Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu Yayınıdır.  
ANASAYFA

|

ENGLISH

|

ANASAYFA YAP

|

REKLAM

3 Eylül 2010, Cuma

 
  Usak Gündem
  Bölgeler

Ücretsiz Tam Metin Uluslararası Hukuk ve Politika Dergisi

Ücretsiz Tam Metin Orta Asya ve Kafkasya Araştırmaları Dergisi

Küresel Finansal Kriz: Kapitalizmin Krizi mi, Kapitalist Sistem İçinde bir Kriz mi?
  Yorum Yap (0) Yazdır Arkadaşına Gönder
Mustafa Kutlay
26 Haziran 2009, Cuma
mkutlay@usak.org.tr

Dünya Bankası, “Küresel Kalkınma Finansmanı: Küresel İyileşmenin Haritası” başlıklı son raporunda önümüzdeki dönem için karamsar bir tablo çizdi. Rapora göre 2007 yılında 1,2 trilyon dolarla zirvesine ulaşan gelişmekte olan ülkelere olan net sermaye girişi, 2008 yılında 707 milyar dolara geriledi. 2009 yılında ise bu rakamın çok daha düşük seviyelere, 363 milyar dolara, gerileyeceği tahmin ediliyor. Yine aynı rapora göre, gelişmekte olan ülkelerin 2009 yılında sadece %1,2 büyüyeceği tahmin ediliyor (bu oran 2007’de %8,1, 2008’de %5,9’du). Eğer Çin ve Hindistan tahmin dışında bırakılırsa, 2009 büyüme oranı gelişmekte olan ülkeler için -%1,6 olarak ortaya çıkıyor. Küresel ekonominin toplamda ise 2009 yılında %2,9 küçülmesi bekleniyor.  

Son raporla birlikte kapitalizmin kadim tartışmalarından birine de bir şekilde geri dönülmüş oldu. Bilindiği üzere, finansal ve ekonomik krizler kapitalizmin tarihi boyunca üzerinde en fazla mesai harcanan konulardan biri olagelmiştir. Kimi araştırmacılar kapitalizmin tarihi boyunca defalarca yaşanan krizlere bakarak, kapitalist sistemin “krize meyyal” hatta “krizlerden malul” bir sistem olduğunu iddia ederken, bir diğer grup da doğrudan ya da dolaylı bir biçimde bu anlayışa karşı çıkmış, daha çok “kapitalist sistemin krizden arındırılması nasıl mümkün olabilir?” sorusu üzerine yoğunlaşmıştır. Hatta denilebilir ki, değişik dönemlerde ve değişik adlar altında kapitalizm-ekonomik kriz ilişkisi üzerine yapılan her tartışma yukarıda resmedilen iki ana eksen etrafında şekillenmiştir.

Esasında bir kriz hiçbir zaman kendisini sadece ‘objektif bir gerçeklik’ olarak dayatmaz. Yani, her ne kadar işsizlik rakamları, büyüme oranları ya da ticaret hacmi gibi birtakım somut ekonomik göstergeler referans alınarak işlerin yolunda gitmediği çıkarımı yapılabilirse de, bir krizin ‘kriz’ olduğunun anlaşıldığı kritik eşik, o güne kadar tesis edilegelmiş kontrol mekanizmalarının ve işleri yönetme biçiminin (yani alışılmış yöntemlerin) sorunları çözemediği noktadır. Bir başka deyişle kriz kelimesinde somutlaşan, esasında, yerleşik problem çözme yöntemlerinin işe yaramaması durumudur. Hatta böylesi durumlarda (krizlerin doğasına göre) eski ‘sorun çözme mekanizmaları’ problemleri daha da içinden çıkılmaz hale getirebilir. Krizin ekonomik alandan taşıp, sosyal ve politik maliyetler doğurmaya başlaması ise yeni bir yaklaşımın ve anlayışın gerekliliğinin kendisini tamamen hissettirmeye başladığı andır, denilebilir.

Bir ‘Krizden’ Bahsetmek Mümkün mü?

İçinden geçtiğimiz süreç, yukarıdaki tanım dikkate alınarak analiz edilecek olursa, gelinen noktada gerçek bir ‘krizden’ bahsetmek mümkün gözükmektedir. Bu çıkarımı bilhassa 1980’lerden bugüne kadar hâkim anlayışın felsefi/söylem boyutuyla geçirdiği değişime bakarak incelemek yerinde olacaktır. Bilindiği üzere 1980’lerin başından itibaren hakim paradigma neoliberalizm üzerine kurulmuştu. Neoliberal söyleme göre ise “en iyi devlet, ekonomiye en az müdahale eden devlet” idi. Bir başka deyişle, devletin ekonomiden mümkün olduğu kadar el çektiği ve ekonominin kendi iç dinamiklerini (arz-talep dengesi) hayata geçirmesine imkân tanıdığı bir ortamda zenginleşmenin mümkün olduğuna duyulan inanç, bu dönemin hâkim atmosferini oluşturmuştu. Yine aynı anlayışın uzantısı olarak finansal piyasalara giderek artan bir serbestlik tanınmış, finansal sermayenin az verimli bölgelerden çok verimli bölgelere ‘herhangi bir engelle karşılaşmadan’ hareket etmesi sağlanırsa bölgesel kalkınma problemlerine daha kolay çözüm bulunabileceği ve hızlı büyümenin sağlanabileceği sıkılıkla dile getirilen argümanlar olmuştu. Finansal sermayenin hızla liberalleştiği bir ortamda ise finansal kesim-reel sektör bağlantısı kopmaya başlamış, Keynezyen dönemde reel sektöre bağlı ve ancak onun sayesinde var olabilen finansal kesim, teknolojinin gelişmesi ve her gün yeni finansal enstrümanların piyasaya sürülmesinin de katkısı ile kendi başına yüksek karlar elde edilen ‘bağımsız bir alan’ olarak ortaya çıkmıştı. Paul Krugman’ın tabiri ile neoliberal dönem bankacılığın ‘heyecan verici’ bir alan haline gelişine tanıklık etmişti. Bütün bu dönüşümün temelinde yatan mantık ise sermaye piyasalarının mümkün olduğunca serbestleştirilmesi ve devletin düzenleyici mekanizmalarının gevşetilmesiydi. Finans piyasaları ve finansal kurumlar toplumsal açıdan kalkınmayı sağlamak, bireysel açıdan zenginlik ve kariyer elde etmek için en gözde adresler haline gelmişti. Hatta toplumsal ve siyasal olayların borsa hareketlerine etkilerini yakından takip etmek insanların gündelik uğraşları arasında önemli bir yer tutmaya başlamıştı.

Son küresel finansal kriz ile birlikte gelinen noktada, yukarıda ana hatları ile resmedilen felsefenin ciddi kırılmalara uğradığı görülmektedir. Zira ‘yapısal uyum programları’ ile ekonomik liberalleşme yolunda önemli dönüştürücü rol oynayan (başta IMF olmak üzere) uluslararası finansal kuruluşlar, devlet harcamalarının artırılması ve finansal piyasaların düzenlenmesi yönünde teşvik edici açıklamalar yapmaya başlamıştır. Yine aynı şekilde devletin ekonomiye müdahalesi de oldukça kapsamlı ve belirleyici bir şekilde hissedilmeye başlanmıştır. Uzunca bir dönemdir ekonomiye müdahale etmemesi yönünde teşvik edilen devletler, başta ABD ve AB üyesi ülkeler olmak üzere tüm dünyada trilyonlarca dolarlık kurtarma planlarını hayata geçirmişlerdir. Serbest piyasanın ikonlarından olan “General Motors” şirketinin son devlet yardımlarından sonra “Government Motors” olarak anılmaya başlanması son otuz yılda tesis edilmiş problem çözme mekanizmalarının ‘krizde’ olduğunun önemli bir göstergesi haline gelmiştir. Daha da önemlisi finansal sektöre ve finans piyasalarına duyulan güven hiç olmadığı kadar sarsılmıştır. Finansal kurumların tepe yöneticilerinin karıştıkları yolsuzluklar, başvurdukları kanun dışı para kazanma yöntemleri ve milyarlarca dolarlık kişisel servetleri finans-kapitalin bu denli özgürleştirilmesinin ve kendi işleyişine bırakılmasının “kimin için?”, “kimin faydasına?” olduğu sorularını gündeme getirmiştir. Örneğin, 10 milyar dolarlık hükümet yardımı alan Goldman Sachs’ın kendi yöneticilerine 12 milyar dolardan daha fazla borçlu olduğunun ortaya çıkması ve Bernard Madoff isimli spekülatörün yıllar boyunca mudilerini 50 milyar dolardan daha fazla borçlandırması sistemin işleyişine duyulan güveni daha da fazla sarsmıştır. Bu tarz örnekleri daha da artırmak zor değildir.  

Kapitalizmin Krizi mi, Kapitalist Sistem İçinde bir Kriz mi?’

Özetle içinden geçtiğimiz süreçte kriz, kendisini sadece Dünya Bankası’nın son raporunda da altı çizildiği gibi objektif rakamlarla ortaya koymuş değildir. Asıl önemli nokta, mevcut durumda son otuz yılda alışageldiğimiz sorun çözme mekanizmalarının ve bu mekanizmalara dayanak olan felsefi/söylem boyutunun ciddi bir sarsıntı içerisine girmiş olmasıdır. Zira son tahlilde tekrar edilecek olursa, bir krizin asıl ortaya çıktığı nokta o güne kadar tesis edilegelmiş kontrol mekanizmalarının ve işleri yönetme biçiminin (yani alışılmış yöntemlerin) sorunları çözemediği noktadır. Bu perspektiften bakıldığında dünya ekonomisinin bir krizle karşı karşıya olduğu söylenebilir; ancak bu durum, kapitalizmin sonunun geldiğini ilan eden açıklamaların tereddütsüz haklı olduğunu da göstermemektedir. Unutulmamalıdır ki, Viktorya döneminde yaşayan bir İngiliz’e John Maynard Keynes’ten bahsedilse idi, kapitalizmin 1945–1970 arasındaki dönemde alacağı şekli tasavvur etmesi hiç şüphe yok ki mümkün olmayacaktı. Dolayısıyla hâlihazırdaki krizin ‘kapitalizmin krizi mi, yoksa kapitalist sistem içinde bir kriz mi’ olduğu noktasında karar vermek henüz mümkün gözükmemektedir.  

 

Mustafa Kutlay
mkutlay@usak.org.tr

AB Araştırmaları Merkezi    

 

Mustafa Kutlay
26 Haziran 2009, Cuma
 

Yazdır

Yazarın Tüm Yazıları İçin Tıklayın

 Kullanıcı Yorumları (0)

YORUM YAP

bu köşe yazısı için henüz yorum yapılmamış.

yorum yapmak için tıklayın.

 Yorum
Güvenlik Kodu:
Güvenlik Kodu:
Adınız:
Yorumunuz:
 
   Yazarın Son 10 Yazısı
Türkiye’nin İhmal Ettiği Eksen: AB–ABD İlişkileri Nereye Gidiyor?
Avrupa’nın Borç Krizinin Çarpıcı Boyutları: AB’de Kim, Kime, Ne Kadar Borçlu?
İngiltere Başbakanının Türkiye Ziyareti ve Marjinalleşen AB
AB’nin ‘En Yetkili İsimlerinin’ Türkiye Ziyaretinin Analizi
AB Perspektifinden İsrail’in ‘Mavi Marmara Baskını’
Çağdaş bir ‘Potemkin Hikâyesi’: Yunanistan’ın Borç Krizi
Yunanistan’ın Krizi AB’nin Başarısızlığı mıdır?
KKTC’de Seçim Sonuçları Neyi Değiştirir?
Merkel’in ‘İmtiyazlı Ortaklık’ Önerisi Ne Anlama Geliyor?
‘Zor Durumdaki Komşu’: İflasın Eşiğindeki Yunanistan Ekonomisi
 Tüm liste için lütfen tıklayın
Haber Kategorileri
Türkiye Amerika Avrupa Orta Doğu Orta Asya Kafkasya Bodrum Holidays Balkanlar Dünya Asya-Pasifik Afrika Ekonomi Bilim Teknoloji

Copyright 2009 Usak Stratejik Gündem
Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu

Mebusevleri Mah. Ayten Sok. No:21 Tandoğan/Ankara
Tel: 0 312 212 28 86  Faks: 0 312 212 25 84

Sitemiz
Anadolu Ajansı
Abonesidir