır. Örneğin, 50 kişilik Müslüman bir grubun radikal eylemlere başvurması, tartışmaları çıkmaza sokmak için önemli bir neden oluşturacaktır. 9/11 sonrası El-Kaide üzerinden Müslüman algılamasının Hıristiyan toplumlara yerleştirilmeye çalışılması hatırlardadır ve hala etkisini de yitirmiş değildir. Benzer bir algılamanın Müslüman gruplardan gelebilecek radikal bir tepki karşısında yeniden körüklenmesi olasıdır. Bu da bir grup üzerinden Avrupa’da yaşayan Müslümanların okunması anlamına gelir ki bu da tartışmaların çıkmaza girmesi demektir. Çünkü bu takdirde Avrupalı halkların mevcut olumsuz İslam algılamasının pekişmesi ve yerleşmesi söz konusudur.
Dolayısıyla Sarkozy’nin başlattığı ulusal kimlik tartışmasının kaydığı zemin, yalnızca Fransa’yı ilgilendirmenin ötesine geçmekte ve Avrupa genelini ilgilendirmektedir. Kozmopolitan bir Avrupa kimliği hedefleyen AB’nin bu anlamda soruna derinleşmeden müdahale etmesi gerekmektedir. İsviçre’deki minare referandumu ardından AB Dönem Başkanı İsveç, “bu tür konuları referanduma götürmek biraz garip, İsveç’te bu tür konuları şehir planlaması kapsamında ele alıyoruz” diyerek oldukça naif bir tepki vermiştir. Her ne kadar farklı kesimlerden temel özgürlüklerin konusu olan böyle bir durumu, referanduma götürmenin yanlışlığı açıkça beyan edilse de görünen o ki tartışmalar, söylemsel bir kınamanın oldukça ötesinde bir yaklaşım gereğini doğurmaktadır. Dolayısıyla AB’nin kimlik ve entegrasyon tartışmaları temelinde kapsamlı bir yaklaşıma ön ayak olması beklenmektedir.
Sonuçta, cevap bekleyen en önemli sorunlardan biri, Avrupa-dışı toplumlarla kaynaşma ve diyalog bir yana, Avrupa’nın öncelikle kendi Müslüman nüfusuyla uzlaşmayı düşünüp düşünmediğidir. Uzun vadede sorunları içselleştirip çözüm arayan bir Avrupa çabası mevcut mudur? Ya da ortak sorunları tartışmaya açmak suretiyle Avrupalılık kimliğini ön plana çıkaracak bir kamusal alan oluşturma çabasında olan bir Avrupa’dan bahsede bilir miyiz? Bu soruların cevabı, aslında sadece Sarkozy’nin Fransası için bir ‘ulusal kimlik’ portresi çıkarmaya yardımcı olmak bir yana, Avrupa’nın geleceğinin hangi değerler temelinde şekilleneceğine dair de bir yön göstericisi olacaktır.
Doç.Dr. Mehmet Özcan
USAK AB Araştırmaları Merkezi Başkanı