Mehmet Hasgüler 19 Kasım 2009, Perşembe mehmethasguler@hotmail.com
Karakol Mağusa’nın yakınına kurulmuş küçük ve şirin bir yerleşim yeridir. Yaz akşamlarında denize yüksekten bakan bir yerde olduğundan akşamları hep serin ve esintili olur. Bundan ötürü de ayrı bir konumu vardır. Hatırladığım kadarıyla 1970’ten Temmuz 1974’e kadarki yaşam, tipik bir Kıbrıs nostaljisidir. Oyunlar, hayaller, arkadaşlıklar, kavgalar, aşklar, sevinçler, hüzünler benim için önce Karakol’da büyüdü, orada boy attı. Kısaca, iç içe, şenlikli bir hayattı Karakol çocukluğum…
Gökdeniz, Akdeniz
Karakol hatıralarımızdan birisi de ailece toprak yoldan yaya olarak Mağusa’daki Canbulat veya Lozan Palas sinemalarına gitmekti. Yürüyerek sinemaya gitmek ve geceyarısı da geri dönmek. Sema adeta yıldızlardan ‘Işıklı Gökdeniz’ yaratırken, bu hep hayallerimdeki süslü büyüydü ve yürüyüşlerimiz de bu büyük gösterinin sadece bir parçasıydı. Belki de Akdeniz’deki her sema bir gökdenizdi. Her gökdeniz de bir Akdeniz. Büyüsü hep aklımdadır bu yürüyüşlerin…
Getto Yaşamı, İstanbul Yolu
Sosyal yaşam açısından bakıldığında Rum yerleşim birimleriyle çevrilmiş Karakol tam bir gettoydu. Gettonun İstanbul Yolu doğup, dokuz yaşına kadar yaşadığım bir çıkmaz sokaktı. O yıllarda Mağusa’dan gelenlerin Karakol’un içine girmek istediklerinde karşılaşılan ilk sokak İstanbul Yolu’ydu. Bugün artık öyle değil. Karakol İlkokulu’nu arkanıza aldığınızda kesilerek yerlerine apartmanlar dikilen güzelim Efgalitto(okaliptus) ağaçlarının olduğu mekanın önüydü orası bir zamanlar... O dev cüsseli ve heybetli Efgalitto ağaçlarının verdiği görüntü insanın çevre bilincini ve duyarlılığını çocuk yaşta bile olumlu etkilerdi. Bugünkü kötü yapılanmanın olumsuz etkilediği gibi…
Tayfalık
Bu tarihi ağaçların gölgesindeki oyunlarımız ve kavgalarımız da hatıralarımda ayrı bir yere sahipti. İlginçtir, kavgalarımız ve güzellemelerimiz hep ‘güç dengesi’ üzerineydi o sıralar. Biraz toplumlararası gerginlik, biraz Akdenizlilik, biraz Adalılık, biraz Türklük, çokça çocukluk! Sonra bir de Karakol’un meşhur tayfaları vardı. Bunlardan en meşhuru adıyla sanıyla Karakollu ‘Tayfa Yaşar’, diğerleri ise Ahmet Seydali, Alo ve küçük amcalarımdan Halil idi. Tayfalık, aile ve arkadaşlar arasında tam bir törensellik içermekteydi. Ritüelleri vardı. Gurbete gönderme ve karşılığı olmayacak, farklı limanlardan atılmış mektup ve kartpostallar. Sonra geri dönüş ve bir süre dinlendikten sonra yine yola koyulma. Tayfalık şimdi pek popüler değil, ama o günlerde durum farklıydı. Rumlar tarafından memuriyetten ve kamudan çoğunlukla dışlanan Kıbrıslı Türklerin hayata sarılma yollarından biriydi tayfalık. Dünyaya açılmaktı aynı zamanda. Artık tanınmamış ve ambargolu bir ülkenin Mağusa Limanı’nda tayfa olmak da çalışmak da zorlaştı, kolaylaşırken memur olmak.
Karakol’da Mahalle Baskısı ve Varoş Duygusu Yoktu
Karakol, dikkatle incelenmesi gereken yerlerden biridir. Bir sosyal labaratuardır da aslında. Bilenler ve hatırlayanlar anlar; oralarda ne mahalle baskısı, ne de varoş duygusu vardı. Gerçekte iki Karakol vardı: Birisi Karakol, diğeri de Çukurlar. Çukurlar daha fakir olanların buluştuğu bir yerdi ve burada, -aslında Karakol’un bir başka yüzünü ve zenginliğini oluşturan- Çingeneler de vardı. Çukurlar bir ötekilik duygusu ve algılaması verse bile, tam da öyle değildi. Nesneleştirme ve ötekileştirme yoktu aralarında. Çukurlar ve Karakol derken aslında ayrım psikolojik düzeydeydi. Lakin mağarada yaşayan insanları da düşünüldüğünde Çukurlardaki durumun pek de parlak olmadığı ortadaydı. Yine de Çukurlar’ın erkekleri de orada yaşayan diğerleri gibi nöbete giderdi. Onlar da mücahitti yani. Nöbet zaten herkesi eşitleyen de birşeydi. Sonuçta hepimiz Karakol’luyduk ve hepimiz aynı okulda aynı sıraları paylaşırdık.
Ortak Paydalar: Okul, Barbaros ve Komşuluk
Kolejler ve sınıf atlamaya dönük özel okullar mahallenin ruhuna, karakterine ve meşrebine pek uygun değildi. Aslında o günlerde gerçekten yoktu tek başına kurtulmak…Ya hep beraber ya da hiç birimiz ! Nasıl Mücahitlik babalarımızı, komşuluk analarımızı birarada tutarsa. Biz çocukları da bir arada tutan temel öge okuldu. “Barbaros”, babamın ve birlikte olduğu manganın nöbet tuttuğu bir yerdi. Yüksek, hem denizi hem de Karakol’un gerisindeki Rum birliğini gözetleyen bir nöbet yeriydi burası. Tehlikeli bir nöbet yeriydi, zordu orda olmak geceleri. Annelerimiz de dönemin kendine has ekonomik şartları gereği işbirliği ve dayanışma içindeydiler.
Öğretmenler Kutsaldır
Okulumuzun çok kıymetli öğretmenleri vardı. Hepsi de öğretme aşkıyla yanıyorlardı: Okula hemen başladığımda kalem tutmayı öğreten Havva Asım hocamın ellerinde öperim. Öte yandan Rahmetli Sait hocam ve eşi Rukiye hocam, şöhreti ağabeylerimiz arasında yayılmış olan Memduh (Ener) hoca... Memduh hoca gerçek bir halk öğretmeniydi. Okulumuzun yerleşim yeri denizi tam karşıdan görmekteydi ve eski bir köşkün (Mansura’nın evi) dönüştürülmesiyle oluşturulmuştu. Görüldüğü gibi bizlere yön veren bir tarafta okullarımız ve öğretmenlerimiz, öte tarafta Mücahit babalarımız ve her şeye kol kanat geren analarımız…Öğretmenlik o günlerde kutsal bir meslekti ve her öğretmen de bu şöhrete layıktı. Para, pul, grev yoktu, ama öğretme aşkı ve ideali yüksekti. Öyle özel ders falan ise hiç yoktu!