ABD’nin 39. Cumhurbaşkanı Jimmy Carter 2005 yılında yayınlanan Tehlikedeki Değerlerimiz ve Amerika’nın Etik Krizi adlı eserinde Bush dönemi terörle mücadele politikalarını kapsamlı şekilde eleştirmekte, ABD’nin dünyanın çeşitli yerlerinde kullandığı işkenceye varan sorgulama teknikleri karşısında Amerikan halkının nasıl sessizliğe itildiğini ortaya koymaktadır. Carter, terörle mücadelenin en hassas dönemlerinde savunulması zor olan demokratik değerlerin her türlü suçlamaya karşın niçin ısrarla önemsenmesi gerektiğini gözler önüne sermektedir.
Demokrasilerde terörle mücadelenin zor bir uğraş olduğu açıktır. Demokrasilerin terör sınavını başarı ile geçebilmeleri için demokrasinin ve hukuka bağlılığın erdemine inanmış kişilere ihtiyaç vardır. Bu durumu ABD örneğinde açıkça görmekteyiz. Zira 11 Eylül sonrası korku ortamında Pentagon, CIA ve Başkanlık üçgeninde uygulanan ABD’nin terörle mücadele stratejisi kapsamında ülkede 1200 kişi terör korkusuyla derhal gözaltına alınmıştır. Bu durumu Carter şöyle ifade etmektedir: “Son dört yıl içerisinde ülkemizin temel hakların korunmasına ilişkin politikasında negatif yönde dramatik değişim gerçekleşti. Birçok ABD vatandaşı da terör korkusundan dolayı benzersiz politikalara onay verdi. Bu ise Amerika’nın saygınlığını çok büyük ölçüde zedeledi.”
Carter ‘Amerika’nın insan hakları savunucusu olarak tarihi misyonu terk etmesini ve bu durumun yasallaştırılmış olmasını’ son derece utanç verici bulmuştur. Bu süreci, her türlü baskıya rağmen, tersine çevirecek olan ise demokrasi ve hukukun üstünlüğüne vurgu yapan kanaat önderleri ile halkın kendisi olacaktır. Nitekim Carter aynı kitabında ‘işkence ve kötü muamele uygulamalarıyla erozyona uğrayan Amerikan değerlerinin bu döngüden çıkması yine Amerikan halkının hükümetini doğru yöne çevirmesi ile mümkün olabilecektir’ demektedir. Bu kapsamda, 11 Eylül sonrası tüm dünyada insan hakları alanında kredi kaybeden ABD’de halkın Barak Hüseyin Obama’yı başkanlığa getirmesi terörle mücadele adı altında yapılan bir takım uygulamalara halkın tepkisi olarak da değerlendirilebilir.
Gerçi Amerikan demokrasisi hala 11 Eylül travmasını atlatabilmiş değildir. Savunma Bakanı Robert Gates’in ABD Kuvvetlerinin 2001 sonrasında tutuklulara reva gördüğü muameleye ilişkin fotoğrafların yayınlanmasını durdurmak üzere Yüksek Mahkemeye mektup göndermesi bunu açıkça ortaya koymaktadır. Buna karşılık fotoğrafların yayın hakkını kazanmış olan ‘Yurttaş ve Özgürlükleri Savunma Derneği’ hükümetin bir üst mahkemeye müracaatını ‘bu fotoğraflar tarihi arşivimizin önemli bir parçasını oluşturuyor. Bunlar Irak ve Afganistan da mahkûmlara yapılan kötü muamelelerin sorumlularını tartışmaya açma bakımında çok önemli’ diyerek eleştirmiştir.
Anlaşılan o ki Amerikan toplumu 11 Eylül sürecinde uygulanan kirli yöntemlerle yüzleşme sancısını halen yaşıyor. Bu sancı hem hukuk platformunda hem medyada hem de yönetim kademelerinde yoğun bir şekilde kendisini hissettiriyor. Örneğin, Başkan Obama bir taraftan Guantanamo üssünün kapatılması ve Irak’tan çekilme gibi politikalar izlerken diğer yandan Afganistan’da aşırı güç kullanımı ve Amerikan askerlerinin kötü muamelelerini içeren fotoğrafların yayınlanması konularında tutarsız bir görüntü veriyor.
Sonuç olarak, Türkiye’de çok dillendirilen ancak az bilinen ABD’nin terörle mücadele süreci önemli dersler içeriyor. ABD örneği, demokrasileri ve ona eşlik eden değerler sistemini tehlike anında ayakta tutabilmenin ne kadar zor bir iş olduğunu anlatıyor. Kökleşmiş demokrasiler toplumsal kargaşa, büyük trajediler ve tehditler karşısında bu değerlere inanmış olanların akılcı ve özverili savunmalarıyla bu süreçleri başarı ile yönetebiliyor. Bu zor görevi icra edenler ise gelişmiş demokrasilerde ‘vatan haini’ değil, Carter örneğinde olduğu gibi ‘vatansever’ olarak görülüyor.