Geçtiğimiz Cuma günü (2 Ekim 2009) İrlanda’da yapılan referandumda İrlanda halkı %67 gibi oldukça yüksek bir oranla Lizbon Antlaşmasına “evet” dedi. Bilindiği gibi İrlanda’da Antlaşma ile ilgili yapılan ilk referandum sonucunda AB bütünleşmesini daha ileriye taşımak isteyenler tam bir hayal kırıklığı yaşamıştı. Zira İrlanda halkı ilk oylamada “hayır” diyerek Antlaşma sürecini sekteye uğratmıştı.
Lizbon Antlaşması AB bütünleşmesi açısından önemli bir ara durak niteliğindedir. 2004’te büyük bir iddia ile hazırlanan AB Anayasasının Fransa ve Hollanda referandumları ile geçerliliğini yitirmesi, AB’yi hem meşruiyet ve kimlik krizine sokmuş hem de kurumsal/siyasi işleyişe ilişkin ciddi bir boşluk oluşmasına sebebiyet vermiştir. Böylece, geçtiğimiz beş yıl boyunca AB içine düştüğü ‘varoluşsal krizi’ aşabilmek için mücadele vermeye başlamıştır. Bilindiği üzere bu boşluktan kurtulma çabasının ilk ürünü Alman Şansölye Angela Merkel’in inisiyatifiyle hayata geçen Lizbon Antlaşması olmuştur. Hukuki açıdan AB Anayasasını ikame edemese ve teknik terimle ‘periyodik revizyon antlaşması’ mahiyetinde olsa da Lizbon Antlaşması AB’nin kurumsal sorunlarının hafifletilmesi ve bütünleşmenin daha ileriye götürülebilmesi açısından oldukça önemlidir.
Bu kapsamda değerlendirildiğinde son İrlanda referandumunun sembolik ve pratik önemini vurgulamak yerinde olacaktır. Ancak bu noktada bir konunun altını da çizmek gerekir. İrlanda referandumu ile birlikte Lizbon Antlaşmasının yürürlüğe girebilmesi açısından sadece önemli bir engel aşılmış oldu. Antlaşma önündeki engellerin tümü halen daha ortadan kalkmış değil. Örneğin, federal bir AB fikrine şiddetle karşı çıkan Çek Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Vaclav Klaus bir diğer önemli engeli oluşturmaktadır. Yine de İrlanda referandumu sonuçları itibariyle önemlidir; zira AB bütünleşmesinin geldiği nokta açısından üzerinde durulması gereken ciddi ipuçları vermektedir.
Küresel Ekonomik Kriz ve AB Bütünleşmesi: Vazgeçmek için çok mu Geç?
Referandumdan çıkartılması gereken birinci ders AB bütünleşmesinin geldiği nokta ile ilgilidir. İrlanda bugüne kadar Birlik ruhuna temelde uygun hareket eden bir ülke olmuştur. Bütünleşmenin temel değerleri ile ulusal çıkarları bütünleştirmeye çalışmış, bu kapsamda ‘daha yakın Avrupa’ fikrine sempatik yaklaşmıştır. Ancak İrlanda halkı, daha önce 2001 yılında Nice Antlaşmasında olduğu gibi Lizbon Antlaşmasına ilişkin ilk referandumda da “hayır” demiştir. Fakat son yapılan referandumda gönünen o ki İrlandalılar AB sürecinden dışlanmanın maliyetiyle yüzleşmek istememişlerdir; çünkü AB bütünleşmesi geldiği nokta itibariyle ‘vazgeçmek için oldukça geç’ bir aşamayı ifade etmektedir. Son küresel finansal krizin yarattığı yıkıcı etkiyi de düşündüğümüzde AB’ye “hayır” demenin İrlanda için nelere mal olabileceği daha sık tartışılan bir unsur olmuştur. Krize karşı tek başına çözüm geliştiremeyen ulus devletler, AB çatısı altında kolektif bir strateji izlemeyi ‘gönülsüz de olsa’ kabul etmek durumunda kalmışlardır. İrlanda referandumu örneğinde düşündüğümüzde denilebilir ki AB bütünleşmesi kendini adeta ‘dayatmıştır.’ İzlanda’nın derin bir ekonomik krizin ertesinde AB üyesi olma ihtimalini tartışması da bu durumun diğer bir örneğini oluşturmaktadır.
Ancak İrlanda’daki referandumun dikkate değer bir diğer sonucu daha bulunmaktadır. AB genelinde referandum süreçleri iyi yönetilememektedir. Kamuoyunun bilgilendirilmesi ve Antlaşmaların içeriğine yönelik anlaşılır, doğru bilgiye kolay ulaşılabilmesi noktasında sıkıntılar yaşanabilmekte ve bu nedenle Avrupa halklarının korkuları üzerinden aşırı siyaset yapan politika anlayışına manevra alanı sağlanabilmektedir. İrlanda örneğinde bizzat Komisyon Başkanı Barroso’nun halkın yanlış bilgilendirildiğine yönelik isyana varan açıklamaları bu kaygıların ne kadar yerinde olduğunun göstergesidir. Bu durumda AB’li liderlerin bu yanlış süreç yönetimi üzerine düşünmesi gerekmektedir. Zira halka rağmen ilerleme düşüncesi artık limitlerine ulaşmış bulunmaktadır. Bütünleşme sürecinin halklar nezdinde daha sağlıklı anlaşılabilmesi ve desteklenebilmesi için en az teknik ve idari konular kadar sistematik bir halkla ilişkiler süreci başlatılmalıdır. Bu kapsamda değerlendirildiğinde İrlanda halkının açtığı bu son kredi iyi değerlendirilmeli ve Çek Cumhuriyetine ilişkin süreç diplomatik kanallar kullanılarak aşamalı biçimde yürütülmelidir.
Lizbon Antlaşması Ne Getiriyor?
Yukarıda da değinildiği üzere Lizbon Antlaşması AB için önemli ara duraklardan bir tanesidir. AB’nin içine düştüğü kurumsal boşluktan kurtulmanın işaretçisi olmasının ötesinde birtakım sembolik anlamlar da içermektedir. Örneğin, dış politika alanında tek seslilik en başta gelen pratik faydalarından biridir. Bilindiği üzere AB dış politika alanında ortak hareket edememekten muzdariptir ve hemen her uluslararası kriz bir anda AB’nin iç krizi haline gelebilmektedir. 2003 yılındaki Irak Savaşı ve 2008 yazındaki Rusya-Gürcistan Savaşı bu durumun en açık göstergeleri olmuştur. Lizbon Antlaşması ile birlikte getirilen AB Dönem Başkanlığı müessesesi bu anlamda önemli bir adım olabilir. Zira maddi anlamda iyi finanse edilmiş bir teknik/kurumsal yapı ile güçlü liderliğin birleşmesi durumunda AB uluslararası sorunların merkezinde daha fazla yer almaya başlayabilir. Ancak böylesi bir atılım için Başkanlık kurumunun büyük bütçelerle çalışması gerekmektedir. Zira küçük bir ekonomik altyapı ile küresel dünyanın devasa sorunlarını göğüslemek mümkün değildir. Dahası ekonomik olarak finansmanı zayıf ve liderlik olarak ‘idare-i maslahatçı’ bir anlayış, AB bürokrasisini daha karmaşık hale getirmekten öte bir anlam taşımayacaktır.
Lizbon Antlaşmasının getirebileceği faydalardan bir diğerinin daha altını çizmek yerinde olacaktır. Antlaşma AB’nin üç sütunlu yapısını tek sütuna indirmekte ve bu sayede bilhassa temel hak ve özgürlükler alanında Amerikanlaşmasının önüne geçebilme ihtimalini doğurmaktadır. Bilindiği üzere 11 Eylül sonrası süreçte AB temel hak ve özgürlükler alanında oldukça radikalleşme eğilimine girmiş, ulusal hükümetler güvenlik tedbirlerini artırırken temel haklar konusunda ‘en küçük ortak paydada’ dahi buluşamamışlardır. Üçüncü sütunda her ülkenin veto hakkına sahip olması konuya ilişkin karar alma süreçlerini bloke etmiştir. Tek sütunlu yapıya geçilmesi durumunda nitelikli oy çoğunluğunun daha sık kullanılacak olması ve bu sayede ulusal vetoların tek belirleyici olmaktan çıkması, temel haklar ve özgürlükler konusunda geleceğe yönelik iyimserliğin de temelini oluşturmaktadır.
Sonuç: Lizbon’dan Sonrası
Sonuç olarak denilebilir ki İrlanda halkının referandumda eşine nadir rastlanır bir oranla “evet” oyu kullanması Anayasal süreci ciddi anlamda rahatlaşmıştır. Ancak bu sonuç hiçbir şekilde sorunların çözüldüğü anlamına gelmemektedir. Zira AB uzunca bir aradan sonra sorunlarıyla yeni yeni yüzleşmeye başlamaktadır. Üstelik bunu finansal krizin ezici ağırlığını omuzlarında hissettiği bir dönemde yapmaya çalışmaktadır. Dolayısıyla İrlanda referandumu AB için rehavete değil, tam tersine daha fazla çabaya kapı aralamalıdır. Lizbon Antlaşması ile açılan yolda sonuç alabilmek için AB liderleri güçlü bir irade ortaya koymalıdır. Bu kapsamda yapılması gereken belki de ilk iş İrlanda referandumunun temel parametrelerini doğru okumak, halkın neye niçin “evet” ya da “hayır” dediğine daha fazla kafa yormak olmalıdır. Son tahlilde bu yapılmadığı takdirde denilebilir ki her yeni referandum yeni sancılara ve AB bütünleşmesinin geleceğine yönelik inancın aşınmasına sebep olabilecektir.