Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu Yayınıdır.  
ANASAYFA

|

ENGLISH

|

ANASAYFA YAP

|

REKLAM

26 Temmuz 2014, Cumartesi

 
  Usak Gündem
  Bölgeler

Ücretsiz Tam Metin Uluslararası Hukuk ve Politika Dergisi

Ücretsiz Tam Metin Orta Asya ve Kafkasya Araştırmaları Dergisi

Avrupa Entegrasyon Kuramları ve Sosyal İnşaacı Yaklaşım
Nilüfer KARACASULU

İnternet Eklenme Tarihi: 13 Mayıs 2009, Çarşamba

Yorum Yap

 Yazdır
Arkadaşına Gönder

İlk yayınlandığı yer: Uluslararası Hukuk ve Politika Dergisi (UHP), Cilt: 3, Sayı: 9, 2007, ss. 82-100. UHP bir USAK yayınıdır. Tüm hakları saklıdır.

pdf versiyonu için linke tıklayınız!

UHP’nin Eski sayılarına ulaşmak için tıklayınız!

 

Özet:

Avrupa entegrasyon çalışmaları ile ilgili kuramsal gelişmeler uzun yıllardır sürmektedir. Bu gelişme sürecinde ilk görülenler federalism, işlevselcilik ve transactionalismdir. Bu kuramları yeni işlevselcilik ve kurumsal liberalism/ hükümetlerarası kurumlaşmacılık tartışmaları takip etmiştir. 1990’lardan beri uluslararası ilişkiler disiplinindeki diğer sosyal kuram alanlarındaki çalışmalardan esinlenerek artan eleştirel ve sosyal inşaacı yaklaşımlardan etkilen entegrasyon kuramları yeni bir tartışmanın içine girmiştir. Pozitivizm sonrası adlandırabileceğimiz bu yeni dönemde rasyonel kuramlar sorgulanmış ve eleştirel kuramlar ile sosyal inşaacı kuram geliştirilmiştir. Epistomolojik ve ontolojik karşılaştırmada rasyonel ve inşaacı yaklaşımlar farklılaşırken, aynı zamanda AB’nin uluslararası rolü, kimliği ve güvenliğini de farklı kavramsallaştırmaktadırlar. Ama sosyal inşaacı yaklaşım rasyonel kuramların yerine geçmekten ziyade onları tamamlayıcı unsurlara sahiptir. Bu çalışma, farklı yaklaşımların Avrupa entegrasyonunun farklı yönlerine ışık tuttuğunu göstermeye çalışmıştır.

 

Anahtar Kelimeler: Entegrasyon kuramları, sosyal inşaacı yaklaşım, eleştirel kuramlar, Avrupa entegrasyonu, Avrupa güvenliği 

GİRİŞ

Soğuk Savaş’tan sonra Avrupa entegrasyonu[1] ile ilgili genişleme, derinleşme, anayasa, yönetim, kimlik ve güvenlik gibi konular üzerine yapılan tartışmalarda da görüldüğü üzere, birçok yönden siyasal ‘yeni’ Avrupa ile karşılaştığımız söylenebilir. Değişimin bazıları Sovyetler Birliği’nin dağılmasına ve Soğuk Savaş’ın getirdiği farklılıkların ortadan kalkmasına bağlanırken, Avrupa entegrasyonunun farklı boyutları ile devam etmesi de değişimde etkin olmaktadır.[2]

Uluslararası ilişkiler kuramında genel olarak rasyonalist (rationalist) olarak adlandırabileceğimiz yeni gerçekçilik/neorealizm (neorealist) ve kurumsal yeni liberal/neoliberal (neo-liberal institutionalist) görüşler arasındaki tartışma 1980’lerden sonra yapılan çalışmalara hükmetmiştir.[3] Bu çalışmalar Avrupa çalışmalarını da etkilerken özellikle yeni işlevselcilik (neo-functionalism) ve hükümetlerarası kurumlaşmacılık (intergovernmental institutionalism) yaklaşımları arasındaki tartışma da entegrasyon araştırmalarını yönlendirmiştir. Fakat ilerleyen Avrupa entegrasyonunu yalnızca bu rasyonel kuramlar ile açıklamak mümkün değildir.

Günümüzde uluslararası ilişkiler kuramları üç ana başlıkta toplanmaktadır[4]: rasyonel (rational),  reflectivist[5] ve sosyal inşaacı (social constructivist)[6]. Söz konusu rasyonalist görüşler 1990’ların başından beri gerçeğin sosyal yapılandırıldığını belirten görüşlerce tehdit edilmektedir.[7] Yakın zamanda uluslararası ilişkiler disiplininden etkilenerek[8], Avrupa entegrasyonu çalışmalarında da rasyonel ve reflectivist kuramlar arasında yer alan sosyal inşaacı yaklaşımlar görülmeye başlanmıştır.[9] Ama belirtmek gerekir ki, sosyal inşaacılığı eleştirel kuramlar içinde değerlendiren görüşler de vardır.[10] Dolayısıyla, tek bir sosyal inşaacı yaklaşım yerine farklı çeşitleri olduğu söylenmelidir.[11] Bazı inşaacılar daha radikal yaklaşım ile geleneksel metodları sorgularken, diğerleri tam olarak red etmemekte fakat entegrasyonun açıklanmasına daha fazla sosyal faktörleri katmaktadır.[12] Bu çalışmada ikinci çeşit sosyal inşaacı yaklaşım ifade edilmiştir.

Bu makalenin amacı, Avrupa entegrasyonu üzerine kuramsal yaklaşımlarındaki değişiminin ve özelikle sosyal inşaacı yaklaşımın incelenmesi ve öneminin vurgulanmasıdır. Öncelikle tarihsel çerçevede Avrupa entegrasyonunda rasyonel kuramlar ve rasyonel kuramları tehdit eden reflectivist kuramlar ve sosyal inşaacılık yaklaşımı incelenecektir. Sosyal inşaacı yaklaşım tartışılırken özellikle Avrupa kimliğinin oluşturulmasına verilen önem vurgulanacaktır. Daha sonra kimliğin güvenlik boyutuyla işlevselleştirilmeye çalışılması nedeniyle, AB’de güvenlik konusu ele alınacak ve sosyal inşaacı yaklaşımda AB’nin güç olarak algılanması irdelenecektir. Bu makalenin ileri sürdüğü argüman bir bütün olarak bakıldığında sosyal inşaacılık ile Avrupa entegrasyonu araştırmalarının pozitif yönde gelişmekte olduğu ve başat rasyonel kuramları tehdit etmekle beraber destekleyici olarak görülmesi gerektiğidir. Bu çalışmada, Avrupa entegrasyonu genişleme ve derinleşme faaliyetleri içinde sürekli bir değişim içindeyken farklı kuramların entegrasyonun farklı yönlerine ışık tutmaya çalıştığı gösterilmeye çalışılmıştır.

Bu makaleyi yazarken kullanılan kuramlar orijinal olmamakla beraber, Avrupa entegrasyonu incelemelerinde kuramsal değişimlerin ve son yıllarda ortaya konan yeni yaklaşımların öneminin vurgulanması amaçlanmıştır. Özellikle, Türkiye’de bu konuda yapılan çalışmaların azlığı nedeniyle üzerinde durulmasına gerek görülmüştür. Literatürde yer alan tartışmalara bir nebze katkı olacağı varsayımıyla beraber, en önemli amacı bu tartışmalarda yer alabilecek çalışmalara kuramsal bir bakış açısı vermektir.

Avrupa Entegrasyon KuramlarInın EVRİMİ

Avrupa’da bir birlik oluşturulması tarihsel süreç içinde oluşturulan düşüncelere ve deneyimlere dayanmaktadır. Rosamond ‘un belirtiği gibi Avrupa entegrasyon çalışmaları ile ilgili kuramsal gelişme son derece iyi durumdadır.[13] Farklı okullar arası entegrasyon yaklaşımlarını daha iyi anlayabilmek için kuramsal bir tablo çıkartılmasında yarar vardır. Bu çalışmada yakın tarihteki kuramların gelişimine, fazlasıyla basitleştirmeden kaçınılarak ama farklı pozisyonların hangi genel bilimsel çerçevede geliştiğini görebilmek için Diez ve Wiener belirttiği gelişme sürecinde bakılması uygun görülmüştür.[14]

Diez ve Wiener[15] Avrupa entegrasyon kuramlarının üç aşamada geliştiğini söylemektedir: açıklayıcı, analitik, inşaacı. Bu aşamalar çok kesin hatlar ile birbirinden ayrılmamakla beraber bazı kuramsal eğilimlerin ortaya çıkmasını ve gelişmesini belirtmek için verilmiştir. Bu aşamalar Tablo 1’de gösterilmiştir. 

TABLO 1 Entegrasyon Kuramlarının üç Aşaması

Aşama

Ne zaman

Başlıca Temalar

Entegrasyonun açıklanması

1960’lar ve sonrası

Entegrasyonun sonuçları nasıl açıklanır?

Niye Avrupa entegrasyonu oluyor?

Yönetimin analizi

1980’ler ve  sonrası

AB nasıl bir politik sistemdir?

AB’de politik süreç nasıl tanımlanabilir?

AB’nin kuralları nasıl çalışır?

 

AB’nin inşası

 

1990’lar ve sonrası

Entegrasyon nasıl ve hangi sosyal ve politik sonuçlar ile gelişir?

Entegrasyon ve yönetim nasıl kavramsallaştırılır? Nasıl olmalı?

Kaynak: Antje Wiener ve Thomas Diez (der), ‘Introducing the Mosaic of Integration’, European Integration Theory, (Oxford, New York: Oxford University Press, 2005)

 

 

Birinci Aşama: Entegrasyonun Açıklanması

1950’li ve 1960’lı yıllarda, Avrupa entegrasyonu ile ilgili ilk yaklaşımlar fedaralism, işlevselcilik (functionalism) ve transactionalism[16] olarak görülmüştür. Bu entegrasyon kuramları ulus devletlerin bütünleşme sürecinin açıklanması ile ilgilidir.

Avrupa Birleşik Devletleri oluşturulması biçimindeki önerilerle Avrupa birleşme modelleri yapılanmaya başlamıştır. Fedaralism yaklaşımında güçlü bir Avrupa temsilciler meclisi kurarak Avrupa devletler fedarasyonunun kurulması amaçlanırken[17], Mitrany’nin işlevselcilik yaklaşımında[18] ekonomik ve sosyal politikalarda pragmatik, rasyonel, esnek ve teknokratik yönetime gereksinim duyulduğu varsayımıyla uluslararası kurumların oluşturulacağı belirtilmiştir.[19] Mitrany tek bir ihtiyaca cevap veren, ideolojiden arındırılmış, teknik ve uzmanlaşmış işbirliğinin olduğu bir entegrasyon öngörmüştür. Mitrany’e göre, işlevsel birleşmede ulusal bölünmeler daha az önem taşıyacaktır ve federal birleşme şart değildir.[20] Federalistler entegrasyonda daha yüksek önemde (high) politik konular üzerinde dururken, işlevselciler daha ziyade daha az önemli (low) politik konular üzerinde yoğunlaşmıştır.[21] Avrupa’da bütünleşme dönemi siyasal düzlemden değil işlevselciliğin öngördüğü gibi ekonomik düzlemdeki işlevsel işbirliği ile başlatılmıştır.

Deutsch’in liderliğinde oluşturulan ve ‘transactionalism’ (işlemselcilik)[22] olarak adlandırılan uluslararası entegrasyon yaklaşımında ise, gruplar arasındaki ve grup içindeki işlemlerin sıklığına bakarak bireyler arasındaki topluluk oluşturma eğilimi incelenmiştir. Bilimsel ve niceliksel yöntemlerin uygulandığı bu çalışmada Batı Avrupa, Kanada ve A.B.D.’de entegrasyon örnekleri incelenerek başarılı bir entegrasyon için bütünsel bir toplum hissinin uyandırılmasının önemli olduğu belirtilmiştir. Entegrasyon için bazı ortak değerlerin paylaşılması ve aralarındaki haberleşme ve işlemlerin artırılması gerektiği vurgulanmıştır. Devletler arasındaki haberleşme düzeyinin, özellikle sosyal, ekonomik, kültürel ve politik bağların çeşitli devletlerin bir araya gelerek topluluk oluşturmaları ile bağlantılı olduğu varsayılmıştır.[23]

Ayrı politik üniteler olarak var olan devletler, aralarındaki işlemler arttıkça toplum oluşturmaya başlarlar. Üyeler arası savaş olma ihtimalinin tamamen ortadan kalktığı entegrasyon düzeyi, devletleri ‘güvenlik toplumuna’ ulaştırır. Entegrasyon sürecinin yapısına ve düzeyine bağlı olarak ‘çoğulcu güvenlik toplumu’ veya ‘birleşmiş (amalgamated) güvenlik toplumu’ oluşur. Eğer entegrasyonda üyelerin egemenlikleri korunmuşsa çoğulcu güvenlik toplumu oluşur, ama birleşme daha bütünsel ise birleşmiş (amalgamated) güvenlik toplumu oluşur. Çoğulcu güvenlik toplumunun oluşturulması için ön koşullar siyasi karar verme sürecinde başlıca değerlerin uyuşması, çatışmaya gitmeden politik grupların birbirlerinin ihtiyaçlarına uygun cevap verme olanakları ve davranışların karşılıklı tahmin edilebilirliğidir.[24]

Deutsch’ye göre, güvenlik toplumu ‘entegre olmuş bir grup insan’; entegrasyon ‘toplum içinde barışçı değişim için uzun dönemli ve güvenilir, beklentileri karşılayan bir toplum hissinin, kurumların ve uygulamaların geliştirilmesi’; toplum hissi ‘biz duygusu’ ve karar verme sürecinde karşılıklı sempati, bağlılık ve güveni kapsamaktadır.[25] Güvenlik toplumu yaklaşımında Deutsch, toplumun üyeleri arasındaki politik farklılıkların giderilmesinde güç kullanılmasını doğru bulmamış ve hem seçkinlerin hem toplumun diğer düzeylerindeki insanların arasındaki haberleşmenin artırılmasına çalışılması gerektiğini belirtmiştir. Böylece toplumda ‘biz duygusu’ paylaşılmaya başlayacaktır.[26]

Soğuk Savaş döneminde ‘güvenlik toplumu’ kavramı ile ilgili özellikle ‘birleşmiş güvenlik toplumu’ yaklaşımı ümitsiz bir görüş olarak varsayılmış; ‘çoğulcu güvenlik toplumu’ fikrinin ise, böyle bir toplumu küresel düzeyde oluşturabilecek olan Birleşmiş Milletlerin eksiklikleri nedeniyle başarısız olacağı öngörülmüştür. Ayrıca, uluslararası ilişkiler alanında gerçekçi paradigmanın hakimiyeti sürerken, ana varsayımlarına ters düştüğü için ‘güvenlik toplumu’ kavramına karşı çok belirgin olumsuz tutum nedeniyle de bu yaklaşım benimsenmemiştir. Fakat Soğuk Savaş’tan sonra ‘güvenlik toplumu’ kavramı tekrar ele alınmaya başlanmıştır. Adler ve Barnett güvenlik toplumu çalışmalarına yeni bir çerçeve geliştirmiş,[27] toplum içinde barışçı değişim için ortak anlayış ve kimlik yapısı üzerinde durmuşlardır. Onların yaklaşımına göre güvenlik toplumu sosyal olarak yapılandırılır ve bu toplumun oluşmasında paylaşılan ortak değerler ve kimlik çok önemlidir. Deutsch’in başlıca değerlerin uyuşması söyleminden farklı olarak, Adler ve Barnett üyelerin arasında ortak değerlerin olduğu bir toplumdan bahsetmektedir.

İlk entegrasyon kuramları uluslararası ilişkiler alanındaki çalışmalara bir katkı sağlamakla beraber uluslararası politik birleşmeyi açıklamak konusunda yeterli olmamıştır.[28]

 

İkinci Aşama: Yönetimin Analizi

Devam eden entegrasyon sürecinin analizi ile ilgili 1980’lerdeki yaklaşımlara baktığımızda, iki rasyonel kuramsal yaklaşımın tartışmaları yönlendirdiği görülmüştür: yeni işlevselcilik (neo-functionalism) ve hükümetlerarası kurumlaşmacılık (intergovernmental institutionalism). Haas, Schmitter, Lindberg, Keohane ve Nye gibi yazarlarca geliştirilen yeni işlevselcilik, Mitrany’nin çalışmaları üzerine inşa edilmiş ve onu geliştirmiştir. Daha çok Avrupa entegrasyonu üzerinde duran yeni işlevselcilik, realistler tarafından pek önemli olmayan (low) politik konular içinde olduğu varsayılan ekonomik sektörlerdeki entegrasyonu vurgulamaktadır. Ekonomik, mali, parasal ve teknik alanda başlatılan işbirliklerinin kademe kademe siyasal işbirliğine dönüşebileceği düşüncesi Avrupa Birliği’nin işlevsel boyutunu geliştirmiştir. Ulusal ekonomilerin zamanla entegre olacağı ve entegrasyonun derinleşmesi ile Avrupa’da kurumsallaşmasının artmasına gereksinim duyulacağı söylenmiştir. Dolayısıyla, politik entegrasyon ve devletlerüstü kurumlar ekonomik entegrasyonun bir yan etkisi olarak oluşur. Bu kurama göre, bir alandaki işbirliğinin başka bir alana daha taşınması (spill-over)[29] entegrasyon sürecinin en önemli noktasıdır.[30] Böylece neden daha fazla entegrasyonun yaygınlaştığı açıklanmaktadır. Entegrasyon sürecinde politik partilerin, çıkar gruplarının ve seçkinlerin verdiği destek veya muhalefet üzerinde de durulmuştur.

Yeni işlevselciliğin öncülerinden olan Haas, 1968 yılında entegrasyonu, birkaç ulusal politik aktörün beklentilerini ve politik akivitelerini, ulusal devletlerin üstündeki kurumların yetki sahibi olduğu yeni bir merkeze doğru kaydırmaları olarak tanımlamaktadır.[31] 1970’lerde yazılmış olsa da Haas’ın yaklaşımı analitik aşamada görülmektedir. Haas’a göre hükümetteki veya özel sektördeki seçkinler grubunun entegrasyonun getireceği kazançlar ve kayıpları değerlendirerek pragmatik nedenler ile desteklenmesine bağlı olarak entegrasyon gelişecektir.  Daha kazançlı bir şekilde entegrasyon sürecinin gelişmesi için işler teknik gruba bırakılmalıdır. Bir sektörde geliştirilecek olan işbirliği diğerlerine de taşınacaktır (spillover).[32]

Yeni işlevselci kurumsalcılardan Lindberg[33], Haas’ın yaklaşımından yola çıkarak politik entegrasyonun gerçekleşmesi için gereken şartları tanımlamaya çalışmıştır. Bu şartlar arasında, merkezi kurumların ve politikaların geliştirilmesi, bu kurumlara verilen görevlerin önemi ve belirginliğinin ayırt edici olması, bu entegrasyona katılanların beklentilerini ve faaliyetlerini tekrar yapılandırmaları ve entegrasyon sürecine devam etme isteğine sahip olmaları gerektiğini belirtmiştir. Lindberg’e göre taşınma (spillover) önemli olduğu halde kaçınılmaz değildir.[34]

Yeni işlevselcilik alanına katkı sağlayan bir başka çalışma Nye tarafından yazılmıştır.[35] Nye’ın katkısı ‘süreç mekanizması’ ve ‘bütünleşme potansiyeli’ kavramlarına dayanarak işlevselcilik modeli geliştirilmesi ile görülmüştür. Nye’ın kuramı yedi tane ‘süreç mekanizmasına’ dayandırılmıştır. Görevlerin fonksiyonel bağlantısı veya taşınma (spillover) kavramı; ticari, sermaye hareketi, haberleşme gibi işlemlerin artması; seçkinler grubunun bağlantılı konular ile ilgili koalisyon oluşturması; seçkinlerin sosyalleşmesi; bölgesel grup oluşumu; ideolojik ve kimlik oluşumunun cazibesi ve son olarak da sürece yabancı aktörlerin karışmasıdır. Dolayısıyla Nye’a göre, entegrasyon süreci ‘süreç mekanizması’ ile desteklenmektedir. Entegrasyon eğilimini destekleyen dört şart vardır: aktörlerin ekonomik simetrisi veya eşitliği, seçkinlerin değeri, çoğulculuğun bulunması ve üye devletlerin adapte olan veya yanıt verme kapasiteleri.[36] Böylece Nye entegrasyon sürecinin nasıl geliştiğini gösteren bir çerçeve ortaya koymuştur.

Yeni işlevselcilik halen daha göz ardı edilmeyecek önemli bir yaklaşımdır. Yine de günümüzde, yeni işlevselcilik ile ilgili daha fazla açıklama gerektiren iki konu vardır. Birincisi, hükümetlerarası ve uluslarüstü kurumlar arasında denge oluşumu nasıl açıklanacaktır. İkincisi, Avrupa güvenlik politikası niye halen daha yeterince entegre değildir.

Birinci konu ile ilgili olarak bu kurama göre Komisyon, Parlamento ve Adalet Divanı gibi devletlerüstü kurumların gücünün, Avrupa Birliği Konseyi ve Bakanlar Konseyi gibi hükümetlerarası kurumlardan daha güçlü olması beklenmelidir. Ama Maastrict (1993), Amsterdam (1997) ve Nice (2001) Anlaşmaları’ndan da görüldüğü üzere Konsey ile Komisyonun güçleri arasında bir kalıcı denge oluşmuştur. Yeni işlevselcilik ve hükümetlerarası kurumlaşmacılık bunu açıklama gücüne sahip değildir. Yeni işlevselcilik devletlerüstü kurumların artan öneme sahip olacağını beklerken, hükümetlerarası kurumlaşmacılık ise anayasal güçlerin üye devletlerde kalacağını beklemektedir.

İkinci konu olan Avrupa dış ve güvenlik politikasında niye halen hükümetlerarası yaklaşımın daha ağır bastığı hususunda ise, yeni işlevselci yaklaşım taşınmanın (spillover) daha ziyade daha az önemli (low) politik konularda gerçekleşeceğini, dış ve güvenlik işleri gibi daha yüksek önemde (high) politik konularda etkin olamayacağını varsaymıştır. Yine de, daha az önemli ve daha çok önemli politik konular arasındaki bu farklılık Avrupa entegrasyonunda dış ve güvenlik işlerinin entegrasyonunun niye bu kadar zor olduğunu açıklamaya yetmemektedir. Çünkü önemli politika alanı olarak adlandırılabilecek parasal egemenlik ve iç güvenlik gibi ulus devletin önemli unsurlarında entegrasyon gerçekleşmiştir. Buna rağmen dış güvenlikte gerçekleşmemiştir.

Tabii burada gerçekçilik akımı devletlerin dış egemenliğinin kontrolünü bırakmayacağını, savaş ve barış gibi konularda karar verici olmak isteyeceğini söyleyecektir. Yeni gerçekçiler, 1990’lara kadar Avrupa entegrasyonunun Soğuk Savaş’a bir tepki olduğunu ve yalnızca politikada daha az önemli görülen konularda gerçekleşebileceğini varsaydıkları için Avrupa’da devam eden entegrasyon akımını açıklayamaz. Ama Avrupa devletlerinin güvenlik ve savunma konularında egemenliklerini hiç bırakmayacaklarını varsaymak doğru olmaz. Avrupa devletlerinin çoğu NATO üyesidir. NATO hükümetlerarası bir örgüt olmakla beraber yine de askeri yapısı tamamen entegre olmuştur. Barış ve savaş hakkında karar alındıktan sonra tüm üye devletlerin askerleri bir arada çalışır. Soğuk Savaş sonrası Bosna’da ve Afganistan’da bu daha da belirginleşmiştir. Yani AB’de üye devletler arasında İngiltere olmasa da dış ve güvenlik politikası için egemenliğini verebilecek birçok devlet vardır. Ama gerçekleşmemektedir.

Hükümetlerarası kurumlaşmacılar gerçekçilik kuramının ana varsayımlarını kabul ederken liberal yaklaşımla örgütlerin işbirliğini sağlayacağı görüşünü savunmaktadır. Bu görüşe göre örgütler bir amaç için kurulur ve onları kuran aktörlerin kontrolü altındadır. Bu nedenle her an değiştirilebilirler. Yani uluslarüstü örgütler devlet davranışlarını kısıtlamaz. Hoffmann yeni işlevselciliğin yaklaşımlarını tehdit eden hükümetlerarası yaklaşımın ilk temsilcisi olarak görülmektedir.[37] Hoffman’a göre entegrasyon egemen devletlerin kendi çıkarlarını savunurken oluşturdukları anlaşmalar ile gelişir. Devletlerin çıkarları uygun geldiği zaman hükümetlerarası görüşmeler işbirliği ile sonuçlanır. Ama devletler anlaşmaya varmazsa işbirliği gerçekleşmez.[38] Daha yakın tarihte ise, Moravschik’in liberal hükümetlerarası kurumlaşmayı savunan yaklaşımı etkin olmuştur. Moravcsik, Hoffmann gibi devletlerarası işbirliğinin mümkün olduğunu, ancak devletler bunu çıkarlarına gördükleri zaman yaptıklarını, aksi takdirde entegrasyonu bozabileceklerini belirtmiştir.[39]

Avrupa entegrasyon kuramları ile ilgili ikinci aşamaya genel olarak baktığımızda, empirik araştırmaların arttığını, Avrupa entegrasyon kuramlarının genişletilmiş ve daha disiplinlerarası olduğunu görmekteyiz. Bu aşamada yönetim kurallarının ‘Avrupalılaşması’, kurumlar ve uygulamalar analiz edilmiştir. Bu dönemde yeni işlevselciliği savunanlar tarafından hükümetlerarası yaklaşımın[40] tersine kurumsal yapılanma sürecinin geri döndürülmesinin daha zor olduğu belirtilmiştir. İkinci aşamada Avrupa’da federasyonun kurulması ile ilgili yeni fedaralist düşüncelerin de ortaya çıktığı görülmüştür. Bu grubun önemli bir temsilcisi olan Forsyth eski federalist düşünceler ile yeni federalist düşünceler arasındaki farklılıklara dikkati çekerek AB’nin ABD’deki gibi federal bir devlet olmasa da bir birlik olma yolunda olduğunu belirtmiştir. Bu birlikte üyelerin ayrı varlığı da devam edecektir, ulusal federal modellere benzemeyecektir.[41]

Üçüncü Aşama: AB’nin İnşaası

Entegrasyonun üçüncü aşamasında yer alan kuramlar ise, Avrupa entegrasyonun inşaası üzerinde durmuştur. 1980’lere kadar uluslararası ilişkiler alanında sosyal bilimciler pozitivizme önem vermişlerdir. Pozitivizmin iki önemli varsayımı vardır. Birincisi, bilimin tekliğidir. Buna göre, bilimsel ve bilimsel olmayan dünyada metodolojiler aynıdır. İkincisi, olgular ve değerler ayırt edilebilinir. Olgular tarafsızdır. Aynen doğa bilimlerinde olduğu gibi emprik epistomolojiye[42], yani davranışsalcı yaklaşıma dayanan kuramlar ile sosyal bilimleri geliştirmeye çalışmışlardır. Ama son yirmi yıldır bu sorgulanmaktadır. Pozitivizm sonrası dönemde objektif sosyal bilim olmadığı söylenmektedir.[43] Bu bağlamda daha önce de belirtildiği gibi 21. yüzyılda uluslararası ilişkiler kuramlarında üç önemli pozisyon vardır. Birincisi yeni gerçekçilik, yeni liberalizm ve Marksizm’in içinde yer aldığı rasyonel epistomoloji yaklaşımıdır. İkincisi pozitivizm sonrası yaklaşımlar olarak adlandırabileceğimiz modernism sonrası, feminist, normatif, eleştirel teorileri kapsayan gruptur. Üçüncüsü ise, rasyonel ve reflectivist yaklaşımların arasında kalan sosyal inşaacı yaklaşımlardır.[44] Bu genelleme çok geniş olmakla birlikte bize epistomolojiye dayalı tartışmalar olduğunu göstermektedir.

Reflectivist yaklaşımlar genel olarak Avrupa entegrasyonu ile ilgili rasyonel yaklaşımların göz ardı ettiği konulara açıklık getirmeye çalışmışlardır. Burada reflectivist yaklaşım içinde yer alan eleştirel kuramlar üzerinde durulacaktır. Eleştirel kuramların dört özelliği vardır. Birincisi, epistomolojik olarak, bilgiye pozitif yaklaşımı sorgular ve empirik gerçek olamayacağını söyler. Objektif dünya yoktur, farklı yorumlamalar ile dünya değişir, tek bir tanımı yoktur. İkincisi, ontolojik[45] olarak insanların karakterleri ve davranışları incelenemez, aktörlerin kimliklerinin sosyal yapılandırıldığı belirtilir. Toplumsal normların vurgulanması ile değişim yaratılabilinir. Üçüncüsü, metodolojik olarak bilimsel yaklaşımı reddeder, yani pozitivizmi kabul etmez. Dördüncüsü, normatif olarak, değerlerden arınmış kuram olmaz, sosyal dünyada konuşmalar, fikirler, inançlar etkindir. Yapısal faktörler değil, insanların dünya hakkında nasıl konuştukları ve düşündükleri önemlidir.[46]

Habermasçı eleştirel kuram ahlaki değerlere ve uluslararası çıkarlara dayalı çoğulcu güvenlik toplumu yaratılması ile ilgilenmiştir.[47] Eleştirel kuram çalışmaları 1920-30’larda başladığı halde çalışmalar 1980’li yılların ikinci yarısından itibaren artmıştır. Burada Andrew Linkater’in çalışmaları örnek olarak gösterilebilir.[48] Onlar diğer Marksistler gibi toplumun ekonomik konuları ile fazla ilgilenmemiş, bunun yerine kültür, bürokrasi, sosyal konular ile aile yapısı üzerinde durmuşlardır. En çok üzerinde durdukları konu ise esaretten kurtulmadır (emancipation).

Alman filozof Jürgen Habermas 1923’te kurulmuş olan ‘Frankfurt okulunun’ en etkin temsilcilerinden biridir. Bu okul Alman politik filozofu Karl Marx’ın düşüncelerinden hareket ederek eleştirel teoriyi tanıtmıştır.  Habermas’ın insanların özgürlüğünü kısıtlayan baskı ve otoriteleri incelediği meşruiyet, söylem ve demokrasi üzerine çalışmaları vardır. Habermas’a göre eleştirel kuramlar insanların daha özgür olmasını sağlayıcı şekilde toplumların yeniden yapılanıp yapılanamayacağını araştırır. Esaretten kurtulma insanların baskı altında tutulduğu politik, ekonomik ve sosyal kurumlardan nasıl bağımsız hale geleceği anlamına gelmektedir. Marksistler esaretten kurtulmada bir sınıfın diğerine ekonomik üstünlüğü ve sınıfsal mücadele üzerinde dururken, Frankfurt eleştirel okulu yalnızca sınıfsal hakimiyeti üretimin/ekonominin kontrolüne bağlamamaktadır. Cinsiyet, ırk, din, etnik gibi baskılar da vardır. Yani bağımsızlık için mücadele yalnızca ekonomik alan ile kısıtlı değildir, politik ve sosyal gelişmelerde de sınıfsal çatışmalar ve bu alanlarda da esaretten kurtulma mücadelesi vardır. Esaretten kurtulma sonrası toplumda değişim ve ilerleme yaratılabileceğini söylemektedirler.[49]

Habermas eleştirel kuramı esaretten kurtulma sürecinde haberleşme ve diyalog üzerinde durmuştur. Bunun için radikal demokrasi uygulanmasını önermiştir. Bu demokratik sistemde en fazla katılımın sağlanması, katılımın ekonomik, sosyal ve kültürel olarak engellenmesinin önüne geçilmesi gerektiği belirtilmiştir. Haklar egemen devletin sınırlarının ötesine geçmelidir.

Linkater de, Habermas’tan esinlenerek esaretten kurtulmayı politik toplumun ahlaki sınırlarının genişletilmesi olarak algılamıştır. Yani ahlaki değerler egemen devletin ötesinde hakim olmalıdır. Eleştirel kuramın kuracağı yeni uluslararası ilişkiler vizyonunun amacı etiksel evrensellik anlayışının üretilmesidir. Linkater, AB’nin gelişmesinin dünya politikasında ilerleyici ve esaretten kurtulmaya yönelik olduğunu gösterdiğini belirtir, çünkü Vestfalya sınırlarının ötesinde ortak değerler oluşmaktadır.[50]

Avrupa entegrasyonu konusunda Frankfurt eleştirel okulunun en etkin temsilcisi olan Habermas’ın son yıllardaki düşüncelerini belirtmek yerinde olacaktır. Habermas’a göre, AB uluslararası meselelerde ABD’ye bağlı kalmadan tek başına hareket edebilmelidir. Tek bir ağızdan dış politikayı söylemeyi öğrenmelidir. Bugün dünyadaki tehditler ile baş edebilmek için Avrupa’nın güçlendirilmesi gerekir. Devlet tek başına ekonomik küreselleşmenin getirdiği sonuçlar ile başa çıkamamaktadır. Avrupa pazarlarının yanı sıra siyasi gücü de artarsa ‘Avrupa sosyal modeli’ korunabilir. Ulusal düzeyde kaybedilen siyasi yönetim gücü Avrupa düzeyinde kazanılabilir. Bunun için Avrupa anayasası mutlaka kabul edilmelidir. Nice’te kabul edilen sürece göre 25 üyeli AB’de farklı çıkarlar koordine edilmelidir.[51]

 31 Mayıs 2003 tarihinde Jürgen Habermas ve Fransız meslektaşı Derrida Frankfurter Allgemeine Zeitung (FAZ) başlıklı Alman gazetesinde Amerikan’ın Irak’a müdahalesini kınamışlardır.[52] Avrupa kimliği ve ortak Avrupa dış politikasına olan ihtiyaç hakkındaki düşüncelerini açıkladıkları bu makalede ‘avant-garde’ merkezinde olan Avrupa devletlerine Avrupa aydınlanma değerlerine dönme çağrısı yapmışlardır. Habermas Avrupalıların paylaştığı beş değeri şöyle tanımlamıştır: Otoritenin tarafsız olması, kilise ve devletin birbirinden ayrılmış olması, kapitalist pazar yerine siyasete güven duyulması, sosyal adalet için savaşma onuru, kişilerin haklarına ve uluslararası hukuka büyük değer verme, devletin örgütsel ve düzenleyici rolünün desteklenmesi[53] Habermas ve Derrida, Avrupa’nın daha fazla sorumluluk alması çağrısında bulunmuşlar ve uluslararası hukukun ve örgütlerin güçlendirilmesi gerektiğini belirtmişlerdir. Yeni bir Avrupa kimliği inşa etmek çabasındadırlar. Gelecekteki dünya yönetimi için Avrupa’yı örnek olarak sunmaktadırlar. Onlara göre, ‘global iç politika’nın (Weltinnenpolitik) daha anlamlı hale gelmesi için dış ve iç politikalar arasındaki ayrımın olmadığı bir birleşme gereklidir.

Gramsci’nin uluslararası siyasi ekonomide etkin olan hegemonyanın oluşmasında yalnızca zorlama değil, rızanın (consent) geçerli olduğu, bu rızanın da yöneten sınıfın toplumda kendi ahlaki, politik ve kültürel değerlerini yayarak diğer sınıflara hakim olup oluşturulduğu, tüm bunların sivil toplum kuruluşları ile yönlendirildiği görüşü ve onun yaklaşımını takip eden Cox’un entegrasyon sürecinde hegemonun ekonomik çıkarlarının etkisi analizi de önemli eleştirel yaklaşımlar arasında yer almaktadır. Gramsci’nin yazılarının neo-Marksistler üzerinde büyük bir etkisi olmuştur. Bu bağlamda Gramsci’nin ortaya attığı hegemonya kavramı önemlidir. Uluslararası ilişkilerde genel olarak en güçlü devletleri anlatmak için bu kavram kullanılır. Marksistler daha çok baskıcı uygulamalar ve devletin gücü/kapasitesi üzerinde durmuşlardır. Gramsci ise hegemonya kavramına yalnızca devlet katında değil, toplumsal ilişkileri de kapsayıcı şekilde yaklaşmıştır. Hegemonya güçlü grubun ahlaki, politik ve kültürel değerlerinin de toplumca kabul edilmesine yol açar. Gramsci ‘rıza’ (consent) üzerinde durur. Gramsci’ye göre hegemonya için ekonomik ve siyasal gücün yanı sıra halkın rızası da gerekir. Rızaya dayalı kültürel ve manevi birliğin sağlanması tek bir toplumsal grubun hegemonyasını yaratır. Rıza yaratmak için değerler ve fikirler yaratılmalıdır. Bir başka deyişle, kurulacak düzenin hegemonik olması için yalnızca devletlerarası ilişkiler değil, sivil toplum ilişkilerinin de düzenlemesi gereklidir. Gramsci’ye göre siyasal toplum ve sivil toplum arasında kesin bir ayırım vardır. Sivil toplum ikna mekanizmasına dayanmaktayken, siyasal toplum baskı ve denetime dayalıdır. Ama devlet yalnızca bir baskı aygıtı olarak görülmemekte, kültürel iktidarı aracılığıyla ideolojik bir hegemonyası da olduğu kabul edilmektedir. Marksistler sivil toplumu ekonomik alan ile kısıtlarken, Gramsci, dünya görüşlerini, felsefe ve dinleri, manevi faaliyetleri de sivil toplum içinde değerlendirmektedir. Bu nedenle mücadele alanı yalnızca devlet değil aynı zamanda sivil toplumdur. Sosyalizme geçiş sivil toplumda meydana gelecek olan fikirlerin dönüşümüyle sağlanabilir.[54] Gramsci’den esinlenen Robert Cox da devlet/sivil toplum bağlantısı üzerine odaklanmıştır. En önemli argümanı güç ve otoritenin küresel sivil toplum içinde uygulanmasıdır. Otoritenin kurulması için materyalist kaynaklar ve güç önemli olsa da onlar kadar önemli olan bir diğer unsur da fikirsel toplumsal oydaşmadır (ideational consensus). Dolayısıyla, Cox, Gramsci’nin ortaya koyduğu genel kavramsal çerçeveye dayanarak uluslararası alanda hegemonya faaliyetlerini ve dünya düzenindeki değişimi açıklamaya çalışmıştır.[55]

Cox’un uluslararası siyasi ekonomide geliştirdiği yaklaşım Bieler ve Morton tarafından da benimsenmiş ve Avrupa Birliği çalışmalarına uyarlanmıştır. Bieler ve Morton Avrupa entegrasyonunun analizinde neo-Gramscian yaklaşım uygulayarak, küresel yapısal değişim içinde (küreselleşme) sosyal ilişkilerin yeniden yapılandığını ve bu çerçeve içinde Avrupa entegrasyonun değerlendirilmesi gerektiğini belirtmişlerdir.[56]

Yeni işlevselcilik ve hükümetlerarası kurumlaşmacılık yaklaşımlarında Avrupa Birliği’nin içinde yer aldığı daha genel yapı olan küreselleşme ve devlet dışı aktörler dikkate alınmamıştır. Bu görüşlere alternatif olarak, genel olarak, neo-Gramscian yaklaşım ‘yeni’ Avrupa’nın oluşmasında en önemli aktör olarak sosyal güçleri vurgulamaktadır. Bu bağlamda küreselleşme gibi genel yapısal değişim incelenebilmektedir, çünkü üretimin ve finansın küreselleşmesi ile ortaya çıkan yeni sosyal güçler bu yaklaşımda ilişkilendirilmiştir. İkinci olarak neo-Gramscian yaklaşıma göre, tarihte hiçbir gelişme kaçınılmaz değildir. Dolayısıyla, Avrupa entegrasyonu ucu açık bir mücadele sonucu ortaya çıkmıştır. Üçüncü olarak, devlet önemli bir aktör olarak kabul edilmekle beraber, yalnızca tek aktör olarak görülmemektedir; devlet içinde de sosyal güçlerin çatıştığı bir yapı olarak ele alınmaktadır. Örneğin, devlet yapısı içindeki ticari birlikler, işçi sendikaları ve çıkar grupları rasyonel ve fikir birliği içinde hareket etmemektedir. Bu güçlerin kendi çıkarları ve fikirleri ile hareket ettikleri düşünülmektedir. Küreselleşme başladığından beri ulusal sınırları aşan (transnational) ve ulusal sosyal iş güçleri arasındaki farkı görebilmek mümkündür. Ulusal sınırı aşan sosyal güçler liberalleşmeyi desteklerken, ulusal işgücü ve sermaye sahipleri Avrupa Birliği’ne katılımı desteklemeyebilir.[57]

 

Sosyal İnşaacı Yaklaşım

Avrupa entegrasyon kuramlarının üçüncü aşamasında yer alan sosyal inşaacı yaklaşım alanındaki tartışmalar da hızla artmaktadır. Rasyonel yaklaşımlar çıkarları belirgin olan ulusal aktörlerin uluslararası normlar ile kısıtlandığını söylerken, buna karşın sosyal inşaacı yaklaşım normların ulusal aktörlerin kimliğini şekillendirdiğini ve çıkarların oluşmasına yardımcı olduğunu söyler.[58] Anarşi, egemenlik, politik çıkarlar ve kimlikler sosyal olarak yapılandırılır ve zaman içinde değişime uğrar. Wendt’in dediği gibi anarşiyi devletler oluşturur.[59] Uluslararası ilişkiler söyleminde ve gerçekliğinin şekillenmesinde fikirler ve kültür önemlidir. Çıkarlar subjektiftir ve değişen kimlikler ile ilişkilidir. Sosyal inşaacı entelektüeller arasında bazı farklar olmakla beraber genel olarak kimlik, normlar, kültür, ulusal çıkarlar ve uluslararası yönetim üzerine odaklanmışlardır. Bu yaklaşım eleştirel kuramlardaki gibi sosyal gerçekliğin insanlar tarafından yapılandırıldığını ve değişebileceğini belirtir.[60] Gerçekliğin sosyal inşaası diyebileceğimiz bu yaklaşımda, insanların sosyal ortamdan ve onun getirdiği değerler sisteminden bağımsız olarak var olmadığı söylenmektedir. Bu yaklaşım rasyonel kuramlar ile çelişmektedir.

Uluslararası ilişkiler disiplininden etkilenerek, Avrupa entegrasyonuna sosyal inşaacı yaklaşım ile ilgilenme yeni başlamıştır.[61] Sosyal inşaacı yaklaşım Avrupa entegrasyonu ile ilgili hâlihazırdaki yeni işlevselcilik ve hükümetlerarası kurumlaşmacılık gibi rasyonel ontolojiye dayalı kuramlardan farklıdır. Fakat aktörlerin çıkarlarının oluşumunda normlara vurgu yaparken, sosyal inşaacı yaklaşım bu kuramların yerine geçmekten ziyade onları tamamlamaktadır.[62]

Soğuk Savaştan sonra devam eden Avrupa entegrasyonun inşaası üzerinde duran bu yaklaşım, ulusal gerçekliğin yapı bloklarının hem materyalist, hem de fikirsel (ideationalist) olduğu görüşündedir.[63] Fikirsel faktörlerin hem normatif hem de kurumsal yönleri vardır ve yalnızca bireyin değil kollektif niyetliliği de yansıtırlar.

Avrupa entegrasyonu yönünde inşaacılık alanında sorulan başlıca araştırma soruları dört grupta toplanmaktadır. Birinci olarak, uluslararası sistem üzerinde devletlerin sosyal etkileşiminin sonuçlarının irdelenmesidir.[64] İkinci olarak, uluslararası politika üzerinde ulusal normların sonuçlarının irdelenmesidir.[65] Üçüncü olarak, Avrupa Birliği normlarının ve sosyal ilişkilerinin, iç politikadaki değişimlerin üzerine etkisinin ve ‘Avrupalılaşmanın’ incelenmesidir.[66] Dördüncü olarak, yönetim imajlarının, Avrupa’daki politik aktörler ile ilgisinin incelenmesidir.[67]

Sosyal inşaacı yaklaşımın Avrupa entegrasyonu çalışmalarına katkıları ile ilgili yakın zamanda derlenmiş kitaplardan bazıları örnek olarak verilebilinir. Birincisi, Knud Eric Jorgenson tarafından derlenmiş olan ve reflectivistten ziyade inşaacı yaklaşımların yer aldığı ‘Reflective Approaches to European Governance (AvrupaYönetimine Reflective Yaklaşım)’ (Houndmills: Macmillan, 1997) başlıklı bir kitaptır. İkincisi, Antje Wiener ve Thomas Diez tarafından derlenmiş ‘European Integration Theory (Avrupa Entegrasyon Kuramı)’ (Oxford: Oxford University Press, 2005) başlıklı kitaptır.

İnşaacı yaklaşımda kurumlardan ve politikalardan daha çok kimliğin ‘Avrupalılaşması’ üzerine çalışmalar en önemli konu olarak kabul edilmiş ve burada da dilin rolü ve söylemler önem kazanmıştır. Örneğin, AB anlaşmaları, direktifleri ve AB ile haberleşme spesifik bir dile sahiptir. Sosyal inşaacı yaklaşım genişleme sürecini anlamakta kimlik üzerine vurgu yaparken söylemlerin dilini incelenmekle beraber[68], aynı zamanda ‘öteki’ tanımının nasıl değiştiği konusunda yeterince literatür çalışmasına rastlanılmamaktadır.

Sosyal inşaacı yaklaşımda kimlik öncelikle sosyal grup olarak veya toplum içinde yer alan bireylerin ayırt edici fikirlerinden oluşur.[69] ‘Ortak Avrupalılık’ buna örnek olarak verilebilir. İkinci olarak, diğer toplumlardan farklılaştıran bir ortaklık aranır. ‘Avrupa ve ötekiler’ örneğinde görüldüğü gibi, bireyler bulundukları grubu, grubun dışında kalanlardan daha olumlu tanımlamaya meyillidirler. Başka bir deyişle, sosyal kimlik yalnızca bir grubun üyesi olmanın anlamı ile tanımlanmamaktadır. Bir de bu grubun sınırlarının, içindeki ve dışındakilerin tanımlanmasını gerektirmektedir. Dolayısıyla, Avrupa’nın ötekileri hakkında daha fazla bilgi, Avrupa kimliğinin tanımlanmasında kullanılmaktadır.[70]

Soğuk Savaş döneminde daha kesin çizgiler ile ayrılmış bloklar vardı. AB’nin farklı bir genişleme sürecine gidebileceği tartışılmıyordu. AB üyelerinin ‘Avrupalılığı’ üzerine tehditler yoktu ve daha az önem taşıyan bir konuydu. Soğuk Savaş döneminde farklılık daha ziyade Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkeleriyleydi. Bugün ise, AB’nin ABD’den bile farklı olduğu, daha fazla çevre ile ilgilendiği, uluslararası hukuka saygılı olduğu, barışçı olduğu söylenmektedir.

AB kimliği ve Avrupa kimliği aynı şey olmamakla beraber, AB, Avrupa kimliği konusunda bir hegemonya oluşturmaktadır.[71] Örneğin, AB doğuya doğru genişlediği zaman sanki daha önce bu bölgenin dışındaymış gibi Orta ve Doğu Avrupa devletleri ‘Avrupa’ya dönmek’ gibi bir istekte bulunmuşlardır. Bu bağlamda Avrupa, AB ile eşanlamlı olarak kullanılmaktadır.[72] İnsanların AB’ni Avrupa ile aynı şekilde tanımlamaya başlamaları, Avrupa entegrasyonunun ne kadar ilerlediğini göstermektedir. Avrupalı olmanın anlamı AB ile sosyal alanda eş değer hale gelmektedir. Bir başka deyişle, AB üyesi olmadan ‘gerçek’ Avrupalı olunamayacağı anlamına da gelmektedir. Avrupa’da devletlerin kendi görüntüsü ile birlikte Avrupa kavramı ve görüntüsü iç içe geçmiştir. Her ülkede millet, devlet, Avrupa kavramları birbirine çok bağlıdır.[73] Dolayısıyla, Avrupa entegrasyonu günümüzde çok ileri düzeye doğru gitmiştir.

Soğuk Savaş’tan sonra yeni dünya düzeni içinde devletler konumlarını tanımlamaya çalışırken, AB’de derinleşme ve genişleme konularında yapılan toplantılarda kimlik tartışmaları ön plana çıkmaya başlamıştır. Diez 1990’dan sonra Avrupa kimliğinin oluşturulmasında coğrafik ve kültürel farklılıkların daha fazla önem kazandığını söylemektedir.[74]

Soğuk Savaş sonrası dönemde, AB genişleme politikası, 1991 yılında Maastrict anlaşması ile AB’ye her Avrupa devletinin üye olmak için başvurabileceği görüşü ile başlamıştır. 1993 yılında Kopenhag kriterleri ile bu politika açıklık kazanmış ve üyelik için bazı şartlar getirilmiştir. Amsterdam Anlaşması da (1999) AB’nin genişleme isteğini tekrar dile getirmiştir. Soğuk Savaş döneminin sona ermiş olması bu süreci olumlu etkilemiştir. Kopenhag kriterleri ile belirtilen şartlar genişleme sürecine açıklık getirmiş olmakla beraber, Avrupa kimliği pratikteki mevcut problemlere eklenmiştir.

AB’nin derinleşme politikasına baktığımızda ise, AB ekonomik entegrasyonun ötesine gidebilmek için yine Maastrict Anlaşması ile Ortak Dış ve Güvenlik Politikasının (ODGP) uygulanmasına karar verilmiştir. Daha önceleri dış politika hükümetlerarası düzeyde ele alınmaktaydı. Aslında daha 1970’lerden beri üye devletler Avrupa’da politik birlik çalışmalarında yer almıştır. Tek Avrupa Senedi (1986) Avrupa politik birliğini yasal hale getirmiştir ama hükümetlerarası niteliğini değiştirmemiştir. Maastrict Anlaşması ile ODGP AB’nin bir amacı haline gelmiştir. Amsterdam Anlaşması (1999) ve Nice Sözleşmesi (2001) ile ODGP anlamı değişerek güvenlik ve barışı korumanın yanı sıra kimliğin de belirginleşmesi çabaları başlamıştır.

Ayrıca, Maastrict anlaşmasından sonra genişleme ve derinleşme politikaları ve kimlik tartışmaları güvenlikleştirme (securitization) tartışmaları ile ilişkilendirilmiştir. Özellikle 11 Eylül terör saldırıları ve takip eden Avrupa’daki saldırılar Avrupa’nın İslam tehdidinden korunmasını gündeme getirmiştir. Örneğin, Müslüman göçü bir güvenlik konusu haline gelmiştir ve sınır kontrolleri sıkılaştırılmıştır. Bu yaklaşıma göre AB ulus devletlerin ötesinde bir üst Avrupalı kimliği oluşturacaktır. Bu bağlamda aşağıda sosyal inşaacı yaklaşım ile AB’de güvenlik konusundaki tartışmalara yer verilecektir.

 

Sosyal İnşaacı Yaklaşım ve Avrupa Güvenlik Toplumu

Avrupa güvenlik politikası halen daha yeterince entegre değildir. Daha önce de belirtildiği gibi gerçekçilik akımının güvenlik yaklaşımına göre bu hiçbir zaman mümkün olmayacaktır. Gerçekçi güvenlik yaklaşımlarına karşın geleneksel olmayan güvenlik çalışmaları ise Avrupa güvenlik entegrasyonuna farklı yaklaşmaktadır. Güvenlik literatürünün gelişmesinde birçok faklı görüş yer aldığı halde (feminist, eleştirel, insan güvenliği..) özellikle Kopenhag okulunun yaklaşımı etkin olmuştur. Kopenhag Okulu liberal, yapısalcılık sonrası, yeni gerçekçi ve inşaacı yaklaşımların bir kombinasyonu olarak görülebilir.[75] Bu okulda birçok akademisyen bulunmasına rağmen özellikle Buzan ve Waever güvenlik konusundaki tartışmaları çok etkin olmuştur.

Buzan 1983 yılında yayınladığı kitabında[76]  güvenlik kapsamındaki konulara klasik askeri odaktan daha geniş çerçevede bakmıştır. Geleneksel konulara politik, ekonomik, toplumsal ve ekolojik güvenlik konularını eklemiştir. Bu yeni alanların özellikle 1980’lerde devletlerin içinde bulunduğu çevrenin değişmesi ile tartışılması gerekli görülmüştür. Fakat Buzan uluslararası güvenlik analizinde insanların değil devletlerin güvenliğini ön planda tutmuştur. Güvenliğin tanımı genişlemekle beraber tartışmalar devlet, uluslararası sistem ve etnik grup gibi devlet altı gruplar olarak üç düzeyde yapılmıştır. Booth ise güvenlik çalışmalarının devlete odaklı olmasını eleştirmekte ve insanların esaretten kurtulmasını ön plan koymak gerektiğini söylemektedir.[77]

1990’larda Avrupa güvenliğinde birçok değişim yaşanırken Buzan’ın görüşlerini savunması zorlaşmıştır. Bu bağlamda, Soğuk Savaş sonrası Avrupa’da güvenlik konusunu anlayabilmek için Waever ‘toplumsal güvenlik’ kavramını geliştirmiştir.[78] Bu değişim çok önemlidir. Devletin güvenliği yaklaşımı, egemenliği en önemli değer olarak ortaya koyarken, toplumsal güvenlik bunun yerine kimliği (toplumun geleneksel dil, kültür, din ve ulusal kimlik ve göreneklerinin korunması kabiliyeti) ön plan koymuştur. Buzan ve Waever’a göre, toplumsal güvenlik devlet güvenliğine odaklanmanın tam olarak yerine geçmemiştir, fakat analizlerinde daha önemli yer almaktadır, çünkü 1990’larda toplumsal güvenlik daha geçerli hale gelmiştir.

Toplumsal güvenliğe doğru gidişte Waever’ın ‘güvenlikleştirme’ (securatization) fikri üzerine çalışmaları da önemli rol oynamıştır.[79] Waever’a göre, güvenlik ‘başıboş bir hareket’tir. Bu bağlamda, birşeyin güvenlik konusu olarak adlandırılması o konuya önem ve aciliyet vermekte ve politik sürecin dışında yöntemlerin uygulamasını yasal kılmaktadır. Örneğin, ABD’ye 11 Eylülde yapılan saldırıyı bir suç davranışından ziyade güvenlik konusu haline getirirken, Bush yönetimi yasal veya politik bir davranıştan ziyade El-Kaide’ye  askeri bir saldırının gerekli olduğunu söylemiştir. Böylece bu olayda geleneksel politik süreçlerden ziyade askeri müdahale gerekli hale gelmiştir. Buzan’a göre[80] ABD’nin terörle savaş stratejisi sosyal inşaacı olarak görülmelidir. Güvenlikleştirme teorisi ile ABD terörle savaş yaklaşımını yasal hale getirmeye ve buna dayanarak devletleri bir araya getirerek kollektif güvenliği kurmaya çalışmaktadır. Böylece kendi liderliklerini de yasal hale getirebileceklerdir. Ama Buzan terör konusunun güvenlikleştirilmesinin sakıncalı olduğunu belirtmektedir. Aynı şekilde Waever da (1995) güvenlik konusu haline getirilmesi ile olayların daha problemli ve askeri hale geldiğini vurgulamakdır. Bu durum da ‘biz’ ve ‘ötekiler’ çalışmaları haline gelmektedir. Bu nedenle, Waever bazı konuların güvenlik gündeminden çıkartılmasını (desecuritization) önermektedir.[81] Özellikle Avrupa’nın güvenliği için terörün güvenlikleştirme gündeminden çıkarılması gerekmektedir.

Söz konusu ‘güvenlikleştirme’ kuramına göre bir bölgedeki devletlerin başlıca güvenlik endişelerinin birbirine bağlı olduğu ve bu nedenle ulusal güvenliklerinin birbirinden bağımsız düşünülemeyeceği varsayılmaktadır.[82] Bu tehditler gerçekçilerin varsaydığı materyal ve sosyal inşaacıların söylediği sosyal tehditlerden oluşmaktadır. Waever göre bölgesel güvenlikte coğrafyanın önemli olduğu varsayılmaktadır. Waever, uluslararası sistemdeki birçok devlet için, güvenlik analizinde bölgesel düzeyde yaklaşımın önemini vurgulamaktadır.[83] Bu bağlamda güvenlikleştirme kuramına göre Avrupa güvenlik yapısının merkezi olması gerektiği belirtilmektedir. Çünkü güvenlikleştirilen önemli konular vardır.

Avrupa’nın bölgesel güvenlik yapısında güvenlikleştirilen konular 10 başlık altında toplanabilir.[84] Birincisi, AB’nin kendi geçmişinden gelen tehditler Avrupa entegrasyonunu zayıflatabilir. Entegrasyonun zayıflaması Avrupa güvenliğini de azaltır. Burada bahsedilen Avrupa’nin geçmişteki güç dengelenmesi ile ilgili klasik endişelerdir. İkincisi, ilk maddenin tam tersi olarak, Avrupa’nın entegrasyonu özellikle ulusal kimlik için bir tehdittir. Üçüncüsü, Kuzey Irlanda, Ispanya’nın Bask bölgesi, Korsika gibi bazı bölgelerde yerel çatışmaların yoğunluğu endişe vericidir. Dördüncüsü, Doğu Avrupa’daki etnik çatışmalardır. Beşincisi, Rusya’daki ve Akdeniz bölgesindeki istikrarsızlıktır. Altıncısı, ulusal kimliğe tehdit oluşturan göç ve küreselleşme konularıdır. Yedincisi, terör, uluslararası organize suç ve yasal olmayan göçtür. Sekizincisi, çevre güvenliğidir. Dokuzuncusu, küresel terör, bölgesel çatışmalar ve bulaşıcı hastalıklardır. Son olarak, az derecede de olsa geleneksel devletlerarası problemlerdir.[85] Tüm bu konular Avrupa’da güvenliği tehdit etmekte olduğundan kurumsallaştırılmış merkezi güvenlik yapısına gereksinim duyulmaktadır.

Kimliğin inşaasına ve ortak normların oluşturulmasına önem verdiği için Kopenhag okulunun güvenlik alanında sosyal inşaacı yaklaşımın geliştirilmesinde önemli rol oynadığı söylenebilir.[86] Sosyal inşacılık bir güvenlik kuramı olmamakla beraber güvenlik konusunda önemli katkıları vardır. Sosyal inşaacı argüman insanların sosyal gerçekliği yapılandırdığını ve bunun değişebileceğini belirtmektedir.[87] Bu bağlamda objektif bir gerçek yoktur, yalnız insanların yaklaşımı ile daha anlamlı bir hale gelmektedir. Yani inançlar, fikirler, söylemler, anlayışlar önemlidir.[88] Dolayısıyla, uluslararası güvenlik sistemine nasıl yaklaştığımız önemlidir. Diğer Avrupa entegrasyon kuramları rasyonel ontolojiye dayanırken, inşaacıların sosyal ontolojiye dayanması ve insanların içinde bulundukları sosyal ortamdan bağımsız olarak var olmadıkları düşüncesi ile sosyal inşaacı tanımlanan çıkarlar rasyonel tercihleri tamamlamaktadır. Dolayısıyla sosyal inşaacı görüş ile Avrupa entegrasyonu incelenirken hükümetlere yalnızca rasyonel aktör olarak bakılmamakta, tercihleri değişmez olarak kabul edilmemekte ve daha fazla entegrasyonun nasıl gerçekleşeceği üzerinde durulmaktadır. Bu bağlamda ortak dış ve güvenlik politikası sürecinin gelişiminin kuramsal çerçevesinin daha iyi anlaşılmasına olanak sağlanmaktadır. Ortak dış ve güvenlik politikası oluşturma sürecine sırasıyla savunma kimliği ve güvenlik politikası eklenerek 2003 yılında ‘Avrupa Güvenlik Stratejisi’ açıklanmıştır. Bu belgenin amacı, Avrupa’nın kendisine ait ve ayrı bir kimliği olduğunun ortaya konmasıdır. Halen daha rasyonel kuramlara göre Avrupa Birliği’nin zayıf bir güvenlik aktörü olarak kalacağı varsayılsa da, güvenlik kimliğinin yapılandırılmak istenmesi sosyal inşaacı yaklaşım ile açıklanabilinir.

Son yıllardaki olaylara bakıldığında gerçekçilik kuramı ile AB’nin güvenlik konusunda etkin bir güç olmaktan yoksun olduğu görülmüştür. Bu nedenle, Avrupa kimliği oluşturulması Avrupa entegrasyonun devletlerüstü konuma getirilmesi için önem taşımaya başlamıştır. Avrupa Parlementosu üyeleri, ODGP’nin hükümetlerarası niteliğinin, AB’nin uluslararası gelişmelerde etkin bir rol oynamayışından sorumlu olduğuna inanmaktadır.

Gerçekçi kurama göre AB çok zayıf bir güvenlik aktörü olarak görülürken, sosyal inşaacı yaklaşıma göre AB’ye askeri değil ama paylaşılan ortak normlara dayalı bir güç olarak bakılmakta ve ‘normatif güç’ olarak görülebileceği belirtilmektedir. Çünkü sosyal inşaacılara göre Avrupa’da çıkarlara dayalı rasyonel hareketlerden ziyade ortak kimlik oluşturmaya yönelik hareketler vardır. Bu da AB’nin normatif bir güç olabileceğini göstermektedir.[89] Özellikle kimlik oluştururken demokrasi, hukuk devleti, insan hakları gibi normların yerleştirilmesi önem taşımaktadır. AB bu normların yeni üyelere yerleştirilmesi için koşulluk prensibini uygulamaktadır. Örneğin, Doğu Avrupa’ya insan hakları ve demokrasi gibi değerlerin yerleştirilmesi karşılığında üyelik vaat edilmiştir. Dolayısıyla, sosyal inşaacılık ile güvenlik konusunda da yeni bir tartışma alanı doğmuştur. Fakat şu ana kadar bu konuda bir kuram oluşmamıştır, yalnızca bir yaklaşım vardır. Bu Avrupa entegrasyonunda kimlik oluşturulmasının etkilerini inceleyen bir yaklaşımdır.

 

SONUÇ

Avrupa Birliği, 1997 yılında Amsterdam Anlaşması ile kendi kimliğini oluşturacak değerlerini açıklamış ve ODGP için değerlerinin öne çıkarılması sürecini başlatmıştır. Bu değerler “özgürlük, demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı” olarak ifade edilmiştir. AB’de kimliğin öncelikle güvenlik boyutuyla işlevselleştirilmesine ve bir güvenlik alanı yaratılmaya çalışıldığı söylenebilir.

Bu aşamada bu çalışmada sosyal inşaacı yaklaşımın ilerleyen Avrupa entegrasyonu açıklamadaki önemi dile getirilmeye çalışılmıştır. Yukarıda da belirtildiği gibi, geleneksel kuramlar ile sosyal inşaacılık arasında farklılıklar vardır. Rasyoneller, uluslararası sistemde değişmeyen bazı kurallar olduğunu varsayarken, sosyal inşaacılara göre bu kurallar sosyal olarak yapılandırılmakta ve değişebilmektedir. Avrupa’nın da sosyal inşaacı transformasyonu mümkündür. Epistomolojik ve ontolojik karşılaştırmada rasyonel ve inşaacı yaklaşımlar farklılaşırken aynı zamanda AB’nin uluslararası rolü, kimliği ve güvenliği de farklı şekilde kavramsallaştırılmaktadır. Geleneksel kuramlara göre AB ekonomik dev ama politik cüceyken, sosyal inşaacı yaklaşıma göre gittikçe gelişen normatif bir güçtür. Soğuk Savaş sonrası derinleşmenin ve genişlemenin bir arada yürüdüğü Avrupa entegrasyonunda rasyonel yaklaşımlarda dile getirilmeyen normların, politik kültürün, söylemlerin, çıkarların ve kimliğin sosyal inşaasının önemi yadsınamaz. Ama sosyal inşaacı yaklaşım rasyonel kuramların yerine geçmekten ziyade onları tamamlayıcı unsurlara sahiptir. Yine de, Avrupa entegrasyonunda sosyal inşaacı yaklaşım ile ilgili yeterince araştırma yapılmadığı ve bu aşamada bu yaklaşımın rasyonel kuramlar ile rekabet edemeyeceği belirtilmelidir. Ama Avrupa entegrasyonunda özellikle şekillenen kimliğin etkilerini inceleyerek entegrasyon çalışmalarına katkıda bulunmaktadır.

Çalışmanın başında da belirtildiği gibi, Avrupa entegrasyon çalışmaları ile ilgili kuramsal gelişme son derece iyi durumdadır. Bununla birlikte entegrasyonun farklı yönlerine ışık tutabilmek için kuramların gelişimi halen daha sürdürülmektedir. Diez ve Wiener’in dediği gibi[90] farklı kuramlar Avrupa entegrasyon kuramları mozaiğine bir taş eklemektedir. Hiç bir yaklaşım birbiri ile direkt olarak kıyaslanamayacağı gibi birbiriyle uyuşmaz da değildir.

 

 

 

İlk yayınlandığı yer: Uluslararası Hukuk ve Politika Dergisi (UHP), Cilt: 3, Sayı: 9, 2007, ss. 82-100. UHP bir USAK yayınıdır. Tüm hakları saklıdır.

pdf versiyonu için linke tıklayınız!

UHP’nin Eski sayılarına ulaşmak için tıklayınız!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



[1] Literatürde bütünleşme ve entegrasyon kelimelerinin birbirlerinin yerine kullanılabileceği görülmüş olup, bu çalışmada entegrasyon teriminin kullanılması tercih edilmiştir.

[2] Morton Kelstrup ve Michael C. Williams, ‘Introduction: Integration and the Political Community in the New Europe’, Morton Kelstrup ve Michael C. Williams (der), International Relations Theory and the Politics of European Integration, (London, New York: Routledge, 2000), s. 2.

[3] 1980’lerden sonra uluslararası ilişkiler alanındaki en önemli tartışma pozitivizm ve pozitivizm sonrası arasında veya rasyonalism ile reflectivism arasındadır. Pozitivizmin ana varsayımı emprik, doğal, objektif, davranışsal ve olgulara dayalı sosyal bilimi kabul etmesidir. Post-pozitivizm veya reflektivist yaklaşımlar ise bu varsayımları eleştirir.

[4] Steve Smith, ‘Alternative Approaches to International Theory’, John Baylis ve Steve Smith (der), The Globalization of World Politics, (Oxford: Oxford University Press, 2001), s. 271-294; Steve Smith, ‘The self Images of a Discipline: A Genealogy of International Relations Theory’, Ken Booth ve Steve Smith (der), International Relations Theory, (Cambridge: Polity Press, 1995), s. 1-37; Emmanuel Adler, ‘Seizing the Middle ground: Constructivism in World Politics’, European Journal of International Relations, Vol. 3, 1997, s. 319-363; Jeffrey Checkel, ‘The Constructivist Turn in İnternational Relations Theory’, World Politics, Vol. 50, 1998, s. 324-348; Alexander Wendt, ‘Anarchy is What States Make of it’, International Organizations, Vol. 46, 1992, s. 391-425; Stephen Walt, ‘International Relations: One World, Many Theories’, Foreign Policy, Vol. 110, 1998, s. 29-46.

[5] Rationalist/reflectivist terminolojisi uluslararası ilişkiler disiplininde rasyonel ve pozitivist yöntemler uygulayanlar ile bu yöntemlere karşı çıkıp yorumlayıcı ve düşündürücü yöntemleri tercih edenler arasındaki tartışmayı göstermektedir. Eleştirel teori, yapısalcılık sonrası ve feminizm çoğu zaman reflektivist yaklaşımlar olarak görülmektedir.

[6] ‘Social constructivism’ yerine Türkçe’de sosyal inşaacılık, yapısalcılık, konstrüktivist ve oluşturmacılık gibi terimler kullanılmakla beraber bu konuda tam bir fikir birliği oluşmamıştır. Bu çalışmada sosyal inşaacılık terimin kullanılması tercih edilmiştir.

[7] Steve Smith, ‘Positivism and Beyond’, Steve Smith, Ken Booth ve Marysia Zalewski (der), International Theory: Positivism and Beyond. (Cambridge: Cambridge University Press, 1996), s. 11-44.

[8] Wendt, ‘Anarchy is …’; Alexander Wendt, ‘Why a World State is Inevitable’, European Journal of International Relations, 2003, Vol. 9, No.4, s. 491-542; Adler,  ‘Seizing the Middle …’; Richard Price,  Christian Reus-Smit, ‘Dangerous Liaisons? Critical International Theory and Constructivism’, European Journal of International Relations, Vol. 4, No. 3, 1998, s. 259-294; Stefano Guzzini,  ‘A Reconstruction of Constructivism in International Relations’, European Journal of International Relations, Vol. 6, No. 2, 2000, s. 147-182.

[9] Thomas Christiansen, Knud Erk Jorgensen and Antje Wiener,  Social Construction of Europe, (London: Sage Publications,  2001); Knud Erk Jorgensen, Reflective Approaches to European Governance, (London, MacMillan Press, 1997); Steve Smith, ‘Social Constructivism and European Studies: A Reflectivist Critique’, Journal of European Public Policy, Special Issue, Vol. 6, No. 4, 1999, s. 682-91.

[10] Richard Price, Christian Reus-Smit, ‘Dangerous Liaisons? Critical International Theory and Constructivism’, European Journal of International Relations, Vol. 4, No. 3, 1998, s. 259-294

[11] Bkz. Journal of European Public Policy, Vol. 6, No. 4, Special Issue, 1999. Bu özel yayında sosyal inşacılık üzerine farklı görüşleri yansıtan çeşitli makalelere yer verilmiştir.

[12] Checkel, ‘The Constructivist Turn…’

[13] Ben Rosamond, Theories of Euroepan Integration, (New York: St. Martin’s Press, 2000).

[14] Diez ve Wiener,  ‘Introducing the Mosaic of Integration’, European Integration Theory, (Oxford, New York: Oxford University Press, 2005), s. 1-25.

[15] a.g.m.

[16] Helge Hveem, ‘Integration by Whom, for Whom, Against Whom?’ Cooperation and Conflict, Vol IX, 1974, s. 263-284; Michael Haas, ‘Paradigms of Political Integration and Unification: Application to Korea’, Journal of Peace Research, Vol. 21, No. 1, 1984, s. 47-60. Tam Türkçe karşılığı bulunamamış olduğundan Ingilizce ‘transactionalism’ teriminin kullanılması tercih edilmiştir.

[17] Mark Hodges (der), European Integration, (Harmondsworth: Penguin,1972); Sergio Pistone, ‘Altiero Spinelli and the Strategy for the United States of Europe’, The European Union: Readings on the Theory and Practice of European Integration , Brent F. Nelson ve Alexander Stubb (der), (Hampshire: Palgrave Macmillan, 2003), s. 91-99.

[18] David Mitrany 1943 yılında en önemli kuramsal katkısı olarak görülen ‘A Working Peace System’ adlı kitabını yayınlamıştır.

[19] David Mitrany, ‘A Working Peace System’, The European Union: Readings on the Theory and Practice of European Integration , Brent F. Nelson ve Alexander Stubb (der), (Hampshire: Palgrave Macmillan, 2003), s. 99-120.

[20] Mitrany’e göre işlevselcilik ‘ramification’ olarak adlandırdığı terimin ana dayanağıdır. Buna göre işlevselcilik daha fazla işbirliği için devlet davranışlarının değişmesine katkıda bulunacaktır. Bu da savaşa yol açan davranışları azaltacak ve barışın kalıcılığını sağlayacaktır.

[21] Filippo Andreatta, ‘Theory and the European Union’s International Relations’, International Relations and the European Union, Christopher Hill and Michael Smith (der), (Oxford, New York: Oxford University Press, 2005), s. 18-38.

[22] Karl W. Deutsch, Political Community at the International Level, (Garden City, New York: Doubleday and Co. Inc., 1954); Karl W. Deutsch et al., Political Community and North Atlantic Area: International Organization in the Light of Historical Experience, (Princeton, N.J.: Princeton University Press, 1957).

[23] Karl W. Deutsch et al., ‘Political Community and North Atlantic Area’, The European Union: Readings on the Theory and Practice of European Integration , Brent F. Nelson ve Alexander Stubb (der.), (Hampshire: Palgrave Macmillan, 2003),  s. 121-144.

[24] Deutsch, Political Community at…

[25] Deutsch et al., Political Community and

[26] Andrew Linkater, ‘a European Civilising Process?’, International Relations and the European Union, Christopher Hill and Michael Smith (der), (Oxford, New York: Oxford University Press, 2005), s. 367-387.

[27] Emanuel Adler ve Michael Barnett, ‘Security Communities in Theoretical Perspective’, Security Communities, Emanuel Adler ve Michael Barnett (der), (Cambridge: Cambridge University Press, 1998), s. 3-28.

[28] İlk entegrasyon teorileri ile ilgili bakınız Donald Puchala, ‘The Integration Theorists and the Study of International Relations’, Classical Readings of International Relations, Phil Williams, Donald M. Goldstein ve Jay M. Shafritz (der), (California: Wadsworth Publishing, 1994), s. 260-273

[29] ‘Spillover’ teriminin tam Türkçe karşılığı bulunamadığından, çalışma içinde her kullanımında parantez içinde verilmesi uygun görülmüştür.

[30] Ernest B. Haas, ‘The uniting of Europe: 1950-1957’, The European Union: Readings on the Theory and Practice of European Integration , Brent F. Nelson ve Alexander Stubb (der), (Hampshire: Palgrave Macmillan, 2003), s. 145-150.

[31] Ernest B., Haas, The uniting of Europe: 1950-1957, ( Stanford: Stanford UP, 1968).

[32] Schmitter Haas’ın ortaya koyduğu ‘spillover’ terimini biraz daha geliştirmiştir. Devletler için stratejik seçim yapabilicekleri bir tipololoji ortaya koymuştur. Bu tipolojide ‘spillaround’, ‘buildup’, ‘retrenchment’, ‘spillback’ fonksiyonları yer almaktadır. Detaylı bilgi için bkz: James E. Dougherty and Robert L. Pfaltzgraff, Jr., Contending Theories of International Relations, (New York: Longman, 2001), s. 514

[33] Leon. N. Lindberg, ‘The Political Dynamics of European Integration’, (Standford University Press, 1963).

[34] Leon. N. Lindberg, ‘The Political Dynamics of European Integration’, The European Union: Readings on the Theory and Practice of European Integration,  Brent F. Nelson ve Alexander Stubb (der), (Hampshire: Palgrave Macmillan, 2003), s. 151-162.

[35] Joseph S. Nye, Peace in Parts: Integration and Conflict in Regional Organization, (Boston: Littele, Brown, 1971).

[36] Detaylı bilgi için bkz: James E. Dougherty and Robert L. Pfaltzgraff, Jr., Contending Theories of International Relations, (New York: Longman, 2001), s. 515-519.

[37] Stanley Hoffmann, ‘Tradition in change’, Daedalus, 1966, Summer, Vol 95, No.3.

[38] Stanley Hoffmann, ‘Obstimate or Obsolete? The Fate of the Nation-state and the Case of Western Europe’ , The European Union: Readings on the Theory and Practice of European Integration, Brent F. Nelson ve Alexander Stubb (der.), (Hampshire: Palgrave Macmillan, 2003), sf. 163-177.

[39] Andrew Moravcsik, ‘Negotiating the Single European Act: National Intrerests and Conventional Statecraft in the European Community’, International Organizations, Vol. 45, No. 1, 1991, s. 19-56.

[40] Andrew Moravcsik, ‘The choice of Europe’ The European Union: Readings on the Theory and Practice of European Integration, Brent F. Nelson ve Alexander Stubb (der), (Hampshire: Palgrave Macmillan, 2003), s. 239-254.

[41] Murray Forsyth, ‘The political Theory of federalism: The relevance of classical approaches’ The European Union: Readings on the Theory and Practice of European Integration, Brent F. Nelson ve Alexander Stubb (der), (Hampshire: Palgrave Macmillan, 2003), s. 195-213.

[42] Ingilizce epistomology ‘theory of knowledge’ anlamına gelirken, kısaca epistomoloji dünya hakkındaki bilgileri elde etme şekli olarak tanımlanabilir.

[43] Smith, et al., International Theory: Positivism and …

[44] a.g.e.

[45] Ingilizce ontology kelimesi ‘theory of being’ anlamında kullanılırken kısaca, ontoloji araştırdığımız dünyanın yapısı/karakteri olarak tanımlanabilir. Burada önemli olan entegrasyon kuramları katılımcı devletin karakterini değiştiriyor mu, yoksa entegrasyon katılımcı devletlerin karakterini mi yansıtıyor.

[46] Richard Price, Christian Reus-Smit, ‘Dangerous Liaisons? Critical International Theory and Constructivism’, European Journal of International Relations, Vol. 4, No. 3, 1998, s. 259–294; Steve Smith ve Patricia Owens, ‘Alternative Approaches to İnternational theory’, , J. Baylis and S. Smith (der), The Globalization of World Politics, (Oxford: Oxford University Press, 2005), s. 274.

[47] Eleştirel kuram ile ilgili Bkz: Fuat Keyman, ‘Eleştirel Düşünce: İletişim, Hegemonya, Kimlik/Fark, Atilla Eralp (der), Devlet, Sistem ve Kimlik, (İstanbul: İletişim Yayınları, 1997); M. Horkheimer, Critical Theory, (New York: Seabury Press, 1982); www.uta.edu/huma/illumininations/ (the critical theory website)

[48] Bkz: Andrew Linkater, Beyond Realism and Marxism, (London: MacMillan, 1990); Andrew Linkater, ‘The Question of the Next Stage in International Theory’, Millenium, No. 21, 1992, s. 77-101; Andrew Linkater, Men, and Citizen in The Theory of International Relations, (London: MacMillan, 1990).

[49] Stephen Hobden ve Richard Wyn Jones, ‘Marxist Theory of International Relations’, J. Baylis and S. Smith (der), The Globalization of World Politics, (Oxford: Oxford University Press, 2005), s. 225-251.

[50] a.g.e.

[51] Jürgen Habermas, ‘The illusionary Leftist No’, 13/05/2005 (http://print.signandsight.com/features/163.html), Erişim: 18/01/2007

[52] Habermas başka bir makalesinde daha ABD’nin Irak politikasını ve stratejisini eleştirmiştir. Bkz. Jürrgen Habermas, ‘Interpreting the Fall of Monument’, German Law Journal, No. 7 (1/07/2003) (http://www.germanlawjournal.com/article.php?id=291), Erişim: 18/01/2007

[53] (http://www.dw-world.d/dw/article/0,884292,00.html) Deutsche Welle, 03.06.2003, Philosophizing about Europe’s Rebirth, Erişim: 18/01/2007

[54] Nur Vergin, Siyasetin Sosyolojisi: Kavramlar, Tanımlar, Yaklaşımlar, (İstanbul, Bağlam Yayınları, 2003), s. 69-81.

[55] Robert W. Cox, ‘Gramsci, Hegemony and International Relations: An Essay in Method’, R. Cox ve T. Sinclair (der), Approaches to World Order, (Cambridge: Cambridge University Press, 1993)

[56] Andreas Bieler ve Adam David Morton, ‘A critical Theory Route to Hegemony, World Order and Historical Change’, Capital and Class, Spring, 2004, No. 82, s. 85-108; Andreas Bieler ve Adam David Morton (der), Social Forces in the Making of New Europe: The Restructring of European Social Relations in the Global Political Economy, (Gordonsville, VA: Palgrave Macmillan, 2001)

[57] a.g.e.; Andreas Bieler, ‘Globalization, Sweedish Trade Unions and European Integration’, Cooperation and Conflict, Vol. 34, No. 1, 1999, s. 21-46. Bu konu ile ilgili uygulamalı bir çalışma örneğine bakıldığında, 1990 yılında İsveç Sosyal Demokrat Partisi’nin Avrupa Birliğine başvurusunda İsveç Ticaret Odası’nın etkisi araştırılmış ve genel olarak benimsenen olumlu görüşe karşın Ticaret Odası’nın etkinliğinin fazla olmadığı belirtilmiştir

[58] Thomas Risse, ‘Neo-functionalism, European Identity and the Puzzles of European Integration’, Journal of European Public Policy, Vol. 12, No. 2, 2005, s. 291-309; Adler, ‘Seizing the Middle Ground…’; Emmanuel Adler, ‘Constructivism in International Relations’ in W. Carlianes, T. Risse ve B. A. Simmons (der), Handbook of International Relations, (London: Sage, 2002); Alexander Wendt, Social Theory of International Politics, (Cambridge: Cambridge University Press, 1999); Thomas Christiansen, Knud Erik Jorgensen and Antje Wiener, ‘The Social Construction of Europe’, Journal of European Public Policy, Vol. 6, No. 4, 1999, s. 528-544.

[59] Wendt, Social Theory of…

[60] Robert Jackson and Georg Sorenson, Introduction to International Relations: Theories and Approaches, (Oxford, New York: Oxford University Press, 2003).

[61] Christiansen, et al. Social Construction…; Antje Wiener ve Thomas Diez, European Integration Theory, (Oxford: Oxford University Press, 2005).

[62] Thomas Risse , ‘Neo-functionalism, European Identity and the Puzzles of European Integration’, Journal of European Public Policy, Vol. 12, No. 2, 2005, s. 291-309.

[63] Adler, ‘Seizing the Middle ground…

[64] Wendt, Social Theory of…

[65] Peter Katzenstein, The Culture of National Security, (New York: Colombia University Press, 1996).

[66] Risse, ‘Neo-functionalism…’ ; Markus Jachtenfuchs, ‘The Governance Approach to European Integration’, Brent F. Nelson ve Alexander Stubb (der), The European Union: Readings on the Theory and Practice of European Integration , (Hampshire: Palgrave Macmillan, 2003),  s. 335-349; Jeffrey Checkel, ‘Social Construction and European Integration’, Brent F. Nelson ve Alexander Stubb (der), The European Union: Readings on the Theory and Practice of European Integration, (Hampshire: Palgrave Macmillan, 2003), s. 351-360.

[67] Antje Wiener ve Thomas Diez, European Integration Theory, (Oxford: Oxford University Press, 2005).

[68] Thomas Diez, ‘Speaking Europe: The Policy of Integration Discourse’, Journal of European Public Policy, Vol. 6, No. 4, 1999, s. 598-613.

[69] Wendt, Social Theory of…; Risse, ‘Neo-functionalism...’

[70] Bu bağlamda problem Avrupa genişlemesinin nerede duracağıdır. Bunun için kesin hatlarla çizilmiş sınırlar belirlenmemiştir.

[71] Risse, ‘Neo-functionalism…’

[72] a.g.m.

[73] Ole Waever, ‘The Constellation of Securites in Europe’, Ersel Aydınlı and James N. Rosenau (der), Globalization, Security and Nation State, (New York: State University of New York Press, 2005).

[74] Diez, ‘Speaking Europe: …’ Böyle bir tanımlamada öteki olanlar daha çok vurgulanacaktır. İslam ve Avrupa bu tartışmaların bir parçası olarak görülebilir. Bugün Avrupa’da birçok Müslüman vatandaş olmasına rağmen, İslam Avrupa’nın dışı olarak başlıklarda yer almaktadır

[75] Barry Buzan, Ole Waever, Jaap de Wilde, Security: A new Framework for Analysis, (Boulder: Lynee Rienner Publishers, 1998).

[76] Barry Buzan, People, States, Fear, (Boulder: Lynne Rienner, 1983).

[77] Ken Booth, ‘Security and Emancipation’, Review of International Studies, Vol. 17, No. 4, 1991, s. 313-326.

[78] Ole Waever, ‘Securitization and Desecuritization’, Ronnie Lieschutz (der), On Security, (New York: Columbia University Press, 1995), s. 46-86

[79] a.g.e.

[80] Barry Buzan, ODTÜ, Ankara, Haziran 2006, Uluslararası Güvenlik başlıklı konferansta yaptığı açılış konuşmasından notlar.

[81] Ole Weaver, ‘The Constellation of Securites in Europe’, Ersel Aydınlı and James N. Rosenau (der), Globalization, Security and Nation State, (New York: State University of New York Press, 2005).

[82] Barry Buzan, Ole Waever and Jaap de Wilde, Security: a New Framework for Anaysis, (Boulder: Lynne Rienner, 1998).

[83] Weaver, ‘The Constellation of Securites…’

[84] a.g.e, s. 162.

[85] a.g.e.

[86] Buzan ve Weaver kendilerini sosyal inşacı olarak tanımlamamıştır. Onların yaklaşımı realizm ve yapısalcılık sonrası arasında kalmaktadır. Ama uluslararası ilişkilerin yeni terminolojisine göre realizm ve yapısalcılık sonrası arasında kalanlar sosyal inşacıdır. Bu nedenle Kopenhag Okulu sosyal inşacılar arasında gösterilebilir.

[87] Risse, ‘Neo-functionalism…’; Adler, ‘Seizing the Middle ground…’, Adler, ‘Constructivism in International; Wendt, ‘Anarchy is …’; Wendt, Social Theory of International…

[88] Ian Manners, ‘Normative Power Europe: A Contradiction in Terms?’, Journal of Common Market Studies, Vol. 40, No.2, 2002, s. 235-58;  Ian Manners, ‘European (security) Union: From Existential Threat to Ontological Security’, Copenhagen Peace Research Institute, Working Paper 5, 2001, s. 1-42.

[89] Checkel,’Social Construction…’; Ben Tonra, ‘Constructing the Common Foreign and Security Policy: The Utility of a Cognitive Approach’, JCMS, Vol. 41, No. 4, 2003, s. 731-756.; Manners, ‘Normative Power Europe…’

[90] Diez ve Wiener, ‘Introducing the Mosaic…’

Nilüfer KARACASULU
13 Mayıs 2009, Çarşamba

 Kullanıcı Yorumları

YORUM YAP

bu yazı için henüz yorum yapılmamış.

yorum yapmak için tıklayın.

Haber Kategorileri
Türkiye Amerika Avrupa Orta Doğu Orta Asya Kafkasya Bodrum Holidays Balkanlar Dünya Asya-Pasifik Afrika Ekonomi Bilim Teknoloji

Copyright 2009 Usak Stratejik Gündem
Xbox Live Gratuit Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu

Mebusevleri Mah. Ayten Sok. No:21 Tandoğan/Ankara
Tel: 0 312 212 28 86  Faks: 0 312 212 25 84

Sitemiz
Anadolu Ajansı
Abonesidir