2006 yılından beri beklenilen Aralık zirvesi nihayet geldi. 2006 yılında AB protokolüyle 2009 yılına kadar Türkiye’nin Kıbrıs’la ilişkileriyle ilgili, özellikle limanların açılmasına yönelik olarak Demokles’in kılıcı gibi Türkiye’nin üzerinde sallanan tehdit nihayet realize edildi. Sonuçta, tahmin edilen oldu ve Türkiye’ye ek bir yaptırım getirilmedi.
Yalnız, ek yaptırımın getirilmemiş olması Türkiye’nin rahatlamasına ve rehavete kapılmasına neden olmamalıdır. Rum tarafının bastırmasına rağmen AB ülkeleri, özellik İsveç dönem başkanlığının büyük çabalarıyla, Türkiye’nin AB müzakere sürecinde herhangi bir tren kazasının önüne geçtiler. Fakat bu uzun vadeli bir çözüm değildir. Aksine, 2010 yılında değerlendirilmek üzere süreç bir yıllığına ertelenmiştir. Bu, 2010 yılının ekim ayına kadar Türkiye’nin Kıbrıs’la ilgili bir çözüme ulaşabilmesi için BM çerçevesinde yürütülen görüşmelerin çözümlenmesinin beklenmesine yönelik bir adımdır. Eğer görüşmelerden bir sonuç çıkmazsa o zaman Rumlar büyük ihtimalle çözümsüzlüğe oynayacaktır. Rumlar 2010 yılında KKTC’de yapılacak hükümet seçimlerinde muhtemel bir hükümet ve cumhurbaşkanlığı değişikliğiyle ilişkileri daha fazla gerebilecektirler.
Eğer Talat Nisan 2010 seçimlerinde yeniden seçilemezse, Rumlar Kıbrıs’ta devam eden müzakerelerde psikolojik üstünlüğü ele geçirerek bunu AB çerçevesinde kullanmak isteyecektir. Dolayısıyla, 2010 yılında rasyonel stratejik adımlar atılamazsa 2010 yılının sonunda Aralık zirvesine gelindiğinde aynı şu an yaşadığımız sıkıntıları kat be kat fazlasıyla yaşayacağız. Çünkü Rum tarafı “bakın bir yıllık süre verdik henüz daha limanlar açılmadı” diye bastıracaktır. Bu şu anlama gelir: Müzakereleri durdurmak şu anda Rum tarafının işine gelmese de, gelecek seneki hedefi müzakereleri durdurmak ve bu anlamda Türkiye’yi kontrol altına almak olabilir. Türkiye, AB sürecinin bir tren kazasına uğramaması için, en azından 3–4 yıllık bir süre zarfında zamana yayılarak değişik ülkelerce veto konan veya açılmayacağı AB tarafından tespit edilen 13 müzakere başlığı dışındaki diğer başlıkları bitirmeye gayret etmelidir (Tabi Kıbrıs Rum Kesimi’nin veto tehdidinde bulunduğu 6 başlığı henüz resmiyet kazanmadığı için hesaba katmıyoruz).
Üyelik Sürecinin Devam Etmesi Önemlidir
Türkiye’nin sürecin devamından yana olması gerekir. Dolayısıyla Kıbrıs’la devam eden müzakerelerde 2004’ten sonra Türk tarafı yakaladığı psikolojik üstünlüğü Rum tarafına kaptırmamalıdır. Uluslararası camiada Annan Planı’nı kabul eden Türkiye ve Türk tarafının eli daha güçlüdür. Şunu da görmek gerekir ki sadece Rum tarafı değil, AB içinde Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkan 6–7 tane olduğu varsayılan, Fransa gibi ülkelerin bu müzakerelerdeki tutumları çok daha net tespit edilip bu ülkeler karşısında izlenecek kısa ve uzun vadeli proje ve politikalar üzerine kafa yorulmalıdır.
Eğer bunu yapmayıp kısa vadeli bir ‘günü kurtarma’ stratejisi izlenirse üyelik müzakereleri 2010 sonunda belki de askıya alınabilir. Şüphesiz ki üyelik müzakerelerinin askıya alınmasının, Türkiye’nin iç dinamikleri ve modernleşmesi açısından önemli olumsuz yansımaları olabilecektir. Türkiye’de demokrasi ve hukukun üstünlüğünün yerleşmesinde AB sürecinin çok büyük katkısı vardır. Bu sürecin sekteye uğramasında, AB’nin geleceği okuyamayan, stratejik düşünemeyen liderlerinin ulusal çıkarları veya basit iç politikaları uğruna Türkiye’ye olumsuz sinyaller vermesi gerekçe olabileceği gibi, Türkiye’nin bu süreci iyi okuyamamasından kaynaklanan nedenler de olabilir. Her halükarda Türkiye üzerine düşeni yapıp bunun üzerine karşı tarafın atacağı yanlış adımları beklemelidir. İlle müzakereler tıkanacaksa, bu Türkiye’nin yüzünden değil, AB yüzünden olmalıdır. Türkiye kendi üzerine düşen yükümlüklerde çözüm üretemezse derdini anlatması pek kolay olmayabilir.
Türkiye’nin Hedefi Ne Olmalıdır?
Türkiye’nin hedefleri arasında Kıbrıs’ta adil bir çözümü gerçekleştirmek vardır. Ama şu anda kısa vadede BM çerçevesinde devam eden bir süreç bulunmaktadır. Bu sürecin Türkiye tarafından en akılcı şekilde yürütülüp tamamlanması gerekir. Bu süreçte masadan kalkan taraf kesinlikle Türkiye olmamalıdır. Annan Planı’ndaki üstünlük karşı tarafa bırakılmamalıdır. Çünkü müzakereler sonuca ulaşmaz ise arkasından sadece siyasi bir yaptırım gelmeyebilir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde devam eden mülkiyete ilişkin yüzlerce dava ve daha birçokları ön plana çıkacaktır. Bir davada 1 milyon dolar ödendiği düşünülürse bunun rasyonel bir ekonomik hesaplamasını yapmak bile durumun ciddiyetini göstermeye yetecektir. Bu noktada Türkiye kazandığı bir yılı çok iyi değerlendirmelidir. Öte yandan, AB ülkelerinin Türkiye karşıtlığının nedenleri de çok iyi analiz edilip, ne tür panzehir gerektiği çok iyi tespit edilmelidir. Avrupa’daki Türk ve Türkiye algılaması üzerine de bir imaj çalışması yapılmalıdır.
Ne Yapılmalı?
Türkiye 2010 yılını yoğun bir şekilde Avrupa hükümetleri ve halkları nezdinde Türkiye’nin tanıtımına ayırmak durumundadır. Çünkü Lizbon krizini aşan AB ekonomik krizin yavaş yavaş ortadan kalkmasına paralel olarak yeniden genişlemeye başlayacaktır. Şu anda öncelikli olarak Batı Balkan ülkeleri devreye girmiştir ama Türkiye’nin de her halükarda süreçte yerini alması gerekir. Süreçten kopan bir Türkiye, AB’nin eline malzeme vermiş olur. Türkiye masada başarısız olmamalıdır ama başarılı olduğu halde dışlanırsa asıl sorumluluk AB ülkelerinin olacaktır. Bir anlamda sonuç, AB’de Türkiye’yi dışlayıp ötekileştiren Hıristiyan ve kültürel kökenlerine, ırkçılığa ve yabancı düşmanlığına esir olmuş siyasi elitin zafiyeti olarak ortaya çıkacaktır.
10–11 Aralık Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nden Nasıl Bir Sonuç Çıkar?
Türkiye’nin AB zirvelerine konu olması AB kurumlarını zorlamaktadır. Zirve toplantılarının hem devlet ve hükümet başkanları düzeyinde hem de bakanlık düzeyinde yapılanlarında Türkiye konusu ajanda olarak gündeme geldiğinde taraflar mutlaka gerilmektedir. Reel anlamda coğrafi büyüklük, nüfus büyüklüğü gibi maddi verilere baktığımızda, gerçekten Türkiye AB’yi etkileyebilecek, AB’ye pozitif veya negatif katkı yapacak bir ülkedir. Bu kadar büyük bir ülkenin üzerine bir de kültür, din gibi diğer farklılıklar ve sorunlar da eklenince Avrupa gerçekten ürkmektedir. Ama Avrupa’nın reaktif tavrı bilgisizlikten ve önyargılardan kaynaklanmaktadır. Bu nedenle bazı politikacılar Türkiye konusu tartışılmaya başlandığında realist bir şekilde konuya yaklaşmak yerine tarihsel birikim ve önyargılarla analiz yapmayı tercih etmektedir. Bu liderlerin Türkiye gündeme geldiğinde, son dışişleri bakanları toplantısında İngiliz ve Fransız bakanlar arasında tartışmalara girmeleri normaldir. Çok basit ve kolay bir konu olmadığı için Türkiye konusunun her gündeme gelişinde sıcak tartışmalar yaşanmaktadır.
Hükümet ve devlet başkanları zirvesinde de genelde yapılmakta olan şudur: Daha çok hükümet ve devlet başkanları zirvesinde görüşülen Türkiye konusu, son dönemlerde devlet başkanları zirvesinden hemen birkaç gün önce gerçekleştirilen dışişleri bakanları konseyinde görüşülmeye ve karara bağlanmaya başlanmıştır. Nitekim son zirvede de bu olmuştur. Bu noktadan yola çıkarak, 10–11 Aralık’ta yapılacak olan zirvede Türkiye’ye ilişkin olarak küçük değişikliklerin yapılmasıyla beraber çok farklı bir metnin çıkmayacağını beklemek yerinde olacaktır. Genel duruş olarak Kıbrıs’ta yürütülen müzakereleri tıkamama adına Türkiye’ye limanlarla ilgili olarak bir yıl daha verilmiştir. Bunun dışında, Türkiye’nin bu verilen bir yıl içinde özellikle sivil-asker ilişkilerinde neler yaptığı tespit edilmiştir, yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı üzerine tespitler yapılacaktır.
Türkiye’den önce Makedonya, Sırbistan gibi diğer ülkeler üyelik yoluna girmeye başlamıştır. Dolayısyla, Makedonya, Sırbistan, Karadağ gibi küçük ülkelerin de Türkiye’den önce AB’ye üye olma şansları çok yüksektir. Şimdiden bu görülüp ona göre politikalar geliştirilmelidir. Batı Balkanlarla kıyaslandığında Türkiye’nin AB üyeliği süreci uzun sürse bile, Ankara bu üyelikten önce Arnavutluk, Makedonya, Sırbistan, Karadağ, Bosna Hersek, Kosova gibi bu ülkelerle çok daha yakın derin işbirliğine girip AB sürecine giren bu ülkeleri bir boyutuyla kendi çekim alanında tutmaya çalışmalıdır. Türkiye bu ülkelerle ilişkilerini derinleştirdiği ölçüde Balkanlar’ın AB’ye girmesi Türkiye’nin de yararına olacaktır. Balkan ülkelerine yönelik Türkiye’nin dış politika stratejisinin ne olabileceği ise bir başka yazının konusunu oluşturmaktadır.
Mehmet Özcan, USAK AB Araştırmaları Merkezi Başkanı
Not: Bu yazı Doç. Dr. Mehmet Özcan’ın Gamze Çoşkun’a Journal of Turkish Weekly için vermiş olduğu mülakattan derlenmiştir.