Geçtiğimiz günlerde Martti Ahtisaari, Michel Rocard ve Anthony Giddens gibi dünyaca tanınan, siyaset adamı, bürokrat ve akademisyenin oluşturduğu “Türkiye Üzerine Bağımsız Komisyon” (Independent Commission on Turkey) tarafından kaleme alınan “Avrupa’daki Türkiye: Kısır Döngüyü Kırmak” (Turkey in Europe: Breaking the Vicious Cycle) başlıklı bir rapor yayınlanmıştır. Bilindiği üzere Türkiye-AB ilişkileri uzunca bir süreden beridir durgunluğa girmiş bulunmaktadır ve bu süreç içerisinde hem AB hem de Türkiye tamamen başka gündemleri tartışmıştır. Aslında ilişkilerin şu anda içine girdiği mecra, ilk olarak Aralık 2006 AB Konseyi ile netlik kazanmıştır. Hatırlanacağı üzere, 11 Aralık 2006 tarihinde toplanan AB Genel İşler ve Dış İlişkiler Konseyi, Türkiye’nin Ek Protokol’ü uygulamayışını gerekçe göstererek 8 başlıkta müzakerelerin açılmamasına karar vermişti. 14–15 Aralık 2006 tarihli AB Konseyi’nde ise Genel İşler ve Dış İlişkiler Konseyince alınan karar aynen onaylanmış, müzakerelerin akıbeti Kıbrıs sorununa ilişkin 2009 yılı sonuna kadar alınacak karara bağlanmıştı.
Şüphesiz ki ilişkilerin Kıbrıs sorunu gerekçe gösterilerek “uyutulmaya bırakılmasının” arka planında önemli yapısal sorunlar bulunmaktadır. Bu sorunlar, özellikle AB tarafından kaynaklanan kimlik krizi, kurumsal ve yasal sorunlar, son genişleme dalgasının yarattığı “hazmetme zorlukları” ve son olarak tüm dünyayı olduğu gibi AB’yi de oldukça derinden etkileyen finansal kriz olarak ön plana çıkmaktadır. Ancak gelinen noktada Kıbrıs sorunu AB tarafından sıkça dillendirilen ve diğer sorunları ikinci planda tutmaya yarayan bir gerekçe olarak kullandığı için AB Konseyi’nin bu kış alacağı Kıbrıs eksenli kararlar ilişkilerin bundan sonraki seyri açısından önemli hale gelmiştir.
Bu açıdan bakıldığında “Bağımsız Komisyon”un raporunun zamanlaması ve içeriğinin önemli olduğunu söylemek mümkündür. Zira önümüzdeki dönemde 27 Eylül’de Almanya’da genel seçimler yapılacak, Ekim ayında AB Komisyonu Türkiye İlerleme Raporunu yayınlayacak ve takip eden süreçte Avrupalı liderlerin Türkiye ile ilgili düşünceleri şekillenmeye (ve yeniden şekillenmeye) başlayacaktır. Bu dönemde Avrupalı kanaat önderlerinin “Bağımsız Komisyon”un çalışmasına benzer raporlar ile kamuoyunu ve siyasi karar alıcıları hem bilgilendirmesi hem de yönlendirmesi hayati önemde olacaktır.
Raporun İçeriğinde Neler Var?
Bağımsız Komisyon”un çalışması da bu kapsamda AB’li liderleri ve Türk muhataplarını yönlendirmek için kaleme alınmıştır. 2004 yılında yayınlanan ve Türkiye’nin AB üyeliğine ilişkin riskleri ve fırsatları tartışan ilk raporun devamı niteliğinde olan çalışma sekiz bölüm, giriş ve sonuç bölümlerinden oluşmaktadır. İlk olarak durum tespiti yaparak analize başlayan rapor, ilişkilerin “kısır bir döngüye” girdiğini ve bu durumdan her iki tarafın da sorumlu olduğunu vurgulamaktadır. Ancak asıl sorunun kimi AB’li liderlerin Türkiye’ye karşı değişen tavrından kaynaklandığını belirten çalışma, Türk kamuoyunda “ne yaparsak yapalım bizi AB’ye tam üye yapmayacaklar” algısının pekiştiğine ve bu algının sonunda Türkiye’deki reform sürecinin yavaşladığına vurgu yapmaktadır. Reform sürecini yavaşlatan Türkiye’nin, AB tarafından daha fazla eleştirilmesi de içine girilen “kısır döngüyü” derinleştirmektedir. Bu sorunun aşılması için bir perspektif geliştirme çabasındaki rapor, Türkiye-AB ilişkilerine dair duruşunu da daha ilk satırlarda ortaya koymaktadır. Türkiye’ye “imtiyazlı ortaklık” teklifinde bulunan liderlerin görüşlerine karşı çıkarak, tek alternatifin tam üyelik olduğunu ve AB’li liderlerin daha önce verdikleri sözlere ve hukuki anlaşmalara sadakat göstermeleri gerektiğini net olarak vurgulamaktadır. Konuya ilişkin raporda şu ifadeler yer almaktadır;
“Türkiye Üzerine Bağımsız Komisyon o görüştedir ki AB kredibilitesini (güvenilirliğini) koruyabilmek için verdiği kararların ve taahhütlerin arkasında kararlı bir şekilde durmalıdır. Avrupalı liderler Avrupalıların kısmen sorumlu olduğu nedenlerden dolayı gittikleri tavır değişikliği sonucunda oluşan kısır döngüyü kırabilmelidirler...[Zira] 2004’te Avrupa Konseyi’nin de belirttiği üzere müzakerelerin amacı katılımdır, başka hiçbir alternatif değil...”
Rapor geri kalan kısmında bu ana mesaj ve tema etrafında Türkiye’deki 2006–2009 döneminde yaşanan gelişmeleri, “Türkiye’nin reformlar konusunda kaçırdığı fırsatlar”, “Kıbrıs’ta yeni bir aciliyet”, “Kürt sorunu”, “Türkiye ve bölgesi”, “Türkiye’nin Ermenistan açılımı”, “İslam ve seküler Türk devleti” ve “Ekonomik dayanıklılık” başlıkları altında analiz etmektedir.
Bilindiği gibi Türkiye’de 2006–2009 döneminde demokratik reformlar görece yavaşlamaya başlamış, iç siyasi gelişmeler AB uyum sürecini ikinci plana itmiştir. Türkiye’nin bu dönemde yaşadığı türbülansa değinen rapor, AK Parti’nin reformlarda yavaşlamasının iç çalkantılardan önce başladığına dikkat çekmiş, 2009 yılında yeni bir Ulusal Program yayınlanmış olmasını ve AB’den sorumlu Devlet Bakanı ve Baş Müzakereci atanmasını yeni bir başlangıç olması açısından bir fırsat olarak değerlendirmiştir. Kapsamlı bir reform sürecinin başlaması ve reformların kurumsallaşması için ise Yeni bir Anayasa’nın gerekliliği olmazsa olmaz bir şart olarak dile getirilmiştir.
Raporda ilgi çeken ikinci konu ise Kıbrıs sorunudur. 2009 yılının hem Kıbrıs sorununa hem de Türkiye-AB sürecine ilişkin belirleyici bir yıl olduğunu vurgulayan Komisyon, Kıbrıs’ta devam eden görüşmelerin “son şans” olabileceğini ve “Kıbrıs sorunu nedeni ile Türkiye-AB sürecinin raydan çıkmasına müsaade edilmemesi gerektiğini” dile getirmiştir. Kıbrıs’ta muhtemel bir birleşmenin tüm tarafların kazancına olacağını vurgulayan çalışma, AB’nin süreçte daha aktif yer alması gerektiğini “teorik olarak Kuzey Kıbrıs AB müktesebatının bir parçasıdır, ancak AB hukuku Adanın kuzeyinde dondurulmuş durumdadır. Avrupa Toplulukları Adalet Divanı ise Güney Kıbrıs mahkemelerin Adanın kuzeyi ile ilgili kararlarının AB genelinde geçerli olacağını dile getirmiştir... AB mevcut durumun saçma (absürd) ve adaletsiz yönleri üzerinde sorumluluk almalıdır” diyerek dile getirmiştir.
Çalışmada yer alan üçüncü önemli konu ise Türk dış politikasındaki dönüşümle ilgilidir. Türkiye’nin son dönemde değişen dış politika anlayışına ve politik aktivizmine takdirle yaklaşan “Bağımsız Komisyon”, uzun uzun Türkiye’nin komşularıyla artan diyalogunu, barış süreçlerinde oynadığı aktif rolü ve uluslararası kuruluşlarla bütünleşme çabasını anlattıktan sonra bütün bunların AB sürecini güçlendirdiğini ve Türkiye’nin AB için önemli bir fırsat haline geldiğini söylemektedir. Bu nokta oldukça önemlidir; zira son dönemde kimi araştırmacılar Türkiye’nin dış politikada Batıdan uzaklaştığını ve “İslamcı” bir çehre kazandığını iddia etmişlerdir. Raporda ise Türkiye’nin amacının bölgesel ve küresel barışa hizmet olduğunun ve bu hedefte AB’nin Türkiye için temel eksen olmaya devam ettiğinin altı çizilmiştir.
Gerçekten de Türkiye’nin son dönemde bölgesindeki nüfuzunu artırma çabasında bir “sapma” yahut “sıra dışılık” aramak doğru bir yaklaşım değildir. Türkiye ulusal güç unsurlarını etkin bir şekilde kullanarak bölgesinde bir huzur ve barış ortamı yaratmak, bu sayede ekonomik ve sosyal potansiyelini hayata geçirmek istemektedir. Kaldı ki bu amacın, Türkiye’nin istikrarsız sınırlara komşu olduğu gerekçesi ile AB üyesi olmaması gerektiğini iddia eden kesimlerce de makul karşılanması gerekir. En nihayetinde komşuları ile sorunlarını çözmek ve yakın kara ve deniz havzasında istikrara katkı sağlamak Türkiye’yi AB’ye daha fazla yaklaştıracaktır. Daha da önemlisi AB bu süreçten dolaylı kanallarla en fazla fayda sağlayacak taraflardan biri olacaktır. Dış politika kapsamında Türkiye-Ermenistan ilişkilerine özel bir bölüm ayıran “Bağımsız Komisyon” olumlu gelişmeleri takdirle karşılamakta, her iki tarafı ilişkilerin normalleştirilmesi konusunda desteklemektedir. İki ülkenin sorunların çözümünde temel aktörler olduğunu dikkate alan çalışma, diğer ülke Parlamentolarının “soykırıma ilişkin” aldıkları kararların “ters teptiğini ve bu tarz hareketlerden kaçınılması gerektiğini” dile getirmektedir.
Ayrıca raporda ayrı başlıklar altında ele alınan iki bölüm daha bulunmaktadır. Bunlardan birincisi Kürt sorununa, diğeri ise Türk ekonomisinin durumuna ilişkin bölümdür. Kürt sorununda Hükümetin mesafe kat ettiğini ancak daha yapılması gereken şeylerin olduğunu belirten çalışma, Gayr-i Müslim azınlıkların durumları ile ilgili iyileştirmelerin devam etmesi gerektiğini belirtmiştir. Türkiye ekonomisi ile ilgili olarak olumlu gelişmeleri ön plana çıkarma eğiliminde olan rapor son 7 yıllık dönemde, AB sürecinin de etkisiyle, ekonominin sağlam bir noktaya geldiğini ve özellikle bankacılık kesiminin krizden sınırlı etkilendiğini dile getirmektedir. Ancak ekonomideki son dönem gelişmelerine yeterince yer vermediği anlaşılan raporun Türk ekonomisindeki yapısal sorunları kısmen arka plana ittiğini ve bundan sonraki süreçle ilgili suskun kaldığını söylemek yanlış olmayacaktır.
Sonuç olarak...
Özetlemek gerekirse, “Türkiye Üzerine Bağımsız Komisyon”un “Avrupa’daki Türkiye: Kısır Döngüyü Kırmak” isimli raporu, konuya dengeli yaklaşımı, zamanlaması ve üslubu ile olumlu bir çalışma olarak değerlendirilebilir. Bir rapor hacmini aşmamak için kimi konuların yeterince derinleştirilememesi ve kimi noktalarda kısmen muğlâk bir yaklaşım sergilenmesi istisna tutulursa, çalışmada son dönem Türkiye-AB ilişkileri, her iki tarafın da hakkı teslim edilerek, analiz edilmiştir. Ancak Kıbrıs konusunda bir noktaya olan vurgunun eksik kaldığını belirtmek yerinde olacaktır. Rapor Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin bundan sonraki süreçte tüm taraflara eşit sorumluluk yükleme eğilimindedir. Oysa AB, 2004 yılında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni Adanın tümünün “hukuki temsilcisi” sıfatıyla AB üyesi yaparak Kıbrıs sorununda taraf haline gelmiştir. Ayrıca Annan Planı’nı desteklemesi halinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne yönelik birtakım açılımlarda bulunacağını taahhüt etmiştir. Ancak aradan uzunca bir süre geçmesine rağmen bu vaatler yerine getirilmemiş, daha da ötesi Kıbrıs sorunu Türkiye-AB ilişkilerini ciddi anlamda bloke eden bir unsur olarak temel gündem maddesi haline gelmiştir.
Ada üzerindeki mevcut güç asimetrisi devam ettiği müddetçe Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin hakkaniyete uygun bir çözüme yanaşması için de zorlayıcı bir gerekçe bulunmamaktadır. Dolayısıyla bundan sonraki süreçte müzakerelerin rayına oturması ve tam üyelikle sonuçlanacak verimli bir döngüye girilmesi sadece Türk tarafının uhdesi ve kapasitesi dâhilinde bir konu olmaktan çıkmış bulunmaktadır. AB’nin de Kıbrıs sorununa ilişkin tavrını değiştirmesi ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne karşı daha uzlaşmacı bir tavır takınması konusunda alternatif ikna ve hatta baskı mekanizmalarını devreye sokması gerekmektedir.
Konunun bu boyutu saklı kalmak şartıyla raporun ana mesajının iyi okunması, Türkiye-AB sürecinde kritik bir dönemece girileceği önümüzdeki dönemde, ilişkilerin olumlu bir noktaya evrilmesi için oldukça önemlidir. Özellikle Türkiye ile ilgili taahhütlerini unutma eğiliminde olan AB’li liderlerin “Bağımsız Komisyon”un mesajını iyi okumaları her iki tarafın da kazançlı çıkacağı bir atmosfer yaratabilir. Zira raporda da vurgulandığı üzere “müzakere sürecinin sonucunu ve hedeflenen amaca ulaşılıp ulaşılamayacağını kimse tahmin edemez. Ancak, Türkiye’ye adil biçimde bir şans tanınması AB’nin inanılırlığı açısından önemlidir, kendi çıkarlarına uygundur ve bütün aday ülkelere borçlu olduğu adaletin de gereğidir.”
Mustafa Kutlay
USAK AB Araştırmaları Merkezi
mustafakutlay@gmail.com
9 Eylül 2009 Çarşamba