Perşembe günü başlayıp Pazar günü akşamına kadar devam edecek olan Avrupa Parlamentosu seçimleri heyecansız bir atmosferde ve nispeten düşük bir katılım oranı ile devam ediyor. 2004 yılında yapılan bir önceki seçimde %45 seviyesinde kalan ve hatta yeni üye ülkelerin bazılarında % 20’lere kadar düşen katılım oranının bu seçimlerde en fazla % 50’lere çıkması bekleniyor.
Sadece rakamlara bakılarak bir analiz yapılacak olursa esasında çok heyecan vermesi gereken bir seçim olmasını beklememiz gerekir. Zira 2009–2014 döneminde görev yapacak olan Avrupa Parlamentosu 375 milyon seçmen tarafından, 177 siyasi parti içinden seçilecek olan 736 parlamenter ile oluşacak. Tek başına bu rakamlar dahi tüm dünyada bu seçimin konuşulması için yeterli olmasına rağmen bırakın dünyayı, Avrupa basını bile ulusal seçimler kadar yer vermiyor hâlihazırdaki seçim sürecine.
Katılım Niçin Bu Kadar Düşük Seviyede?
Katılım konusundaki isteksizliğin ve seçimlerin düşük profilinin yapısal ve dönemsel nedenleri bulunmaktadır. Yapısal nedenler arasında en başta gelenini, yasama organı olması gereken Parlamentonun bu yetkisini diğer kurumlar ile paylaşmak zorunda kalması ya da daha gerçekçi ifadesi ile diğer kurumların yasama yetkisini Parlamento ile paylaşmayı lütfetmesi oluşturmaktadır. Asıl görevini AB’nin kurumsal sistematiği nedeniyle tek başına üstlenemeyen AP diğer görevler açısından halkın ilgisini çekecek işlevlerden uzaktır. Bu nedenle AB jargonunda “AB halklarını” temsil eden AP, bir türlü bu görevin gereklerini yerine getirememektedir. Zaten mevcut yapısıyla getirmesi mümkün de değildir. Dolayısıyla, ‘Avrupa halklarını’ temsil iddiasında olan bir kurumun bu görevi bihakkın yerine getirmemesi halktaki ilgisizliğin en önemli nedenini oluşturmaktadır.
Dönemsel nedenler açısından bakıldığında ise seçimlere olan ilginin azlığı sadece AP’ye karşı değil AB’ye karşı bir duruştan kaynaklanmaktadır. AB halkı giderek daha fazla bürokratikleşen ve sorunlarına çözüm bulma yerine yeni sorunlar yaratan AB’den uzaklaşmaktadır. 2004 yılında gerçekleşen büyük genişleme dalgası eski üye halkları tarafından halen daha hazmedilebilmiş değildir. Bunun üzerine son finansal krizin giderek ağırlaşan faturası da eklenince halkın canı daha da acımaya başlamıştır. Komisyon tarafından 2009 yılına ait ekonomik tahminlere bakıldığında halkın tepkisinin nedenleri açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Avrupa Komisyonu’nun tahminlerine göre 2009 yılında AB-27 için; işsizlik oranı %10.9, büyüme oranı % -4, Bütçe açığı %6 ve kamu borcu oranı %72.6 olarak gerçekleşecektir. Bu rakamlar AB’nin ortaya koyduğu ekonomik kriterler açısından bile sınırı oldukça aşan rakamlardır.
Bir Seçim Kazanma Taktiği Olarak Türkiye Karşıtlığı
Peki, AB liderleri bu sorunları çözmek için ne yapıyor? Seçim propagandalarında ne tür çözümler vaat ediyorlar? Büyük çoğunluğu itibariyle çıkarcı bir homo politicus gibi onlar da çözüm yerine sorunları görmezden gelerek farklı unsurları kullanarak seçimlerden başarılı sonuçlar ile çıkmanın hesabını yapıyor. Bu unsurların başında ise yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve özelde Türkiye karşıtlığı yer alıyor. 2005 yılında Almanya’daki genel seçimlerde Türkiye karşıtlığını kullanan Merkel, seçimlerden sonra uzun süre Türkiye ile ilgili açıklama yapmamaya özen gösterdi. Ama ne zaman seçimler gündeme gelmeye başladı Sayın Merkel yeniden ne anlama geldiği ve içeriğinin net olarak bir türlü açıklanmadığı “imtiyazlı ortaklık” ifadesini diline dolamaya başladı. Artık Merkel için seçim sezonu açıldı bir kere. Önce AP ardından Eylül ayında Almanya genel seçimleri... Seçim süreçleri devam ettiği sürece ve Türkiye karşıtlığı seçimde prim yaptıkça siyasetçiler bunu kullanmaya devam edeceklerdir. Diğer yandan Fransa’da Sarkozy’nin Türkiye düşmanlığını tartışmaya gerek bile yok. Şurası çok açık ki Sarkozy’nin ifadeleri aşığı sağcılardan hiç de farklı değil.
Merkez Aşırı Sağ’a, Aşırı Sağ Nereye?
Esasında sorunun temeli tam da bu noktada yatmaktadır. Aşırı sağcı partiler ve liderler Avrupa’da giderek yükseliyor ve bu “Avrupalı değerler” için en büyük tehdit. Bu tehdite karşı Avrupa’daki merkez partiler ise sağduyulu davranmalı ve yükselen ırkçılık ve yabancı düşmanlığı karşısında yapıcı açıklamalar ile tansiyonu düşürmelidir. Siyasetin merkezinde yer alan partilerin aşırı uçtaki partiler gibi siyaset yapmaya başlaması zamanla merkez partilerin aşırı uçtaki marjinal partilerin söylemlerini benimsemesi sonucunu doğurmaktadır. Merkez partilerin kendi yerlerini doldurduğunu gören aşırı ırkçı ve marjinal partiler ise siyaset sahnesinde yabancılara karşı giderek daha da sertleşmektedirler. Bu bağlamda, Merkez partilerin sınırlı olan kendi tabanlarının “gönlünü fethetmesine” izin vermemek için daha sert söylemler ile yabancılara ve AB içinde yaşayan ancak ırki olarak “Avrupalı” olmayan AB vatandaşlarına karşı ırkçı söylem ve hatta eylemlerini artırmaktadırlar. Bu anlamda “İslam” ve “Türk” kavramları aşırı uçtaki siyasal partilerin kullandıkları en önemli “düşman” kavramlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Hele bu iki kavramın birleştiği bir ülkenin adaylığı bu şartlarda tahammül edilebilecek bir gelişme olmaktan çıkmaktadır. O halde bu partilere göre Türkiye’nin üyeliğine şiddetle karşı çıkılmalıdır. Zaten aşırı ırkçı partilerin Türkiye’nin üyeliğine bakışları net. Sorun merkez partilerin bu partilere giderek yaklaşması ve demokrasi, özgürlük, adalet, eşitlik, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi kavramları kutsallaştıran AB’nin siyasal mimarları olan partilerce bu kadar ucuz bir şekilde tüketilmesidir. Bu konuda ilginç olan bir diğer nokta ise ABD Obama’nın göreve gelmesiyle birlikte Bush döneminden kalan enkazı kaldırmaya çalışırken, AB’nin giderek ‘yumuşak gücünü’ aşındırması ve ‘Bushlaşma’ eğilimine girmiş olmasıdır. Bu tarz bir yaklaşımın kısa vadede kazandırdıkları şüphesiz ki ortadadır. Ancak uzun vadede AB değerlerine ve dünyadaki AB algısına vuracağı darbenin de hesaba katılması gerekmez mi?
AP Seçimleri ve Türkiye: İcat Edilmiş bir İlişki
Teknik olarak bakıldığında AP seçimleri ile Türkiye’nin ne ilgisi olduğunun sorgulanması gerekir. Gerçekten de doğrudan hiçbir ilgisi yok. Türkiye’nin üyeliği oylanmıyor. Türk vatandaşları oy kullanmıyor. Bırakın Türk vatandaşlarını, AB vatandaşlarının yarısı bile bu seçimlerde oy kullanmıyor. Ama Avrupa siyasal yaşamı Türkiye’nin adaylığını seçimlerde önemli bir araç olduğunu keşfettiği günden bu yana giderek daha da artan bir şekilde Türkiye Avrupa’nın gündemini işgal ediyor. Yapılan anketlerde %70 lere dayanan Türkiye karşıtlığı siyasal oy avcılarının iştahlarını kabartıyor. Sonuç olarak Türkiye aleyhinde kim daha fazla olumsuz ifadeler kullanacak, kim daha sert açıklamada bulunacak, bunun yarışı yapılıyor. Tabii her şeyin bir bedeli olduğu gibi bunun da bir bedeli var. O bedel ise yukarıda belirttiğimiz yıpratılan, kirletilen ve eskitilen Avrupalı değerler. İki Dünya Savaşında milyonlarca insanın ölümüne neden olan Avrupa vahşeti, acılara son vermek için yola çıktığında ortaya koyduğu değerler üzerinden barışa uzanmayı hedeflemişti. 1951’den bu yana devam eden bu süreç artık kendi geleceğini Sarkozy gibi politikacıların ve kısa vadeli politikaların elinden kurtarmak zorundadır. Değerleri ve idealleri sarsılan, ırka, cinsiyete, dine, milliyete, kültüre dayalı her türlü ayrımcılık ve düşmanlığın kol gezdiği AB, dünya barışına ne katabilir? Türkiye düşmanlığının üzerindeki külleri üfledikçe altından çıkan dinsel, kültürel ve ırksal ayrımcılık gerçekten AB’nin geleceği açısından endişe vericidir. Tüm ülkelerde dibe doğru hızla devam eden yarışı bir kez de Avrupa Parlamentosu seçimlerinde seyretmek hiç keyif vermese de gerçekleri bir kez daha gözler önüne sermesi bakımından çok da anlamlıdır. Sonuçta gelinen noktada AB’li karar alıcılar kendilerine şu soruyu sormalıdırlar: Jean Monnet’in ya da Spinelli’nin arzu ettiği AB, Sarkozy ve Merkel’in domine ettiği bugünkü AB midir? Eğer değilse, şüphesiz ki olmadığı çok açıktır, kim nerede yanlış yapmış ya da yapmaya devam etmektedir?