Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu Yayınıdır.  
ANASAYFA

|

ENGLISH

|

ANASAYFA YAP

|

REKLAM

13 Mart 2010, Cumartesi

 
  Usak Gündem
  Bölgeler

Ücretsiz Tam Metin Uluslararası Hukuk ve Politika Dergisi

Ücretsiz Tam Metin Orta Asya ve Kafkasya Araştırmaları Dergisi

Yeni AB Konseyi Başkanı Türkiye-AB İlişkileri Açısından Ne İfade Ediyor?
  Yorum Yap (0) Yazdır Arkadaşına Gönder
Mehmet Özcan
20 Kasım 2009, Cuma
mozcan@usak.org.tr

 

Uzun süredir devam eden tahmin yürütmelerin ve tartışmaların ardından AB liderleri dün akşam ilk Konsey Başkanlarını seçtiler. Uluslararası siyasi arenada düşük profilli bir siyasetçi olan ve ülkesi dışında neredeyse tanınmayan Belçika Başbakanı Herman Van Rompuy ilk AB Konseyi Başkanı olarak belirlendi. Yine Lizbon Anlaşması çerçevesinde yeni oluşturulan bir pozisyon olan Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilciliği görevine de İngiliz merkez solundan Komisyonun ticaretten sorumlu üyesi Catherine Ashton getirildi.

Her iki temsilcinin de neredeyse hiç tanınmaması ve Zirve öncesinde yeni pozisyonlara ilişkin oluşan yüksek beklenti nedeniyle yeni temsilciler birçok değişik kesimde ‘hayal kırıklığı’ yaşanmasına sebep oldu. Örneğin, Yeşiller Partisi Eş Başkanı Daniel Cohn Bendit AB’nin bu seçimlerle dibe vurduğunu belirtirken The Guardian Gazetesi “yeni seçilen temsilcilerin Çinli, Rus ya da Amerikan muhataplarınca eşit statüde kabul edilmesi” konusundaki şüphelerini dile getirdi.      

Özetle, üye ülkeler arasında minimalist bir anlayışla seçilen yeni temsilcilerin AB bütünleşmesi açısından ‘heyecan yaratabilecek’ figürler olmadığı ortaya çıkmaktadır. Oysa hem yasal statü hem de sembolik anlamı açısından bu seçimler AB için önemli bir fırsat olabilirdi.

AB Konseyi Başkanlığı ve Yüksek Temsilcilik Nedir?

Lizbon Antlaşması uyarınca AB Konseyi üyeleri nitelikli oy çoğunluğu esasına dayanarak 2,5 yıl görev yapacak bir AB Konseyi Başkanı seçmişlerdir. En fazla iki dönem yenilenebilecek bu başkan sayesinde AB Konseyi çerçevesinde dönüşümlü başkanlık sistemine son verilmektedir. Kurumsal yapı içerisinde daimi bir AB Konseyi Başkanlığı pozisyonu yaratılmasının altında yatan temel nedenler, günümüzde 27 üyeye sahip ve önümüzdeki dönemde genişleme politikası çerçevesinde üye sayısını artırması beklenen AB’nin mevcut açmazlarından biri olan çok-seslilik sorununa çözüm bulmak, Birliğin temsil gücünü artırmak ve uluslararası konjonktürde meydana gelen gelişmelere yönelik daha hızlı ve net tavır takınılmasının önünü açmaktır. 

Lizbon Antlaşması AB Konseyi Başkanı’nın temel görevlerini şu şekilde sıralamaktadır:

o    Avrupa Konseyi’ne başkanlık etmek ve işleri yürütmek,

o    Komisyon Başkanı ile işbirliği içerisinde olarak AB Konseyi çalışmalarının hazırlığını yürütmek, devamlılığını sağlamak,

o    AB Konseyi içerisinde uzlaşının ve fikir birliğinin kolaylaştırılması için çaba göstermek,

o    AB Konseyi toplantılarını izleyen dönemde Avrupa Parlamentosu’na bir rapor sunmak.

 Aynı şekilde Lizbon Anlaşması ile yeni bir pozisyon olarak Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilciliği oluşturulmuştur. Birliğin dış politika önceliklerinde yeni bir düzenlemeye gidilmeksizin mevcut yapılanmada değişiklik öngören Antlaşma uyarınca, bu görevi yürütecek kimsenin, Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcılığı ve Dışişleri Konseyi Başkanlığı’nı yapması öngörülmektedir. İki görevi bir araya getiren temsilciliğin amacı, AB’nin dış ve ortak güvenlik politikalarının yürütülmesinde devamlılık ve bütünlük sağlamaktır.

Görüldüğü üzere etkin kullanılması ve içinin doldurulması halinde iki yeni pozisyonun da AB’nin uluslararası görünürlüğüne ve ‘tek-sesli AB’ hedefine olumlu katkı yapması beklenirdi. Ancak yapılan tercihler bu konuda ümitlerin azalmasına ve kafalarda soru işaretlerinin oluşmasına sebep olmuştur. Bilhassa Türkiye açısından konuya yaklaşıldığında tablonun daha dikkatli okunmasında yarar bulunmaktadır.

Türkiye-AB İlişkileri Nasıl Etkilenir?

AB Konsey Başkanlığı seçimleri ile birlikte bir kez daha ortaya çıkmıştır ki AB içerisinde Almanya-Fransa bloğunun ortak hareket ettiği alanlarda bu ikiliye rağmen karar alabilmek oldukça zordur. Ayrıca Almanya ve Fransa, Birliği büyük oranda kendi öncelikleri ve anlayışları çerçevesinde şekillendirmeye çalışmaktadırlar. Bu kapsamda Alman-Fransız liderler kendilerini gölgede bırakabilecek, Birlik adına uluslararası arenada inisiyatif alabilecek liderlerin seçimine engel olmuşlardır. Belçika Başbakanı’nın seçimi bu anlamda Almanya ve Fransa açısından oldukça ideal bir seçim olmuştur. Ayrıca Belçikalı liderin Türkiye konusundaki görüşlerinin Almanya ve Fransa’da iktidarda olan anlayışla birebir örtüştüğü görülmektedir. Zira AB Konseyi Başkanı seçilen Herman Von Rompuy, 2004 yılında muhalefetteyken yaptığı bir konuşmasında Türkiye’ye karşı olumsuz bakışını çok net biçimde ortaya koymuş bulunmaktadır. Adı geçen konuşmasında Belçikalı politikacı şunları söylemiştir;

“Türkiye, Avrupa'nın parçası değil ve asla parçası olmayacak. AB'nin, Türkiye'yi içine alarak genişlemesi geçmişteki genişlemelerle kıyaslanamaz. Avrupa'da aynı zamanda Hıristiyanlığın temel değerleri de olan mevcut evrensel değerler, Türkiye gibi büyük bir İslam ülkesinin girişiyle kuvvetini yitirir.”[1]

Zaten Merkel ve Sarkozy ikilisi de Türkiye için en ideal olanın ‘imtiyazlı ortaklık’ ilişkisi olduğunu dile getirmiş, Türkiye’nin Avrupa’ya ait olmadığını değişik kereler vurgulamışlardır. Örneğin Sarkozy, “Türkiye’nin Avrupa’ya entegrasyonuna karşıyım. Türkiye Küçük Asya’dır (…) Türkiye büyük bir medeniyettir, ancak Avrupalı değildir” diyerek benzer bir kültürel özcü bakış açısına sahip olduğunu vurgulamıştır.

Seçimlere Yönelik Üç Tespit

Bu noktada hem AB bütünleşmesinin geleceği hem de Türkiye-AB ilişkilerinin seyri açısından üç temel noktaya vurgu yapmak yerinde olacaktır.

İlk olarak AB gelinen nokta itibariyle Almanya-Fransa eksenine dayanmakta ve bu ikilinin hilafına karar alınamamaktadır. Ancak bu süreçte bilhassa sonradan üye olan ülkelerin AB yönetişim mekanizmasına nasıl dâhil edileceği büyük bir sorun olarak ortaya çıkmakta, AB bütünleşmesinin geleceği açısından üzerinde düşünülmesi gereken huzursuzluklar yaratmaktadır.

İkinci olarak AB son seçimde de klasik anlamda ‘mutabakat oluşturma kültürünü’ devreye sokmuş, bu kapsamda her kesimi memnun etmeye çalışan minimalist çözümler üzerine odaklanmıştır. Hal böyle olunca AB Başkanı Hıristiyan Demokrat bir lider olurken, Yüksek Temsilci İngiliz İşçi Partisi’nden seçilmiştir. Yani AB dış politikada çelişkili mesajlar verilmesi konusundaki açıklarını kapatabilecek bir yönetim kadrosunu yine işbaşına getirememiştir. Bu durum da önümüzdeki süreçte AB içindeki genişlemeye ve AB’nin gelecek vizyonuna dair görüş farklılıklarının derinleşmesi riskini taşımaktadır. Bu gerilimin belki de en fazla hissedileceği alan Türkiye’nin üyeliği konusu olacaktır.

Üçüncü ve diğer iki çıkarımın tamamlayıcısı olarak AB bürokrasinin geleceğine yönelik şu tespitte bulunulabilir: AB Konseyi Başkanlığı ve Yüksek Temsilciliğin bundan sonraki süreçte AB bürokrasi çarkına yeni dişliler eklemesi riski olduğunu söylemek mümkündür. Zira AB Konsey Başkanı Herman Van Rompuy her ne kadar Flaman olmasına rağmen Frankofon bölgesinden Başkan Yardımcısı olarak seçilmeyi başararak uzlaşmacı ve diyaloğa açık kişiliği olduğunu göstermiş olsa da vizyon sahibi olmaması, teknokratik ve bürokratik karakteri yüzünden AB’nin geleceğine dair bir ufuk ortaya koyamayabilir.

Sonuç olarak AB Konseyi Başkanlığı ve Yüksek Temsilciliği konusundaki seçimler beklenilen heyecanı yaratmamıştır. Dünyanın yeniden kurulduğu ve oluşan yeni dengeler içerisinde AB’nin de gelecek vizyonunu ve kimliğini şekillendirdiği dikkate alınırsa yapılan tercihlerin uluslararası arenada daha etkin ve kapsayıcı bir AB açısından ümit vermediğini söylemek yanlış olmasa gerektir.           

 


 

[1] Tony Barber, “Van Rompuy against Turkey Membership”, Financial Times, 19 November 2009.

Mehmet Özcan
20 Kasım 2009, Cuma
 

Yazdır

Yazarın Tüm Yazıları İçin Tıklayın

 Kullanıcı Yorumları (0)

YORUM YAP

bu köşe yazısı için henüz yorum yapılmamış.

yorum yapmak için tıklayın.

 Yorum
Güvenlik Kodu:
Güvenlik Kodu:
Adınız:
Yorumunuz:
 
   Yazarın Son 10 Yazısı
Belçika’da PKK Operasyonu
Fitnenin Başı Nerede Sayın Başbuğ?
Nasıl Bir HSYK?
Türkiye’nin Acil İhtiyacı: Bağımsız, Tarafsız ve Demokratik bir HSYK
‘İnsan Merkezli’ Dış Politikaya Doğru: Başbakan’ın USAK Konuşması
Fransa’da Maksadını Aşan ‘Ulusal Kimlik’ Tartışmaları
Türkiye'nin AB Süreci: Çevre Faslının Açılması Üzerine
Vizesiz Avrupa ve Geri Kabul Tuzağı
Türkiye-AB İlişkileri Çıkmaza Mı Giriyor? Son Zirve Işığında Değerlendirmeler
Minarenin Gölgesinde İsviçre’nin Ahengi?
 Tüm liste için lütfen tıklayın
Haber Kategorileri
Türkiye Amerika Avrupa Orta Doğu Orta Asya Kafkasya Bodrum Holidays Balkanlar Dünya Asya-Pasifik Afrika Ekonomi Bilim Teknoloji

Copyright 2009 Usak Stratejik Gündem
Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu

Mebusevleri Mah. Ayten Sok. No:21 Tandoğan/Ankara
Tel: 0 312 212 28 86  Faks: 0 312 212 25 84

Sitemiz
Anadolu Ajansı
Abonesidir