Milliyetçilik bizim keşfimiz değil.
Batılı bir kavram.
Fransız Devrimi, 19. yüzyıl ulus-devlet oluşum süreçleri, sanayileşme ve daha pek çok yönüyle süreç Batı’da yaşandı. Öykündük, biz de milliyetçi olmak istedik, lakin bir türlü beceremedik.
Elbette kavmini ve ırkını sevmek insanın doğasında olan bir dürtü. Sağlıklı bir insanda kendine ait olanı sevme güdüsü genelde vardır. Fakat milliyetçilik biraz daha karmaşık bir kavram. Sadece ırkını sevmek ya da milletini sevmek olarak görülemez. Milliyetçilik dünyaya, diğer insanlara ve elbette kendinize organize bir düşün sistemi süzgecinden bakmanız anlamına geliyor. Kabaca tanımlarsak bir ulusun çıkarlarını diğer ulusların çıkarlarından ayrı ve üstün tutmayı ve onu diğerlerine karşı her zaman savunmayı temel alan bir siyaset veya doktrin de denebilir. Ancak milliyetçiliğin bu tanımı da aştığını kabul etmeliyiz.
Aslına bakılacak olursa Türkler millet tanımını Fransız Devrimi’nden de Amerikan Devrimi’nden de oldukça farklı yapmışlardır. Osmanlı’nın millet sistemi Fransız Devrimi’ndeki ırk, dil ve görüntü merkezli temelli millet tanımının çok ötesindedir. Aynı şekilde Almanların daha çok ırk, Amerikalıların ise daha çok ırk ve görüntü merkezli anlayışları ile Osmanlı’nın bu konulara bakışı arasında adeta uçurum vardır. İnsanlar gibi milletler de kolay kolay değişemezler ve Cumhuriyet’in kurulması da Türkleri tahmin edildiği kadar değiştirememiştir. Türkler hala Batı tipi bir milliyetçiliği ve milli devleti yaşatmaya çalışsa da bocalama devam etmekte, milliyetçilik de (tıpkı liberalizm gibi) en az anlaşılan kavramlardan biri olmaya devam etmektedir.
***
Daha önceki bir yazımızda (Liberal Ulusçuluk/Milliyetçilik) Türkiye’de liberal milliyetçiliğin, yani serbestici/özgürlükçü bir milliyetçilik anlayışının bir türlü gelişemediğini, hatta vatanını sevmek (yurtseverlik) ile serbestici olmak arasında çelişki olduğu algısının güçlü ve yaygın olduğundan bahsetmiştik. Hatta bu vesileyle USAK olarak kendimizi liberal ve vatansever olarak tanımladığımızdan söz etmiştik. Aynı bağlamda milliyetçiliğin sadece liberal değil, insani ve insancıl da olabileceğini, serbesti yaklaşımını sadece ekonomik alanlarda ve güçlüyü kollayan bir anlayışla değil, insanın doğuştan getirdiği doğal hakları tanıyarak ve hatta diğer milletler ile empati de yaparak gelişebileceğinin altını çizmek istiyoruz:
Milliyetçilik sol ve bazı liberal Türk aydınlarınca çoğu kez insanlık-dışı bir doktrin olarak görüldü. Irkçılık ile karıştırılan bu milliyetçilik tanımına göre milliyetçilik ile mutlu olmak, demokratik ve kalkınmış bir ülke olabilmek mümkün değildi. En milliyetçi ulusların Batılı liberal demokrasiler olduğunu unutan bu yaklaşımın benzeri bir tutum 2. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra ABD ve Avrupa’da da ortaya çıkmıştır. Savaşın tüm felaketlerini yaşayan bazı Batı aydınları savaşın tekrar yaşanmaması için pek çok formül üretmişler, bunlardan bazıları da savaş nedeniyle sorumluluğu milliyetçiliğe yükleyerek milliyetçiliği dışlayan, en azından onun etkisini azaltacak yaklaşımlar geliştirmişlerdir. AB’ye de temel olan fonksiyonalizm (işlevselcilik) ve Mitrany bu konuda önemli bir örnektir. Oysa ki sorumluluğu bir doktrine atarak meseleleri çözmek mümkün değil. Her düşünce sisteminin aşırılıkları olabileceği gibi, en iyi doktrini rehber edinenler de hatalarını sadece uyguladıkları doktrine yükleyerek sorumluluktan kaçamazlar. Nasıl ki komünizm SSCB’de ve pek çok Doğu Bloku ülkesinde demokrasinin ve temel hak ve özgürlüklerin katiline dönüşüverdiyse kapitalizm de pek çok yanlış elde bir zulüm makinesine dönebilmiştir. Bu nedenle kavramları günah keçisi haline çevirirken daha dikkatli olmak gerekir. Buna ek olarak Batı’nın veya başka bir dünyanın kavramlarını doğrudan alarak toplumumuza uygulamak da başka bir yanlıştır. Her toprağın ve her halkın faklı ihtiyaçları vardır. Bu nedenle yaşanılan ülkeye göre kavramların geliştirilmesi gerekmektedir. Aslına bakarsanız doğrudan ithal edilen tüm yabancı kavramlar geldikleri andan itibaren bu ülkede farklı bir şekil alırlar. Ne var ki bu şekil alma bir tür şekil verme şeklinde değil de, başıbozuk bir sürüklenme haline olur ise kavram oldukça sağlıksız bir yolda son derece zararlı bir hale gelebilir. Genelde bu tür örneklerde aşırılıklar ön plana çıkar, emek ve sabır isteyen yönler ihmal edilirken çabuk sonuca ulaşma hastalıkları belirir. Böylece ithal ettiğiniz doktrin olumsuz ve en zayıf yönleriyle o ülkeye yerleşir ve sonrasında onu ıslah etmek de pek mümkün olmayabilir. Elbette bu konuda en önemli sorumluluk aydınlara ve o akımın savunucularına düşmektedir. İthal da olsa geleneksel yerel bir doktrin veya siyasi görüş de olsa tüm kavramlar canlıdır ve eğer aydın eliyle geliştirilmez ise bahçıvansız bir bahçenin bakımsız kalması gibi işe yaramaz, hatta zarar veren bir hale gelebilir.
Ne yazık ki bu konuda en çok ihmal edilen kavramlardan biri de milliyetçilik olmuştur. Ne aydınlar ne de siyasetçiler milliyetçiliği ıslah ve yerelleştirme yoluna gitmemişler, doktrinin her bir yerini yaban otlar kaplamıştır. Bugün milliyetçilik daha çok kendini savunma refleksleri olarak algılanmaktadır. Milliyetçi olmak için ne okumaya, ne de düşünmeye ihtiyacınız vardır. Ülkenizin büyük tehditler altında olduğunu düşünmeniz ve farklı olan hemen her şeye saldırmaya hazır görünmeniz yeterli sayılmaktadır. Dahası dış düşmandan çok iç düşmanların tehlikeli olduğunu düşünmeniz ve tüm savunmanızı buna göre yapmanız da milliyetçiliğin veya onun soldaki izdüşümü olan ulusçuluğun ve ulusalcı solun bir gereğidir. Dikkat ediyor musunuz, normalde ulusları dışa karşı birleştirici bir güç olan milliyetçilik biz de öylesine hastalıklı bir şekilde gelişmiştir ki dışa karşı birlik olmaktan çok içeride parçalanmaya hizmet eder bir hal almıştır.
İnsani Bir Milliyetçilik Mümkün mü?
Milliyetçiliği salt militarizm veya ırkçılığa giden zorunlu bir yol olarak görmek mümkün değildir. Her kavram gibi bu kavram da değişen şartlara göre farklılaşmakta ve gelişmektedir. Bizlerin de Türkiye’de kavram üzerinde daha çok düşünmesi ve onu geliştirmesi bir zorunluluktur. Üstelik Türk medeniyeti milliyetçiliği geliştirmek ve daha insani bir yapıya büründürmek için diğer ülkelere göre çok daha avantajlıdır. Çağdaşlarını aşıp millet sistemini geliştiren Türklerin milliyetçiliği daha kapsayıcı ve herkesin yararını mümkün kılan bir kavrama çevirmesi mümkündür.
Bu bağlamda daha insani ve insancıl bir Türk milliyetçiliğini inşa etmemiz gerekiyor. Çünkü hem Türk insanı bunu hak ediyor, hem de Türkiye’nin kalkınması, özgürleşmesi ve güçlenmesi bunu gerektiriyor. Bu çerçevede yeni ideal yaklaşımın temel ilkelerini el yordamıyla da olsa şu şekilde sıralamak mümkündür:
- Türk milliyetçileri ülkelerini sadece kendi ülkeleri olduğu için değil, savunulmayı hak ettiği için savunmalıdırlar,
- Türk milliyetçiliğinin hedefi özgürlükte, adalette, kalkınmada ve istikrarda tüm dünyanın öykündüğü ve örnek aldığı bir Türkiye’nin inşası olmalıdır,
- Türk olmakla övünmenin temelinde zalim olmamak, diğer milletleri hakir görmemek, ezmemek ve ezilmemek olmalıdır,
- Türklerin çıkarları ile diğer milletlerin çıkarları her zaman farklı ve çelişir olmak zorunda değildir,
- İçine kapanan millet küçülür ve kendisini zehirler. Bu nedenle diğer milletler ile ilişki zorunlu ve gereklidir. Türk milleti diğer milletlerle kaynaştıkça küçülmez, aksine güçlenir ve iyi yönlerini diğerlerine gösterme fırsatını bulur. Bu nedenle izolasyoncu yaklaşımları milliyetçilik olarak görmek ve göstermek doğru değildir,
- Türkü Türk yapan sadece damarlarındaki kan değil, tarih boyunca kazandığı deneyimler, içine sinmiş olan vicdan ve aklıdır,
- Diğer milletlerin de iyi özellikleri vardır ve Türkler bunlardan örnek de alabilir. Diğer milletler ile empati kurmak ile milliyetçilik arasında bir çelişki yoktur,
- Türkiye’deki azınlıklar da Türktür. Kendisini Türk hisseden herkes Türktür. Türk milliyetçiliği Türklük temelini daha altlarda değil, daha yüksek platformlarda kurmalıdır,
- Türkler dünyanın ve bölgelerinin vicdanıdır. Türklerin övünmesi gereken en önemli özellikleri insanı ön planda tutmaları olmalıdır,
- Yeni milletçilik toprak üzerine değil, insan üzerine kurulmalıdır. İnsanı önemsemeyen bir ülke kavramında vatan sadece toprak parçasıdır, daha fazlası değil,
- Üzerindeki insanlara adalet, özgürlük ve güvenlik veremeyen devlet yıkılmaya mahkûmdur. Vatan insanların az çok mutlu olduğu yerdir,
- Türkler de diğer gelişmiş uluslar gibi liberal demokrasinin en üst kalitesini, adaleti, zenginliği ve güvenliği hak etmektedir. Bunlar birer lüks değil, doğal haklardır. Hiç kimse bunları talep ediyor diye dışlanamaz, vatanını sevmemekle suçlanamaz,
- Devlet de en az milletin kendisini sevdiği kadar milletini sevmek zorundadır. Millet soyut bir kavram değildir, olmamalıdır. Hiç kimse insanları yok sayarak millet adına hareket ettiğini söyleyemez. Türk insanının oyuna başvurulabilecek heryerde milli irade insanların konuşması ve oylarını vererek temsilcilerini belirlemesi ile ortaya çıkar. Bu iradeye saygı göstermeyenler meşru ve hukuki bir tutum içinde değillerdir. Bu kişiler söz konusu tavırlarıyla Türk milletine en büyük hakareti de yapmaktadırlar.
- Vatanını sevmek kimsenin tekelinde değildir. Vatan sevgisi ona hizmetle ölçülür. Bunun dışındaki kıstaslar hataları kamufle etmek için uydurulmuştur,
- Devlet de, onun kurumları da milletin hizmetçileridir. Türk milletine hizmet edenlerin kendilerini patron görmeleri milliyetçiliğe en büyük ihanettir,
- Türk insanı en az Amerikalılar veya Fransızlar kadar özgürlüğü hak etmektedir. Milliyetçiliği militarizm, otoriteryenlik, tek seslilik vs. olarak yansıtmak milliyetçiliğe ve Türk insanına en büyük ihanettir,
Bireylerin olduğu gibi milletlerin de yakın akrabaları vardır. En yakın akrabalar ise o ülkede birlikte yaşanan etnik azınlıklardır.
Elbette listeyi uzatabiliriz, uzatacağız da. 21. yüzyılın ihtiyaç duyduğu Türk ulusunu ve liberal Türk milliyetçiliğini hep birlikte inşa etmek zorundayız. Buna hem bizlerin, hem de tüm insanlığın çok ihtiyacı var.