Finansal krizin AB genelinde derinleşmesi ve etkilerini halklar üzerinde iyiden iyiye hissettirmesiyle birlikte Birlik üyesi ülkelerde politik sorunlar da su yüzüne çıkmaya başladı. 2004 genişlemesi sırasında en önemli tartışmalardan bir tanesi Doğu Avrupa ülkelerinin Birlik için bir kazanım mı yoksa güvensizlik kaynağı mı olacağı idi. Genişlemeye şüpheci yaklaşanlar, bu ülkelerin ekonomik ve siyasi kırılganlıklarını gerekçe gösteriyor, uyum kriterlerini yeteri kadar yerine getirmeden üye yapılmalarının zor zamanlarında başa çıkılamaz sıkıntılar yaratacağını iddia ediyorlardı. Geldiğimiz noktada görünen o ki bu iddialarda ciddi doğruluk payı bulunmaktadır.
Esasında her ekonomik kriz, derinleşmesi durumunda sosyal ve politik krize evrilme riskini taşımaktadır. Gerekli önlemlerin zamanında alınmaması Kindleberger’in meşhur tanımıyla piyasalarda ‘cinnet, panik ve çöküşe’ sebep olabilmektedir. Ekonominin çöktüğü nokta, toplumsal dokunun da çözülmeye başladığı noktadır. Toplumun değişik katmanlarında baş gösteren güvensizlik hali, ilk önce kitlesel gösterilere, ardından politik aktörlere duyulan öfkenin artmasına ve en nihayetinde siyasi yapının değişmesine yol açabilmektedir.
Finansal krizin Doğu Avrupa ülkelerini etkileme seyrine bakıldığında da benzer bir sürecin yaşandığı görülmektedir. Bilindiği üzere bu ülkeler mali disiplinin gevşek olduğu, makro istikrarın bir türlü tesis edilemediği ve kural temelli ekonominin tam olarak oturtulamadığı ülkelerdir. İşte bu yüzden son krizde AB entegrasyonunun da Aşil topuğu olmuşlardır. 2001 sonrası dönemde küresel likiditeden fazlası ile nasiplenen ve deyim yerinde ise “başkasının parası” ile ekonomik canlanma yaşayan bu ülkeler, işler tersine gidince olumsuz atmosferden çok ciddi olarak ve çok kısa sürede etkilenmişlerdir. Yüksek cari açıkları, gevşek bütçe uygulamaları ve sınırlı kredi finansman olanakları yüzünden finansal krizin tüm olumsuz yüklerini sırtlanmak durumunda kalmışlardır. Bir diğer deyişle “el atına binen” AB’nin yeni üyeleri “tez inmişlerdir.”
Bu ülkelerin AB bütünleşmesi açısından nasıl bir riske dönüştüğünü son siyasi ve ekonomik gelişmeler ışığında değerlendirmek yerinde olacaktır.
Letonya
Baltık ülkelerinden Letonya, AB ülkeleri arasında belki de krizin yıkıcı sonuçlarından en çok etkilenen ülke olmuştur. Merkez sağ koalisyon hükümeti başkanı, Başbakan Ivars Godmanis’in Şubat 2009’da istifasını sunmasıyla derinleşen siyasi kriz, küresel ekonomik krizin AB ülkeleri üzerindeki politik yansımaların ilk örneğini oluşturmuştur. 2007 Aralık ayında göreve gelen hükümetin, bir seneden biraz uzun bir süre zarfında istifa etmesinde, ülke ekonomisinin çok hızlı bir düşüş trendi içine girmesi ve buna bağlı olarak tarihindeki en geniş çaplı halk protestolarına tanıklık etmesi büyük rol oynamıştır. 2.2 milyonluk bir nüfusa sahip olan ülkede Ocak ayında 10.000 kişinin katılımıyla gerçekleştirilen gösterilerde birçok işyeri yağmalanmış, protestocular ile polis arasında yaşanan çatışmada 40 kişi yaralanmıştır. 2004 genişlemesiyle birlikte AB’ye üye olan ve sergilediği büyüme rakamları ile “Baltık Kaplanları” sınıfına dâhil edilen Letonya’nın içine girdiği çıkmaza, AB ve IMF tarafından sunulan 7,5 milyar euroluk orta vadeli yardım paketi de çare olamamıştır.
Macaristan
Letonya’dan sonra küresel kriz mağduru ülkeler kervanına katılan ikinci AB üye ülkesi Macaristan olmuştur. Macaristan Başbakanı sosyalist lider Ferenc Gyurcsany, 21 Şubat 2009 tarihinde sürpriz bir kararla istifa kararını açıklamış, önümüzdeki dönemde ülkenin iç siyasi dengelerini derinden etkileyecek bir sürecin kapısını aralamıştır. Ülkenin içinde bulunduğu dar boğazdan çıkabilmesi için yeni ekonomik strateji ve yeni liderlere ihtiyaç olduğunu ifade eden Gyurcsany, bu yönde kendisine eleştiri yönelten kesimlere de göndermede bulunarak, “Umuyorum ki ülkemin bu krizden çıkmasının önündeki tek engel benimdir. Eğer öyleyse şimdi o engeli kaldırıyorum” diyerek istifasını sunmuştur. İktidarda bulunduğu süre boyunca cari açık oranını %9’lardan %3’lere düşürme başarısını gösteren Gyurcsany, 2006 yılında gerçekleştirilen genel seçimler öncesinde ülkenin mali durumu ile ilgili doğru bilgiler sunmadığı gerekçesiyle uzun süre sert eleştirilere maruz kalmış, ele almış olduğu mali reform düzenlemeleri halk nezdinde destek görmemişti. Ülkenin, geçtiğimiz Ekim ayında IMF ve AB ile üzerinde anlaştığı 20 milyar euroluk ekonomik yardım paketi de suların durulmasına yardımcı olmamıştır.
Çek Cumhuriyeti
Çek Cumhuriyeti hükümetinin de güvenoyu sağlayamamasına bağlı olarak istifasını sunacak olması AB gündeminde büyük yankı uyandırmıştır. Aynı zamanda AB dönem başkanlığını da yürüten Mirek Topolanek önderliğindeki Çek hükümeti, muhalefetin kendisine karşı sunmuş olduğu 5. güvensizlik önergesinde parlamentodan gerekli güvenoyunu temin edememiştir. Hükümete karşı güvensizlik önergesi veren muhalefet, Başbakan Mirek Topolanek’i küresel kriz ile mücadelede gerekli önlemleri almamakla suçluyordu.
Çek Cumhuriyeti ile ilgili yaşanan gelişmeler AB bütünleşmesi açısından iki noktada büyük önem arz etmektedir. İlk olarak, Çeklerin AB Dönem Başkanlığı’nı yürüttüğü bir sırada böylesi bir gelişme, Lizbon Anlaşması’nın geleceğini ciddi anlamda riske sokmuştur. Diğeri ise Tek Pazar’ın geleceğine yönelik kaygı verici gelişmelerdir. Bilindiği gibi Fransa, otomotiv sektörüne yapacağı devlet yardımını, yerli üretim şartına bağlamış ve Sarkozy “neden Çek Cumhuriyeti’nde üreten ve Fransa’ya satmaya çalışan firmalara yardım edelim ki” anlamına gelecek argümanlar ileri sürmüştür. Bu durum şüphesiz ki Topluluk temelini sarsacak bir anlayışa meyletmek demektir. Her ne kadar sorun şimdilik çözülmüş gözükse de ‘korumacılığın’ AB genelinde yayılması en başta yeni üye ülkeleri olumsuz etkileyecektir.
Bugün Doğu Avrupa, Peki Yarın?
Avrupa genelinde, küresel krizin ekonomik ve sosyal alanlara yansımasını takiben yaşanan siyasi bunalımlar, durumun karmaşıklığının ve zorluğunun da bir göstergesidir. Bugün itibariyle daha çok Doğu Avrupa ülkelerini etkisi altına almış görünen siyasi kriz ortamının, Birliğin çekirdek ülkelerini de içine alması pek de ihmal edilebilecek bir ihtimal değildir. Zira Fransa genelinde geçtiğimiz günlerde gerçekleştirilen ve en az 1,5 milyon insanın katıldığı tahmin edilen genel grev uygulaması bu durumun açık bir işareti niteliğindedir. Ülkenin en büyük sekiz sendikası önderliğinde düzenlenen gösterilerde, akademisyenlerden otomotiv sektörü işçilerine, süpermarket kasiyerlerinden petrol çalışanlarına kadar çok farklı kesimlerden protestocu yer almıştır. Tek bir ağızdan dile getirilen taleplerin arasında kamu sektörü işçi çıkarmalarının önüne geçilmesi, asgari maaş sınırının yeniden tespit edilmesi ve vergi alımlarının zengin-fakir ayrımı gözetilerek baştan düzenlenmesi ön plana çıkmaktadır. Son yapılan araştırmalara göre, %8’lere varan işsizlik oranı ile Avrupa’nın en kötümser tablolarından birine sahip olan Fransa’da halkın %74’ü, hükümetin ekonomik ve sosyal politikalarını eleştirmek üzere düzenlenen protestolara destek vermektedir. Bu oranın Ocak ayında %69 civarında olduğu göz önünde bulundurulduğunda Sarkozy ve Fransız hükümetinin karşı karşıya kaldığı siyasi prestij kaybını anlamak güç olmayacaktır. Bakalım gelecek günlerde özelde Fransa, genelde AB üye ülke siyasetçileri hangi güçlüklerle karşılaşacaklar?
Ceren Mutuş&Mustafa Kutlay
USAK AB Araştırmaları Merkezi