İsviçre’de yeni minare yapılması konusunda hafta sonu yapılan kamuoyu yoklamasında katılımcıların % 60’a yakın kısmı hayır oyu kullanarak yeni minare yapılmasına karşı çıktı. Ülkede halen üç (3) adet minik minare bulunuyor. Şunu da hemen belirtmek gerekir ki minare yapılmaması ülkede Müslümanların ibadet edebilecekleri yeni mekânlar yapılmasına engel teşkil etmiyor.
Avrupa’nın orta yerinde bulunan ve 7,5 milyonu aşkın bir nüfus barındıran İsviçre, 26 kantondan oluşan küçük bir devlettir; diğer bir ifadeyle, aslında minik devletler topluluğudur. Tarihsel olarak gücünü de bu çeşitlilikten, başarılı bir birleşme örneği meydana getirmesinden, bir arada yaşama kültüründen ve toleranstan almıştır.
İsviçre toplumunda genel olarak Almanca, Fransızca ve İtalyanca konuşan topluluklar ile küçük bir grup olarak Roman dili konuşan insanlar yaşamaktadır. Toplam nüfusun yaklaşık beşte birini yani % 20’sini yabancılar ve geçici işçiler oluşturmaktadır. Literatüre “ahenk devleti” olarak giren İsviçre’nin dört resmi dili bulunmaktayken; resmi bir dini ise yoktur. Bakıldığında halkın % 44’ü Katolik, % 38,5’i Protestan, % 4,3’ü Müslüman ve % 1,8’i Ortodoks olarak kayıtlara geçmiştir. Eurobarometer’ın Ocak-Şubat 2005 döneminde alan çalışması yapılarak “Social Values, Science and Technology” ismiyle Haziran 2005’te yayınlanan raporunda, nüfusun büyük çoğunluğunun Hristiyanlığa mensup olduğu İsviçre’de; “Teizm” olarak da bilinen Tanrı’nın varlığına inanış oranı % 48, maddeye hayat kaynağı olan bir ruhi gücün varlığına inanış (a spirit or life force) oranı % 39 ve ateistlerin oranı ise %9 olarak belirtilmiştir. Andrew Greeley’in 2003 yılında yayınlanan “Religion in Europe at the End of the Second Millennium: A Social Profile” adlı kitabında ise, İsviçre’deki ateistlerin oranı % 27 olarak verilmektedir.
Böylesine kültürel çeşitliliği tarih boyunca içinde barındıran İsviçre, Pazar günü önemli bir referanduma şahitlik etti. Sonuçların açıklanmasından sonra ise Avrupalı yetkililerden, AB’den hatta Vatikan’dan bile tepki gelmeye başladı. Vatikan referandum sonuçlarını İslam’dan çok dine karşı bir tavır olarak ele aldı. Yukarıda verilen rakamlarda da görüldüğü üzere halkın çoğunluğu Hristiyan olarak kabul ediliyor olsa da inanma veya inanmama konusunda Vatikan, ateist oranlarından çok da memnun değil. Dolayısıyla Vatikan, sonuçları din özgürlüğüne bir darbe olarak gördüğü için tepki gösteriyor.
Ama bu açıklamaların öncesinde, referandum yapılmış ve pandoranın kutusu açılmıştı. Yapılması gereken, bu referanduma giden yolu hiç açmamak ya da nasıl olsa hayır oyu çıkmaz diyerek küçümsemeden, çalışarak böyle bir sonuç çıkmasını engellemek olmalıydı.
Bu referandum ne anlama geliyor?
Analize önce sonuçlardan değil referandumun kendisinden başlamak gerekiyor. Bir dine ait bir unsurun halkoyuna götürülmesi başlı başına ciddi bir sorun değil midir?
Özellikle yukarıda verdiğimiz rakamlar ve tarihsel birikim ele alındığında böyle bir referandumun İsviçre’nin kendine özgü kimlik dokusu ve kültürü ile bağdaşmadığı aşikârdır. Demek ki İsviçre toplumunun ahengi artık bozulmaya başladı. Nüfusun % 4,3’lük kısmını oluşturan topluma ait hem dini hem de kültürel özellikleri de bünyesinde barındıran “minare” yasağının başka anlamı yoktur. İsviçre toplumunun yönelimini sezinleyen siyasi yapı, böyle bir referandumu göze alabildiğine göre İsviçre’nin ve genel olarak Avrupa’nın değerler sistemi ile çatışmaktan çekinmemektedir. Tahrik edici, ötekileştirici ve dışlayıcı üslup bir virüs gibi tüm Avrupa devletlerinde hızla yayılıyor. 11 Eylül ile başlayıp karikatür krizi ile daha gün yüzüne çıkan bu saldırgan ve dışlayıcı tavır bir önceki asırda yüzbinlerce insana mezar olan Avrupa kıtasında birtakım yapısal sorunların olduğunu ortaya koyuyor. Değerler Avrupası giderek kan kaybediyor. O nedenle referandumun sonuçları kadar referandumun kendisi de önemlidir. Böyle bir referandumun diğer ülkelere yayılması tehlikesi karşısında bunun anti tezinin de ortaya çıkması olasıdır.
Sonuçlara gelince;
Referandum sonucunda oylamaya katılan halkın yaklaşık üçte ikisi ülkesinde minare görmek istemediğini ortaya koydu. Minare başlı başına bir ibadet mahalli değildir. Minare olmadan da Müslüman ibadetini yapabilir. Minare semboldür. Bu niteliğinden dolayı Yunanistan ve Balkanlarda içlerindeki mimari şaheserler de dâhil olmak üzere ecdat yadigârı yüzlerce minare yok edilmiştir. Minare İslam inancına sahip insanların ibadetini yapmak için kullandıkları ibadethanenin görsel bir öğesidir ki bu öğe, Müslüman toplumlardaki mimari gelenek ve tarzlara göre de değişkenlik gösterir. Bu boyutuyla minare aynı zamanda kültürel bir semboldür de.
İslam toplumlarında görkemli, muhteşem sanat eseri niteliğindeki minareler olduğu gibi sıradan, sanat eseri niteliği olmayan milyonlarca minare görmek de mümkündür. Tarihsel ve kültürel olarak İslam olmayan toplumlarda ve Avrupa’nın birçok bölgesinde Müslümanların ibadet mekânları genelde minaresiz yapılardan ibarettir. Minaresi olanlar ise küçük ve görkemli olmayan yapılardır. Herhangi bir resmi dini olmayan İsviçre’de de mevcut üç adet minare küçük ve görsel olarak şehir yapılaşması içinde ön plana çıkan yapılar değildir. Bu hali ile “sembol” değeri minimize edilmiş yapılardır bu minareler. Minimize etmenin de zaten kabul edilebilir nedenleri vardır. Kimse Cenevre’de Süleymaniye Camii’nin minaresinin benzerini görmeyi beklememektedir.
Ancak hoşgörü ve farklılıklara saygıyı, kültürünün bir parçası ve ayrılmaz bir bütünü olarak algılayan Avrupa, sembol savaşlarına girdiği ölçüde kendi inandırıcılığını da kaybedecektir. Yarın Fransa’da başörtüsü takan Müslüman kadınların başörtüsü takıp takmamalarını da referanduma götürmek isteyen siyasetçiler çıkarsa ne yapılacak? Bu bakış açısının Buda heykelini yıkan Taliban radikalizminden ne farkı var? Ya da dünyanın farklı İslam kentlerinde bulunan kiliselere yönelik benzer referandumlara gidilirse nasıl sonuç çıkar acaba? Farklılıklara saygı duymayan Avrupa, dünya barışına nasıl katkı yapabilecektir? Özünde barındırdığı harmoniye rağmen İsviçre’de bile böyle bir konu referanduma götürülebiliyor ise Avrupa’da Avrupalı değerler sisteminin sorgulanması gerekir. Yoksa Avrupalı siyasetçiler bu tür eylemler ile havaya işaret fişeği mi atıyorlar?