Türkiye’nin doğuya kaydığı iddialarında cehalet payı olsa da bu tartışmalar daha çok dış merkezlerden içeriye pompalanıyor ve büyük oranda bilinçli, organize bir çalışmanın ürünü. Bu kirli kampanyanın arkasında kimlerin olduğunu daha sonraki yazılarda kaleme almaya çalışacağız. Şimdilik üzerinde durmak istediğimiz nokta ise Türkiye’nin çevresiyle yoğunlaşan ilişkilerinin ne anlama geldiği:
Her şeyden önce Türkiye son dönemlerde sadece Müslüman ülkelerle bir yoğunluk yaşamıyor. Ermenistan, Gürcistan, Sırbistan, Slovakya gibi halkı Hıristiyan diğer bölge ülkeleri ile de diplomasi trafiği inanılmaz bir hızla gelişiyor. Örneğin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Sırbistan gezisi büyük bir başarı hikayesiydi. Bölgemizde Türkiye’ye 'tarihi düşman' olarak bakan ve Türkiye’nin Kosova’nın bağımsızlığını tanıması nedeniyle daha da öfkelenen Sırbistan bu gezide neredeyse stratejik ortağımız oluyordu.
Belgrat’ın dört bir yanı Türk bayraklarıyla donatıldı ve Sırplar Ruslardan sonra ikinci olarak Türklere ayrıcalıklı ülke muamelesi yaptılar.
Özellikle Kosova’dan sonra iki ülkenin bu kadar yakınlaşabileceğini, böylesine önemli anlaşmalara imza koyabileceklerini düşünmek zordu. Fakat oldu, Türkiye-Sırbistan aksı çok uzun bir süre sonra yeniden kurulabildi. Boşnakları “bunlar Türk” diye katleden Sırplar ile Türkler Balkanlar’ın yeniden inşasını konuşabiliyorlar, hatta konuşmanın da ötesine geçebiliyorlar.
Ermenistan’la ilişkilerde Türkiye’nin yoğun gayretlerinden bahsetmeye gerek bile yok. Aynı şekilde Gürcistan ve Bulgaristan ile ilişkilerde sıfır problem hedefi az çok yakalandı. Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi üzerinde çalışmalar sürüyor.
İran ile ilişkiler belki de tarihinin en iyi seviyesine doğru gidiyor. Suriye ile bundan iyisini bu kadar kısa sürede geliştirebileceğimizi tahmin etmek dahi zordu. Irak ile ilişkiler çok daha iyi olabilirdi, ne var ki PKK unsuru ve Irak’ın iç sorunları süreci yavaşlatıyor. Buna rağmen zor da olsa yol alınıyor, işler hal yoluna girmiş durumda.
Rusya ile de fazla mesai yapılıyor. Enerji ve ekonomide iki ülke yakınlaşması kimsenin görmezden gelemeyeceği bir hıza ulaştı. Rusya en büyük ekonomik ortağımız ve Rus gazını ve petrolünü taşıyan boru hatları Türk topraklarında ve denizlerinde hızla yayılıyor.
Kısacası Türkiye sadece Müslüman ülkeler ile ilişkilerini geliştirmenin derdinde değil. Hatta asıl işe yarar işbirlikleri çoğu zaman Müslüman olmayanlarla yapılabiliyor. Müslüman ülkeler iktisadi sorunları ve insan gücündeki aksaklıkları nedeniyle Türkiye’ye ayak uydurmakta zaman zaman zorlanabiliyorlar. Fakat orada da geçmişte görülmedik bir hıza şahit oluyoruz.
Türkiye bölgesine yeniden kök salıyor, coğrafyası ve geçmişi ile barışıyor.
Yaşanan bir açılımdan çok, kendini tanıma ve gizli potansiyelleri keşfedip uygulamaya sokma süreci.... Başka bir deyişle Türkiye çevresine açılarak aslında kendisine açılmış oluyor...
NEDEN İRAN, NEDEN SURİYE?
Bu süreçte İran ve Suriye gibi Batı’nın ‘sakıncalı’ gördüğü ülkeler de var elbette.
Fakat yapacak bir şey yok, Türkiye’nin komşuları bunlar.
Türkiye, Belçika, Almanya ve Fransa ile komşu da bu komşularını bırakıp Suriye’ye veya İran’a yöneliyor değil.
Komşunuz kimse onunla iş yaparsınız. Komşunuz ile iş yapmamanın alternatifi ise savaş yapmaktır. Bunun ortası yoktur. Ya iş yapacaksınız, ya da çatışacaksınız. Çünkü iş yapmazsanız korkularınız büyür, iletişimsizlik derinleşir ve dış aktörler aranızdaki korkuları ve iletişim açığını istismar etmeye başlarlar.
Kısacası Türkiye bölgesinde kim varsa onunla iş yapacak, bunun başka türlüsü mümkün değil.
Kaldı ki Türkiye’nin pek çok Ortadoğu ülkesi ile olan ticareti bazı Batılı ülkelerin dahi gerisinde. Hal böyle iken Fransa’yı veya Almanya’yı Doğu’ya kaymakla suçlamayanlar Türkiye’yi nasıl olur da böyle bir şeyle suçlayabilirler.
Başkası için hak olan Türkiye için nasıl suç olur?
AB RUHU
Aslına bakılırsa Türkiye AB’den veya Batı’dan uzaklaşmıyor, aksine değerleri ve ilişkileri ile Batı’ya daha çok yanaşıyor. Bugün Türkiye-AB ilişkileri geçmişte olmadığı kadar yakındır. Türkiye’nin Batı’ya en çok yaklaştığı an bugündür, 1950’ler veya 1930’lar değil.
Doğrudur, AB’de Almanya ve Fransa gibi bazı ülkelerin anlaşılması güç tavırları Türk insanını ve siyasetçisini yıldırmaya dönüktür ve zaman zaman insanı yormaktadır. Fakat buna rağmen Türkiye hala müzakereleri sürdürmektedir ve AB Türkiye’yi kabul etse Türkiye bugün AB’ye girmeye her açıdan hazırdır.
1990’larda durum böyle değildi. Bazı akademik çalışmalara da konu olduğu üzere 1990’larda Türk siyasetçilerin bir kısmı ağızlarıyla “AB’yi istiyoruz diyorlardı” fakat akıllarından hep “nasıl olsa bizi AB’ye şimdi almayacaklar, korkmam için gerek yok” deyip elleriyle Türkiye’yi AB’nin tersi bir istikamete doğru sürüklüyorlardı. O yılarda AB Yunanistan ve Kıbrıs’ın arkasına saklanıyordu, Türk siyasiler ise AB’nin arkasına saklanıyorlardı. Fakat gerçekte her ikisi de Türkiye’nin tam üyeliğini istememekteydi. Oysa bugün tablo böyle değil, Türkiye AB üyeliğini gerçekten istiyor, istemekle kalmıyor gereğini yerine getiriyor, bir de AB’yi ciddi anlamda zorluyor.
Batı cephesinde Türkiye’nin Batı kurumlarına entegre olma ve küresel siyasetin inşasında rol alma çabaları olanca hızıyla sürüyor. Doğu’da ise Türkiye ilginç bir şekilde AB’den aldığı ilhamla hareket ediyor:
Öncelikle yakın komşuları ve hemen ardından çevre ülkeler ile tıpkı AB’nin yaptığı gibi ekonomik ve toplumsal işbirliğini temel alan bir siyaset izliyor Ankara. Bu politikada ilk aşama sorunların halli ve kalıcı diyalog kanallarının kurulması. Böylece ülkeler birbirlerinden artık korkmamaya başlıyorlar, aralarındaki farklardan çok benzerlikler olduğunu keşfediyorlar. Bu sayede benzerlikler artıyor, farklar azalıyor ve işbirliğinin mümkün olduğu daha kolay anlaşılıyor.
İletişim kanallarının açılmasının ardından işbirliği iklimi oluşuyor ve işbirliği süreçleri başlıyor. Türkiye tüm bu adımlarda önü açan bir kolaylaştırıcı rolünü üstleniyor. Samimi çabaları diğerlerini korkutmuyor, liderden çok kardeş gibi hareket ediyor ve bu sayede sürece daha çok ülke katılıyor.
İletişim ve işbirliğinden sonraki hedef ise her ikisinin de kurumsallaşması. İlişkiler ne kadar entegre hale gelebilirse, ne kadar çok karşılıklı bağımlılık gelişebilirse bölgenin işbirliğine olan mahkumiyeti de o kadar çok artacak.
Böylece gerçek anlamıyla bir bölge oluşmuş olacak.
Bölge ülkeleri bölgesel sorunları görüşme ve çözme kabiliyetlerini de arttırmış olacaklar.
Elbette böyle bir gidişattan ekonomik entegrasyon ummak abartılı bir beklenti olmaz. Ancak Türkiye bu tarz hedefleri ülkeleri korkutacak tarzda dillendirmiyor. “Sorunlarımızı çözelim, zenginleşelim, birlikte hareket edelim” diyor. Bu da çok doğru bir hareket tarzı.
Türkiye geçmişten ve bölge dışı ülkelerin yaklaşımlarından farklı olarak siyasetten başlayıp ticarete ve toplumsal ilişkilere doğru gitmiyor. Aksine aşağıdan yukarıya doğru hareket ediyor. Önce siyasetin ayaklarını koyabileceği sağlam bir zemini oluşturuyor. Bu da aslına bakarsanız tam anlamıyla AB ruhu.
Bu açıdan baktığımız zaman Türkiye ekseni değiştirmek bir yana Doğu’yu da Batı’ya eklemlemeye çalışıyor, küresel sistemdeki en büyük ‘çukur’ bu şekilde dolmaya başlıyor.
Konuşulabilir bir İran, iş yapılabilir bir Suriye ortaya çıkmaya başlıyor.
Böyle bir Türkiye’den korkmak bir yana Batı dünyası bu gidişattan çok mutlu olmalı, hatta bu süreçte Türkiye’ye yardımcı dahi olmalıdır.

USAK Yayınları Sunar... Tüm Seçkin Kitapçılarda