Almanya’nın Avrupa bütünleşmesi içerisindeki yeri ve rolü en başından beri hayati öneme sahip bir konu olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde uzun müzakereler, tartışmalar ve deneme yanılma yöntemleri neticesinde mecrasını bulan Avrupa bütünleşmesi aynı zamanda ‘Almanya sorununu’ çözme projesidir de. Bir taraftan Almanya’nın yeniden güçlenip ‘geleneksel reflekslerine’ geri dönmesini istemeyen başta Fransa olmak üzere kimi Avrupalı devletler, diğer taraftan da hızla artan Sovyet baskısını göğüsleyebilmesi için ‘silahlanma’ meselesini ve ‘iktisadi kalkınma’ sorununu çözüme kavuşturma yollarını aramışlardır. Dönemin hegemonu ABD ise bir taraftan Avrupa kıtasını kapitalist sisteme yeniden entegre etmenin hesaplarını yaparken diğer taraftan da kurmayı tasarladığı ‘yeni dünya düzeninde’ Almanya’nın bir istikrarsızlık unsuru olmasının önüne geçecek ekonomik, siyasi ve askeri vasatları oluşturma çabasına girmiştir.
En nihayetinde, ABD liderliğinde, Almanya sorunu iki kanaldan çözüme bağlanmıştır. Bunlardan birincisi olan ekonomik kalkınma ve kapitalizme entegrasyon meselesi Avrupa bütünleşmesi ile aşılabilmiştir. Burada altı çizilmesi gereken nokta ABD’nin ekonomik kalkınma sorununu kıtanın kendi dinamiklerine havale etmesi ve ‘iç kalkınma meselesi’ olarak Batı Avrupa’nın yerel bütünleşme mekanizmalarını geliştirmesinin önünü açmış olmasıdır. Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu ile başlayan ve Avrupa Ekonomik Topluluğu ile 1958 yılında olgunlaşan bu süreç yukarıda zikredilen dinamiğin sonucu olmuştur.
Almanya sorununun ikinci kanalını oluşturan ‘silahlanma’ konusunda ise ABD daha farklı bir yol izlemiştir. Fransa’nın önerdiği Avrupa Savunma Topluluğu projesini desteklemeyen ABD, Almanya’yı NATO’ya entegre ederek güvenliğinin sağlanmasını temin etmiştir. Yani güvenlik sorununu kendi kontrol mekanizmaları ile aşmıştır.
Tüm bu süreçte Şansölye ve Dışişleri Bakanı olarak Konrad Adaneur’un oynadığı rol hayati öneme sahiptir. Esasında Adenauer’un sergilediği tutum o zaman için pek idrak edilemese de Avrupa bütünleşmesinin sağlam temellerinin atılmasına çok önemli katkılar sağlamıştır. Şüphesiz ki şartların da kısıtlaması ile Adenauer, siyasi sermayesini Avrupa bütünleşmesinin geleceğine yatırmış ve uyumlu bir tavır takınmıştır. Başta Fransa olmak üzere bütünleşmede yer alacak diğer ülkelere sırt çevirmemiş olmasıyla bugünkü adıyla Avrupa Birliği ilk önemli dönemecini sağ salim geride bırakmıştır.
Şüphesiz ki Almanya’nın Soğuk Savaş boyunca oynadığı birçok kritik rol olmuştur. Burada yer darlığından dolayı anlatılması mümkün olmayan bu olaylar içerisinde en önemli olanı ise İki Almanya’nın birleşmesi sırasında Helmut Kohl liderliğinde takınılan tavırdır. Bilindiği üzere birleşme sırasında Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand dâhil birçok devlet adamı, birleşme sonrasında ortaya çıkacak olan kuvvetli Almanya’nın Avrupa bütünleşmesine karşı takınacağı tavırdan şüphe duymuştur. Bu bağlamda üzerine odaklanılan en temel nokta ‘eğer Almanya Avrupa fikrine sırt çevirirse ve ‘kendi yoluna’ gitmeyi tercih ederse, kıtanın geleceği nasıl olur?’ sorusu olmuştur. Bu noktada bugün için oldukça önemli olan iki konunun altını çizmek gerekir. İlk olarak Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand Almanya’yı kontrol etmenin yöntemi olarak Avrupa bütünleşmesinin daha ileriye götürülmesini görmüş ve bu yönde yoğun çabalar harcamıştır. Diğeri ise Helmut Kohl Almanya’nın geleceği için en iyi yatırımın Avrupa’nın içerisinde kalmak olacağının bilinci ile basiretli bir vizyon ortaya koyabilmiştir. Yani Fransız ve Alman liderler Almanya’nın birleşmesi ve sonraki dönemde Avrupa bütünleşmesinin ileriye götürülmesi için irade ortaya koyabilmiş ve bir bakıma dönemin şartlarını aşabilen inisiyatif sergilemişlerdir. Fransa-Almanya ittifakının Maastricht ile başlayan ve bir dizi reform anlaşması ile devam eden süreçte AB’nin kurumsal dönüşümünü nasıl ilerlettiği de zaten herkesin malumudur.
Özetle altının çizilmesi gereken nokta şudur: Almanya İkinci Dünya Savaşı ertesi dönemde tarihin kritik dönemeçlerinde iradesini hep Avrupa bütünleşmesinden yana sergilemiş ve tek taraflı hareket etmek yerine uyumu gözetmiştir. AB üyesi küçük ülkelerin de yerini ve rolünü ihmal etmeden denilebilir ki Avrupa bütünleşmesine asıl yön ve derinliği Almanya-Fransa ekseni kazandırmıştır ve Alman liderler bu süreçte siyasi sermayelerini Avrupa bütünleşmesine yatırmışlardır.
Peki, Bundan Sonra Ne Olacak?
Henüz net olarak etkileri idrak edilemese de içinden geçtiğimiz küresel finansal kriz ve AB’nin (bilhassa Almanya’nın) bu krize tepkisi Avrupa bütünleşmesi için bir diğer dönüm noktasını oluşturmaktadır. Geleceğin tarihçileri için şahit olduğumuz dönem özel bir ihtimamla kayda geçilecektir. Bu kapsamda bugüne kadar hayati roller oynayan Almanya’nın tavrı da muhtemelen tarihin merceğine takılacaktır.
Bu kapsamda, Almanya’nın Merkel liderliğinde takındığı tutumu nasıl yorumlanabilir? Almanya bugün ‘lider’ bir ülke olarak AB’nin yüzleşmek durumunda olduğu sorunlara tatmin edici bir şekilde cevap verebilmekte midir? Ya da ünlü tarih felsefecisi Arnold Toynbee’nin yerinde analiziyle meseleye yaklaşacak olursak, küresel krizle birlikte iyice su yüzüne çıkan küresel ‘meydan okumalara’ AB’nin ‘cevapları’ geleceğe dair bir umut ışığı yaratabiliyor mu?
Bu sorulara yakın zaman tecrübeleri ile yaklaştığımızda olumlu cevap vermek mümkün değildir. Zaten 2005 Anayasa referandumları sonrası yaşadığı şoku halen atlatamayan AB, 2004 genişlemesinin etkisi ve Lizbon muamması ile bir türbülans içerisine girmişti. Bir de finansal krizin hâkim ekonomik paradigmayı sarsmaya başlaması AB üyelerinin kafasını iyice karıştırdı. Zaten, 2005 sonrası dönemde Joschka Fischer’in tabiriyle bir çeşit ‘otomatik pilotla’ yoluna devam etmeye çabalayan ve liderlik eksikliğinden muzdarip olan AB’nin bu kadar sorunu göğüslemesi hiç şüphe yok ki kolay olmayacaktır.
Konumuz açısından asıl önemli olan nokta ise son dönemde Merkel liderliğinde Almanya’nın takındığı tutumdur. Krizin etkisini ilk hissettirdiği andan itibaren ‘tek taraflı’ hareket etmeye meyilli olan ve Merkezi ve Doğu Avrupa ülkelerinin ekonomik zorluklarına kayıtsız kalmayı tercih eden Almanya, enerji gibi AB’nin geleceğine dair en önemli meselelerde de ‘ulusal çıkarlarını’ temel eksen haline getirmiş gözükmektedir. Bu yaklaşım da akıllara “Almanya’nın AB politikası hangi noktaya evriliyor?” sorusunu getirmektedir.
Türkiye perspektifinden bakıldığında hiç şüphe yok ki yukarıdaki sorunun Türkiye’yi ilgilendiren önemli bir boyutu da bulunmaktadır.
Merkel’in Türkiye’ye Bakışı Neyin Habercisi?
Türkiye’de AB’ye ilişkin bugüne kadarki hemen her gelişme tek taraflı bir perspektiften okunagelmiştir. Yani temel tartışma meselesi Türkiye değilse AB konusuna çok fazla mesai harcanmamış, ya da AB’nin Türkiye’ye karşı takındığı tutum tarihsel ve küresel bağlama hak ettiği ölçüde oturtulamamıştır. ‘Zaman ve mekân ufkunun’ eksik kaldığı bu tarz bir bakış açısında ünlü tarihçi Fernand Braudel’in ‘yapısal zaman’ ve ‘konjonktürel zaman’ olarak adlandırdığı ve tarihsel dönüşümün ‘dip dalgalarını’ belirleyen dinamikleri yakalayabilmek de mümkün olamamaktadır. Yani sadece ‘olayların zamanına’ odaklanan analiz perspektifi ile ilişkilerin stratejik sonuçları (ya da konjonktürel zamandaki yansımaları) dikkate alınamamaktadır.
Peki, yukarıdaki perspektiften baktığımızda Merkel liderliğindeki Almanya Türkiye’ye ‘imtiyazlı ortaklık’ önermenin ötesinde nasıl bir tavır sergilemektedir? Daha açık bir ifade şekliyle son ekonomik krize ve AB’nin hâlihazırda içinde bulunduğu ağır şartlara bir ‘lider’ gibi yaklaşabilmekte midir?
Yukarıdaki sorunun kolay ve tek boyutlu bir cevabı olmamakla birlikte açık olan bir nokta vardır. O da Almanya’nın tarihin daha önceki dönemlerinde takındığı ve Avrupa bütünleşmesini her seferinde daha ileriye taşıyan uyumlu yaklaşımın son olaylarda sergilenmiyor olduğu gerçeğidir. Tabi ki buradan Almanya’nın AB’ye sırt döndüğü ve kendi dinamiklerine yöneldiği sonucu çıkarılmamalıdır. Zira bugün için Alman politikacıların ve ekonomik aktörlerin siyasi ve ekonomik sermayelerini büyük oranda Avrupa bütünleşmesine tahsis ettikleri bir vakıadır. Asıl mesele liderlik boşluğunun kendisini iyiden iyiye hissettirdiği ve inisiyatif almaya her dönemkinden daha fazla ihtiyaç duyulduğu bir ortamda Almanya’nın bu rolü oynamaya sıcak bakmamasıdır.
Tarih göstermektedir ki ‘sistemsel kontrol mekanizmalarının’ zayıfladığı dönemlerde siyasi liderlik hiç olmadığı kadar manevra alanını genişletme ve sonuçları etkileyebilme şansı yakalamaktadır ve son ekonomik kriz böylesi bir ortam yaratmıştır. İşte bu noktada mesele, objektif liderlik şartlarını elinde bulunduranların bu yönde moral motivasyonlarını sergileyip sergileyemediklerinde düğümlenmektedir. Avrupa bütünleşmesinde ise bu düğüm Almanya’nın elinde gözükmektedir.
Mustafa Kutlay,
mkutlay@usak.org.tr
USAK AB Araştırmaları Merkezi