2009 Haziran ayında gerçekleştirilen Avrupa Parlamentosu seçimleri, Avrupa Birliği’nin geleceği ve Türkiye’nin üyelik perspektifine ilişkin birçok soru işareti ile birlikte geride kaldı. Seçim kampanyası sürecinde Türkiye karşıtlığının bir siyasi araç olarak kullanıldığı ülkelerin başında gelen Fransa geçtiğimiz hafta önemli bir gelişmeye sahne oldu. Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy tarafından gerçekleştirilen kapsamlı kabine değişikliği çerçevesinde, Türkiye’nin AB üyeliğine verdiği destek ile bilinen ve geçtiğimiz yıl Fransa’nın Türkiye özel temsilciliğini yürütmüş olan Pierre Lellouche, Avrupa İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanlığı’na atandı. Fransa’da büyük yankı uyandıran ve bilhassa aşırı sağ partilerin eleştiri oklarını Sarkozy’e çevirmelerine neden olan bu karar Türkiye cephesinde ise temkinli karşılandı.
Türkiye’nin yakından tanıdığı bir isim olan Pierre Lellouche’un Avrupa Birliği’ni ilgilendiren konuların tartışıldığı ve politikaların üretildiği bir konuma atanmış olması esasen önemli bir adım olarak yorumlanabilir. Bu tercih aynı zamanda Fransa’da Türkiye’nin önemsendiğinin bir işareti olarak da algılanabilir. Türkiye, gerek Avrupa ile sahip olduğu derin tarihsel ilişkiler gerekse önemli stratejik konumu itibariyle Fransa’nın göz ardı edebileceği bir ülke değildir. Ancak şunu da unutmamakta fayda bulunmaktadır. Seçim süreçlerini başarıyla tamamlayan Sarkozy’nin önünde kısa vadede Türkiye kartını rahatlıkla kullanabileceği siyasi bir süreç bulunmamaktadır. Avrupa Parlamentosu seçimleri Sarkozy’nin beklentileri doğrultusunda sonuçlanmıştır ve 2012 yılında gerçekleştirilmesi planlanan Cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar Sarkozy’nin Türkiye karşıtlığında ön plana çıkmasını gerektirecek önemli bir seçim takvimi bulunmamaktadır. Bu nedenle Sarkozy’nin Türkiye’den beklentilerini (siyasi, ekonomik, dış politika) elde edebilmek adına Bay Lellouche gibi bir ‘Truva Atına’ ihtiyaç duyması ihtimal dahilindedir.
Sarkozy’nin Türkiye karşıtı propagandalarından ödün vermesini kolaylaştıracak bir diğer husus da Fransa’nın AB içerisinde görüş birliğine vardığı birtakım ülkelerin de bu rolü üstlenmeye hazır olmalarıdır. Önümüzdeki dönem içerisinde Türkiye-AB müzakerelerini kilitleyebilecek Güney Kıbrıs gibi bir aktör mevcut iken Sarkozy’nin arka planda kalarak kendisine yöneltilen “Türkiye karşıtlığı, yabancı düşmanlığı, ırkçı ve faşizan söylem” eleştirilerinden bir nebze kurtulmak; aynı zamanda Atlantik ötesi işbirliğinde bir sorun ile karşılaşmamak için böyle bir yolu tercih etmesi kuvvetle muhtemeldir. Bush döneminin ötekileştirici, dışlayıcı ve düşman üreten anlayışının tam tersine Obama dönemi kucaklayıcı, dost üreten ve uzlaşıya açık bir dış politika izlemektedir. ABD’nin bu politik dönüşümünün bir ölçüde de olsa Avrupa’ya yansıması kaçınılmaz görünmektedir. Siyasi arenada boy gösterdiği günden bu yana yabancılara ve Müslümanlara karşı sert politik söylemlere sahip olan Sarkozy’nin belirli ölçüde de olsa “Obamaizm”den etkilenmemesi mümkün değildir. Bu doğrultuda Sarkozy, Türkiye’ye karşı söylemlerinde bir değişikliğe gitmese bile daha az konuşarak ya da susmayı tercih ederek bu süreci minimum hasarla atlatmak isteyecektir.
Sonuç olarak, Türkiye-Fransa ilişkilerinin zorlu bir dönemden geçtiği günümüzde atılan bu adımın, Fransa gibi bir ülkenin dış politikasında ciddi bir kırılmaya neden olacağını düşünmek gerçekçi olmayacak, vizyoner bir bakış açısı sağlamayacaktır. Bu noktada yapılması gereken, Fransa tarafından sunulan bu diplomatik jesti objektif ve temkinli bir biçimde karşılamak ve Türkiye’nin AB’ye tam üyelik hedefi doğrultusunda bilhassa lobicilik faaliyetleri çerçevesinde etkin bir biçimde değerlendirmektir.
Doç Dr. Mehmet Özcan
USAK AB Araştırmaları Merkezi Başkanı