Doğu Akdeniz Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi (DAÜ-SAM) 12–13 Kasım 2009 tarihlerinde Gazimağusa’da “Avrupa ve Kuzey Kıbrıs İlişkileri Üzerine Uluslararası Konferans: Politik, Ekonomik ve Stratejik Konularda Perspektifler” başlığı altında bir konferans düzenledi. Dünyanın değişik ülkelerinden gelen 25’ten fazla katılımcının tebliğlerini sunduğu konferansta, Kuzey Kıbrıs’a, Kıbrıs sorununa ve Türkiye-AB ilişkilerine etkisine dair konular değişik boyutlarıyla irdelendi.[i]
Bilindiği gibi Kıbrıs sorunu ile ilgili oldukça hassas bir dönemden geçilmektedir. Bir yanda adada iki lider, Mehmet Ali Talat ve Dimitris Hristofyas, 2008 Eylülünde başladıkları kapsamlı müzakereleri yürütmektedir. Diğer tarafta ise Kıbrıs sorunu Türkiye-AB ilişkileri önünde bir engel olarak devam etmekte ve Aralık 2009 zirvesinde AB’li liderlerin konuya ilişkin alacakları karar merakla beklenmektedir.
Adadaki müzakereler açısından bakıldığında umutların her geçen gün azaldığı görülmektedir. Nisan 2010’da Adanın kuzeyinde Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yaklaşıyor olması ve şu ana kadar çözüme ilişkin iki lider arasında tatmin edici bir uzlaşının sağlanamaması günbegün artan karamsarlığın en temel gerekçesini oluşturmaktadır. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin doğrudan dâhil olduğu ve uluslararası aktörlerin çözüm yönünde yoğun destek verdiği Annan Planı sürecinde dahi çözümün sağlanamadığı bir sorunda, sadece iki liderin iradesiyle −ki o liderlerden bir tanesi Annan Planı’na ‘hayır’ diyen Hristofyas’tır− meselenin nasıl çözüleceği başlıca merak konusudur. Hatta “misyonunu Kıbrıs sorununu çözmek” olarak belirlemiş bir politikacı olan Mehmet Ali Talat’ın bile bu konuda yeterince ümid-vâr olduğunu söylemek mümkün değildir. Zira Talat, yeni yayınlanan söyleşi kitabında “[Rum Tarafı] BM’den korkuyor. Karışmasın diyor. Ben bunu gerçekçi ve mantıklı bulmuyorum. BM müdahil olmadan bir anlaşmayı sonuçlandıramayız” demektedir.[ii] Dolayısıyla müzakerelerin olumlu şekilde sonuçlanması mevcut dışsal şartlar altında zor görünmektedir.
Kıbrıs Sorunu: Türkiye-AB İlişkilerinde Gordion Düğümü
Kıbrıs sorununun oldukça hassas ikinci boyutunu ise Türkiye-AB ilişkilerine etkisi oluşturmaktadır. Bilindiği üzere AB, Annan Planı’na ‘hayır’ dedikten sadece günler sonra Rum Kesimi’ni “Kıbrıs Cumhuriyeti” adı altında üyeliğe kabul etmiş, zaten karmaşık olan soruna doğrudan taraf olarak meselenin daha da çetrefil bir hal almasına ve deyim yerindeyse Gordion Düğümü’ne dönüşmesine neden olmuştur. Zira Türkiye AB sürecinde Kıbrıs Rum Kesimi’ni de müzakere masasında ‘veto’ yetkisi olan bir devlet olarak karşısında bulmuştur. Ek Protokol nedeni ile de hâlihazırda 8 müzakere başlığı dondurulmuş, diğer başlıkların kapatılması da Türkiye’nin limanlarını ve hava sahasını Rum gemilerine açmasına bağlanmıştır.
Türkiye ise KKTC’ye referandum sürecinde verilen sözlerin tutulmadığını, izolasyonların kaldırılmadığını, Doğrudan Ticaret Tüzüğü’nün ve finansal yardımların uygulamaya geçirilmediğini öne sürerek Ek Protokol hükümlerini uygulamayı reddetmiştir. DAÜ-SAM konferansında en fazla tartışılan ve katılımcılar tarafından sıklıkla dile getirilen noktalardan bir tanesi de bu konu olmuştur. Birçok katılımcı AB’nin referandum sürecinde vermiş olduğu sözleri tutmamış olmasının onun kredibilitesine ciddi anlamda zarar verdiğini ve Türk tarafını hayal kırıklığına uğrattığını dile getirmiştir. Zira dünya üzerinde hukukun üstünlüğü, insan hakları, pacta sunt servanda (ahde vefa) gibi prensipleri öne çıkararak alternatif bir güç bloğu olma iddiasındaki AB, Kıbrıs Türk Toplumu’na verdiği sözleri tutmamıştır. Zaten sınır ihtilaflarını çözmediği halde Rumları üye yaparak Kıbrıs sorununda asimetrik bir denge yaratan AB, Annan sonrası süreçteki tavrı ile de normatif temellerini ciddi anlamda tartışmaya açmıştır. Dahası Kıbrıs sorunu bugün itibariyle Türkiye-AB ilişkilerinde bir ‘Gordion Düğümü’ haline gelmiştir.
AB’nin bir ‘B Planı’ Var mı?
Mevcut konjonktürde görülen odur ki AB ada üzerinde iki lider arasında yürütülen görüşmelere umut bağlamış durumdadır. Peki, müzakereler çöker ve Türkiye, AB süreci ile Kıbrıs konusu arasında karar vermeye zorlanırsa ne olur? Bu soruya cevap veren Avrupa Federalistleri Başkanı ve Avrupa Parlamentosu’nun Kıbrıs sorununu yakından bilen üyesi Andrew Duff kısa, net ama kafa karıştırıcı bir cevap vermiştir: “AB’nin müzakere sürecinin çökmesi durumunda bir B Planı yoktur.” Dolayısıyla, Duff’a göre, adadaki müzakereler çöker ve Türkiye-AB ilişkileri açmaza girerse, AB ne yapacağını bilmemektedir. Konferansta bir konuşma yapan ve Duff’a hitaben açıklamada bulunan TBMM AB Uyum Komisyonu Başkanı ve Eski Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış ise “Türkiye bir tercih yapmaya zorlanırsa şüphesiz KKTC’yi seçecektir. Bugün için sorun güven bunalımıdır. Eğer AB niyetine girmiş olsa bir şekilde Rumları ikna etmeyi başarır ve Kıbrıs konusunda sorunları çözebilir. Nasıl 40 milyonluk Polonya ikna edilmiştir, 600 binlik Rumların vetosunu aşmak da mümkündür” diyerek AB’nin ‘politik niyete’ sahip olmadığını ve dolayısıyla Kıbrıs meselesini çözmek için çaba harcamadığını dile getirmiştir.
Kıbrıs Sorunu ve Türkiye-AB İlişkileri: Gönülsüz Denge
Bugün gelinen noktada Türkiye-AB ilişkileri değerlendirildiğinde Kıbrıs sorununun daha genel bir sorunun parçası olduğunu söylemek yerinde olacaktır. Özellikle Almanya ve Fransa Türkiye’nin tam üyeliğine karşı çıkmakta, açıktan ‘imtiyazlı üyelik’ önermektedirler. Yani tam üyelik yolundaki dengeyi alternatif birliktelikler lehine bozmak istemektedirler. Hatta Fransa bu kapsamda beş müzakere başlığının açılmasını veto etmektedir. Türkiye ise tam üyeliğe alternatif hiçbir oluşumu kabul etmeyeceğini en yetkili ağızlardan her fırsatta tekrarlamaktadır. Dolayısıyla mevcut durumda ilişkilerin geleceğine dair Türkiye’nin vizyonu ile AB’nin lokomotif ülkeleri Almanya ve Fransa’nın vizyonu örtüşmemektedir. Böylece bir gönülsüz denge durumu ortaya çıkmaktadır. Herhangi bir yöne ilerlemeyi zorlaştıran bu statüko durumunda Kıbrıs sorununa ilişkin de yapıcı adımlar atılamamakta, sorun ertelenerek zamana bırakılmaktadır. Ancak bu politika en fazla AB’nin inanırlığına ve normatif gücüne zarar vermekte, AB’nin çifte standartla hareket ettiğine ve ‘söylem-eylem tutarsızlığı’ tuzağına düştüğüne dair algıyı pekiştirmektedir. Nitekim konferansa katılan birçok akademisyenin kanaati de bu yönde oluşmuştur.
Mustafa Kutlay,
USAK AB Araştırmaları Merkezi,
mustafakutlay@gmail.com
[i] Konferans tebliğlerinin tam metni için bkz. Eastern Mediterranean University Center for Strategic Studies, International Conference on Europe and North Cyprus Relations: Perspectives in Political, Economic, and Strategic Issues, (Famagusta: EMU-CSS Publications, 2009).
[ii] Mehmet Ali Talat, Adam: Talat’ın Kıbrısı, Söyleşi: Erdal Güven, (İstanbul: Doğan Kitap, 2009), s. 98.