Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu Yayınıdır.  
ANASAYFA

|

ENGLISH

|

ANASAYFA YAP

|

REKLAM

13 Mart 2010, Cumartesi

 
  Usak Gündem
  Bölgeler

Ücretsiz Tam Metin Uluslararası Hukuk ve Politika Dergisi

Ücretsiz Tam Metin Orta Asya ve Kafkasya Araştırmaları Dergisi

  Haberler > Türkiye

 Yazdır
Arkadaşına Gönder Yorum Yap
Başbakan Erdoğan'ın USAK konuşması - Tam Metin
Tarih: 3 Şubat 2010

Yer: USAK Evi, Ankara

Başbakan Sayın Recep tayyip Erdoğan'ın USAK konuşmasının Tam Metnidir. Soru-Cevap kısmı da ektedir:

----------

"Saygıdeğer katılımcılar,

Değerli dostlarım,

Hanımefendiler, beyefendiler…

Sizleri en kalbi duygularımla selamlıyor; Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu USAK’a bu güzel buluşmayı sağladığı için teşekkür ediyorum.

“Bilgiye hükmeden dünyaya hükmeder” ilkesiyle yola çıkan USAK, kısa süre içinde Türkiye’nin saygın bir düşünce kuruluşu konumuna yükseldi.

USAK, gerçekleştirdiği toplantılarla, yayınlarla, araştırma ve raporlarla, Türkiye’nin güncel birçok meselesini son derece nesnel, gerçekçi, tarafsız şekilde analiz ediyor ve çözüm önerilerini de cesur bir şekilde ortaya koyuyor.

Düşünceye, stratejik araştırmaya, uzmanlaşmaya önem veren bir iktidar olarak, benzeri düşünce kuruluşlarının sayısının artmasını çok önemsediğimi bu vesileyle ifade etmek istiyorum.

Esasen, bölgesel meselelerin analizinde ve teori üretiminde Türkiye’nin her açıdan çok büyük bir potansiyele sahip olduğunu biliyoruz.

Bu hem ülke olarak sahip olduğumuz konum ve etkinlik açısından böyledir, hem de insan ve bilgi birikimi açısından böyledir.

Bakınız, nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman; ama aynı zamanda demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olarak Avrupa Kurumlarıyla bütünleştirmeyi hedeflemiş bir ülkeyiz.

Avrupalı bir ülkeyiz ama yine aynı zamanda Ortadoğu’nun, Kafkasların, Balkanların, Afrika’nın ve Yakın Doğu’nun siyasetini, sosyolojisini ve psikolojisini de en iyi şekilde anlayabilecek bir ülkeyiz.

Tarih birikimimiz, kültürel zenginliğimiz, beşeri potansiyelimiz ve coğrafi konumumuz bize eşsiz fırsatlar sunuyor, önemli misyonlar yüklüyor.

Türkiye, gerek bölgeler ve kıtalar arasındaki eşsiz konumuyla, gerek medeniyet, kültür ve siyaset birikimiyle stratejik bir öneme sahiptir. Sahip olduğu özellikler, Türkiye’yi kendi halinde sıradan bir ülke olmaktan çıkarıp, etki gücü yüksek önemli bir aktör haline getiriyor.

Türkiye, kendisi istese dahi içe kapalı, pasif, dünyadaki gelişmelere ilgisiz kalabilen, gözünü yumabilen bir ülke haline gelemez, böyle bir ülkeymiş gibi davranamaz.

Balkanlar’da hangi ülkede bir sorun yaşansa çözüm arayan gözler Türkiye’ye döner.

Kafkaslar'da hangi ülkede bir kriz çıksa, Türkiye’nin katkısı beklenir.

Türk dünyasının hangi ülkesinde bir sıkıntı oluşsa, Türkiye’nin desteği aranır.

Ortadoğu’da hangi kronik sorun aşılmak istense Türkiye’nin rolü hesaba katılır.

Afganistan’da, Pakistan’da yaşanan gerilimlerde Türkiye’nin geliştireceği inisiyatif dikkate alınmak durumundadır.

Afrika’da, Sudan’ın Darfur’unda bir insanlık dramı ortaya çıksa, Türkiye, kurumlarıyla, sivil toplum örgütleriyle orada faaliyet gösterir.

Uluslararası gerilimlerde BM Güvenlik Konseyi’nin geçici üyesi olan Türkiye söz sahibidir.

Kültürler arasındaki gerilimlerin aşılması için başlatılan Medeniyetler İttifakı girişiminde Türkiye, eşbaşkandır.

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanı, İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreteri bir Türk’tür.

NATO’da Türkiye en önemli güç durumundadır.

Evet, dünyada dengeler değişmektedir, bunları hep birlikte tartışıyoruz, görüyoruz, biliyoruz ancak Türkiye’nin önemi artmakta, oynadığı roller çeşitlenmektedir.

Türkiye’nin önemi ve oynadığı roller artmaktadır, buna artık kendimiz de alışmalıyız, bu noktada ciddi bir özgüvene sahip olmalıyız. Ancak, bu durumun analizi bugüne kadar yeterince yapılamamış, bunun üzerinde hassasiyetle durulmamıştır.

Üniversitelerimiz yıllar boyunca son derece detay ve lokal meselelerle meşgul olmuştur.

Medyamız daha günlük, daha magazinel, daha popüler konularla ilgilenmeyi tercih etmiştir.

Sivil toplum kuruluşlarımız uzunca bir dönem özgürce faaliyet yürütecekleri zeminden ve imkanlardan yoksun kalmıştır.

Özgür düşünceye, bilgi üretimine ve paylaşımına ortam hazırlayacak olan demokrasimiz yıllarca standartlarını yükseltememiştir. Yükseltme gayreti içerisine girdiğiniz zaman da ‘ne oluyoruz?’ sorusuyla karşı karşıya kalınmıştır.

Bugün bu kısırdöngünün kırılmakta olduğunu hep birlikte ve büyük bir memnuniyetle müşahede ediyoruz.

Açıkçası Türkiye, içine kapanan ve sonu gelmez tartışmalarla enerjisini heba eden değil, dışa açılan ve bilgiyi maksimum düzeyde kullanan ve üreten bir ülke konumuna yükseliyor. İşte az önce Sayın Laçiner’in ifade ettiği gibi bizim dönemin en önemli özelliği budur.

* USAK YENİ DÖNEMİN HABERCİSİ

USAK ve benzeri düşünce kuruluşları bu yeni dönemin en somut habercileri ve ben kendilerine teşekkür ediyor, başarılarının devamını diliyorum.

Değerli dostlarım…

Soğuk Savaş döneminin sona ermesiyle ve küreselleşmenin estirdiği değişim rüzgârlarıyla özellikle uluslararası ilişkiler ve güvenlik kavramları ciddi ölçüde farklılaşmaya başlamıştır.

Dünün sanal, yapay, türetilmiş ve abartılı tehditlerinin yerine bugün göç gibi, terör gibi, iklim değişikliği gibi, nükleer silahlar gibi daha somut ve gerçekçi tehditler karşımızda duruyor.

* BİRBİRİNE BAĞIMLI BİR DÜNYA

Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi net çizgilerle birbirinden ayrılmış, bloklara bölünmüş bir dünya yok.

Bugün, ekonomik ilişkileriyle, ticari ilişkileriyle, uluslararası ilişkileriyle birbirine geçmiş, birbirine bağımlı hale gelmiş bir dünya var.

Bilginin artık saniyeden küçük zaman dilimlerinde yolculuk yaptığı; paranın aynı şekilde yer değiştirebildiği bir dünya sözkonusu.

Bugünün sorunları dünün ve geçmişin sorunlarından oldukça farklılaşmıştır. Elbette geçmişten bu yana tekrar eden, devam eden sorunlar vardır, ancak bunlara ek olarak tarihte ilk kez yaşanan sorunlarla da yüz yüzeyiz.

Onun için güncelleşme veya güncelleştirme bizlerin olmazsa olmaz bir hareket, bir pratik alanıdır.

Sorunların mahiyeti, kapsamı, aktörleri, kaynakları çok hızlı bir şekilde değişiyor.

Değişen sorunları bildik yöntemlerle aşmak mümkün olmadığı için, çözüm çabalarının da mevcut durumu iyi analiz etmesi, doğru algılaması gerekiyor.

* 11 EYLÜL'DE GÜVENLİK ANLAYIŞLARI DA YIKILDI

Toprakları ve sınırları koruma anlayışı, 11 Eylül saldırılarıyla değişim geçirmiştir. 11 Eylül’de sadece ikiz kuleler değil, güvenlik anlayışları da yıkılmış; tehditler, riskler ve mücadele yöntemleri değişmek zorunda kalmıştır.

Küresel düzeye taşınan sorunlar, küresel işbirliklerini gerekli hale getirmiştir.

Dünyanın bir ucunda yaşanan lokal bir sorun, tüm dünyayı etkiler hale gelmiş; bir bölgede ortaya çıkan bir hastalık, her tarafı tehdit eder olmuştur.

Farklı bir zaman-mekan algısı oluşmaya başlamıştır.

Dünya genelinde yaşanan bu hızlı dönüşüm, bir nevi büyük bir çalkalanma gibi, dev tsunami dalgaları gibi kuşatıcı, sarsıcı ve hatta yıkıcı etkiler yapmaya başlamıştır.

* TÜRKİYE KÜRESEL BİR AKTÖR

Türkiye olarak böyle bir dünyaya uyum sağlamak, yerküremiz ve insanlık için olumlu katkılar yapmak durumundayız. Türkiye, tarihi ve kültürel birikimiyle bu değişime yön vermek, yeni düzende yapıcı ve aktif roller üstlenmek gibi bir potansiyele sahiptir.

Bunun yolu elbette öncelikle kendi iç sorunlarımızı hafifletmekten, kendi ayaklarımız üzerinde doğrulmaktan, kendi değişimimizi ve gelişimimizi sağlamaktan geçiyor.

Burada bazı örnekler vermek istiyorum

Bakınız, şu göstergeler son derece önemli…

Türkiye, 2002’de dünya ekonomileri arasında 26’ıncı sıradayken, kaydettiği hızlı büyüme sayesinde bugün 17’inci büyük ekonomi konumuna yükseldi.

Çok ağır seyreden küresel finans krizine rağmen 2009 yılında 102 milyar dolar ihracat yapmayı başardık.

Yine küresel krize rağmen 2009’da, 2008’e göre daha fazla turist çektik (27 milyon kişi) ve turizm gelirimizi de muhafaza ettik (21,3 milyar dolar).

Hâlbuki birçok destinasyonda, birçok ülkede turizmin ciddi krizler yaşadığını görüyoruz. Komşularımızda, İspanya’da, Yunanistan’da bunlara şahit olduk.

Ama Türkiye bu süreçte yükseldi ve 26 milyon 300 civarında olan turist sayısı bu defa 27 milyonun üzerine çıktı ve turizm gelirimizi de yapılan bazı uygulamalar sebebiyle aynı rakamda koruyabildik (21,3 milyar dolar).

Şu anda uluslararası kuruluşlar 2010 ve sonrasında Türkiye ekonomisinin en hızlı büyüyen ekonomiler arasında yer alacağını teyit ediyor ve kredi derecelendirme kuruluşları da aynı şekilde Türkiye’nin notunu artırıyor.

Ekonomideki bu büyüme, Türkiye’yi G-20 içinde güçlü bir konuma yükseltti ve küresel krize çözüm arayışları sürecinde Türkiye önemli katkılarda bulundu.

Ekonomiye paralel olarak dış politikamızla da küresel meselelerde varlığımızı hissettirdik. Uluslararası kuruluşlarda üstlendiğimiz roller, ülkemizin artan önemine işaret ediyor.

Hükümet olarak 7 yıldır iç politikayı, dış politikayı, ekonomiyi ve demokratikleşmeyi birbirine paralel şekilde, eş zamanlı olarak dönüştürmenin ve ilerletmenin gayreti içindeyiz.

Tabii şunu da kendimize ilke edinmiş durumdayız: Kendi içinde istikrar ve güven zeminini temin edemeyen bir ülkenin, reformlarını kalıcılaştırması, bölgesel meselelerde söz sahibi olabilmesi mümkün değildir.

Hem gerçekleştirdiğimiz tüm reformları sağlam bir zemin üzerine inşa etmek, hem de bölgesel ve küresel barışı tesis edebilmek için istikrar ve güveni en önemli kriterler olarak görüyoruz.

Şunu burada açıkça ifade etmek istiyorum artık küresel sermaye gideceği ülkede iki kavramı arıyor. Bunlardan bir tanesi istikrar, bir tanesi güvendir. Eğer bu aradığı, araştırdığı ülkelerde güven, istikrar varsa oraya gidiyor. Eğer güven yoksa, istikrar yoksa oraya gitmiyor.

Örneğin bizim görüşme yaptığımız küresel sermayenin temsilcileri bizlere şunları söylerler: Ülkenizde seçim var mı? Seçimler zamanında yapılacak mı? Acaba bir istikrar tehdidi var mı? Güven tehdidi var mı?

Hep bunları sorarlar.

Niçin?

Yatırımlarını yapacak ve bu yatırımlarını yaptığı zaman burada bu tür sıkıntılar varsa o zaman bu ülkeye gelmesinin anlamı yok çünkü yarın iflas tehditleriyle karşı karşıya kalacaktır.

Başka tehditlerle de farklı şekilde karşı karşıya kalabilirler. Onun için buna hazırlamak durumundasınız. Buna hazırladığınız takdirde küresel sermaye rahatlıkla buraya gelir ve yatırımını yapar.

* DEMOKRATİKLEŞME EKONOMİ VE DIŞ POLİTİKADA GELİŞMENİN KAYNAĞI

Şuna yürekten inanıyoruz: Eğer demokratikleşme alanında 7 yıldır büyük reformları gerçekleştirmemiş olsaydık, ne ekonomide, ne de dış politikada bugün ulaştığımız noktada olamazdık.

Dolayısıyla, daha ileri seviyeleri yakalamak için, demokratikleşme çabalarının aynı kararlılıkla devam etmesi gerektiğine inanıyor ve bunun mücadelesini veriyoruz.

Türkiye büyük bir demokratikleşme ve değişim süreci yaşarken, geçmişten devraldığı kronik sorunları aşmaya çalışmakta, terör gibi, bölgesel kalkınma farklılıkları gibi birçok sorunu ciddiyetle ele almaktadır.

Biz, hükümet olarak biliyoruz ki, asıl mesele, sorunları üreten zihniyeti değiştirmek, sorunları üreten sebepleri ortadan kaldırmaktır.

Zihniyet değişimi kolay değil ama zihniyet değişimi olmadan, uygulamada başarıya ulaşmak mümkün değildir.

Asıl tehlike, bilgisizliktir, yanlış algılardır, önyargılardır, yanlışta ısrar etmektir.

Türkiye gibi kültürel ve siyasi derinliğe sahip olan, dünyanın birçok bölgesiyle tarihi ilişkileri olan ülkeler için asıl tehlike, içe kapanmaya çalışmaktır, gelişmelere ilgisiz kalmaktır.

İçerde ya da dışarıda, sanal tehditler imal ederek toplumu dizayn etme siyaseti de, komşuları düşman gibi konumlandırma anlayışı da Soğuk Savaş dönemiyle birlikte artık tarihe karışmıştır.

Bu yüzden biz, düşman üretme değil, dost kazanma anlayışıyla hareket ediyor, Atatürk’ün “yurtta sulh cihanda sulh” ilkesini hayata geçirmeye çalışıyoruz.

Ülkeler ve ülkelerin içinde kurumlar kendilerini yeniden tanımlamak, değişen şartlara göre kendilerini ve misyonlarını değiştirmek, çağdaş normlara ulaşmak ve hem mevzuatı, hem uygulamayı dönüştürmek zorundadır.

İnternet yoluyla, diğer medya araçları yoluyla bilginin ve haberin bu kadar hızlı yayıldığı bir dünyada korku üreterek, korkutarak, korku salarak hiç kimsenin başarı elde etme şansı kalmamıştır.

* TÜRKİYE'Yİ ÇAĞDAŞ DÜNYAYA ENTEGRE EDİYORUZ

Artık katılımcı demokrasi ülke içindeki tüm farklılıkların iradesini yönetime yansıtırken, uluslararası ilişkiler de karşılıklı bağımlılığı ve çok boyutlu iş birliğini gerekli kılmaktadır.

Şunu da söylemek durumundayım: Her ülkede değişime direnen, statükoyu savunan, gelişmelere kaygıyla yaklaşan kesimler olabilmektedir. Bunu da normal karşılamak lazım. Türkiye’nin yaşadığı son derece olumlu dönüşüm karşısında da zaman zaman bir direnç ortaya çıkabilmektedir.

AK Parti iktidarı tüm engelleme çabalarına rağmen Türkiye’yi demokratikleştirmekte ve çağdaş dünyaya entegre etmektedir.

Biz, şuna inanıyoruz; sorunları görmezden gelmek, halının altına süpürmek, gelişmelere kayıtsız kalmak bir yönetim tarzı olamaz. Akıl ve vicdan, sorunları yok saymayı değil, çözüm bulmayı gerektirir.
Bizim kitabımızda ‘çözümsüzlük çözümdür’ anlayışı yer almıyor.

Kıbrıs konusunda da, Avrupa Birliği ile ilişkilerde de, Ermenistan ve Suriye ile ilişkilerde de, Kürt meselesinde de, azınlıklar meselesinde de, Alevilik meselesinde de bu yaklaşımın doğru olmadığına inanıyoruz.

Çünkü bu anlayış yanlış olmakla birlikte, artık sürdürülemez hale gelmiş, Türkiye’nin milli menfaatlerini heba eden, Türkiye’ye zarar veren boyutlar kazanmıştır.

Yanlış yapmaktan daha kötü olan, yanlışı doğru olarak algılamak, yanlışta ısrar etmektir.

Bakınız değerli arkadaşlarım… Hükümet olarak çetelere, mafyaya, hukuk dışı örgütlenmelere karşı son derece kararlı bir mücadele başlattık.

Yıllardır dokunulamayan, üzerine gidilemeyen, sorgulanamayan oluşumlar şu anda yargının önüne çıkarılmış durumda.

Ancak, bundan çok daha önemli olan, bugün çetelerin, mafyanın, hukuk dışı örgütlenmelerin serbestçe, özgürce tartışılıyor olmasıdır.

Gelecekte bu tür örgütlenmelerin ortaya çıkmasını engelleyecek olan da işte asıl budur…

* DARBELER DÖNEMİ KAPANMIŞTIR

Türkiye’de darbeler dönemi kapanmıştır. Gelecekte de demokrasiye yönelik müdahaleleri önleyecek olan aslında işte bu serbest tartışma zeminidir, herkesin hak ve hukukunu bilmesidir, demokrasinin ve hukukun kökleşmesidir. Bunu başarmak zorundayız ama bunu bir iki kişi değil milletçe, hep birlikte başaracağız.

Aynı şekilde… Bugün bizim başlattığımız Demokratik Açılım sürecinin somut adımlarından çok daha önemli olan, Türkiye’de tartışılamayan, konuşulamayan, dile getirilemeyen konuların artık özgürce gündeme taşınıyor olmasıdır.

Demokrasinin kendisine zarar vermeden, kurumlarımızı yıpratmadan, topluma korku ve gerilim yaymadan yapılan her tartışma, demokrasimizi bir adım daha yukarıya taşıyacak faydalı bir tartışmadır.

Türkiye’de farklı etnik grupların, mezhep gruplarının, azınlıkların sorunlarına duyarsız yaklaşmak büyük devlet tavrı olamaz.

* ROMANLARIN SORUNU

Geçenlerde örneğini verdim; bizler bazen yatıyoruz kalkıyoruz etnik unsurlar içerisinde benim Kürt kökenli vatandaşlarımın sorunlarını görüyoruz. Şüphesiz ki önemli bir sorun. Ancak benim ülkemde Roman vatandaşlarım da var. Onların sorunlarıyla yan yana getirdiğiniz zaman Roman vatandaşlarımın sorunları Kürt kökenli vatandaşlarımın sorunlarından çok ama çok daha önemli. Benim Kürt kökenli vatandaşlarım veya diğer bazı inanç gruplarından diyorlar ki biz devletin üst kökenli kademelerinde veya parlamentoda yer almıyoruz. Alakası yok. Parlamentoda bal gibi yer alıyorlar devletin üst kademelerinde de en önemli yerlerde de sayıca da ciddi anlamda varlar ama araştırın bakın kaç tane Roman vatandaşım var. Roman senin vatandaşın değil mi? Onun önünü açtın mı? Bana geçen gün bir roman anne şunu söylüyor: Ben çocuğumu okula gönderdiğimde sınıfı boşalttılar.

Bunu ne ile izah edeceğiz? Demek ki bizler burada sorumluluğumuzun gereğini yerine getirememişiz. Peki, bu beş ya da on senenin sorunu mu? On yılların sorunu… Peki, bu görülmüş mü? Hayır görülmemiş… Öyleyse bunu çözmek zorundayız ama bize akıl verenler oluyor. Bize şimdi de “başımıza Romanı çıkardılar” diyorlar. 72.5 milyonun olduğu gibi o da senin vatandaşın. Her birinin sorunu senin sorunun. Bunu çözmeye muktedir olursun veya olamazsın ama bunu çözme yolunda ol, bu adımı at.

Yüzyıllardır, tüm bu farklılıkları zenginlik olarak gören, herkesi hoşgörü içinde bir arada yaşatabilen bir kültüre yakışan, yapılan siyasi hataları bir kenara bırakıp, sorunlarla yüzleşip, toplumsal barışı güçlendirecek adımları atmak olmalı.

İşte bizim yapmaya çalıştığımız, güçlü bir çözüm iradesi ortaya koyarak, Türkiye’de birlik ve bütünlüğü tesis etmek, kardeşliği daha da pekiştirmektir.

Kürt meselesinin, hatta Kürt kelimesinin bu ülkede bir tabu olarak görülmesi, tartışılmaması, konuşulmaması, telaffuz edilmemesi, acaba terörü önlemiş midir, yoksa tam tersine terörü beslemiş midir?

Bazı inanç gruplarının sorunlarının görmezden gelinmesi Türkiye’ye ne kazandırmıştır?

Azınlıkların yok sayılması Türkiye’ye, demokrasimize ne kazandırmıştır?

Hiçbir şey kazandırmamış, tersine kaybettirmiştir.

* GEÇMİŞTE BİZ DE AYNI HATAYA DÜŞTÜK

Başını kuma gömerek sorunları yok sayanlar, o sorunların daha kronik hal almasına neden olarak çok büyük kötülük yapmışlardır. Geçmişte bu yanlışlara biz de düştük ama şimdi bu yanlışlarla yüzleşme dönemindeyiz.

Demokratikleşme noktasında, demokratik açılım, Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi noktasında biz hiçbir zaafı, hiçbir yavaşlamayı kabul etmiyoruz. Demek ki sırtımızda o zaman küfe yoktu. Ama şimdi yumurta küfesini alınca bu küfenin içerisindeki yumurtalar sorunları teşkil ediyor. Artık bizim bunları tek tek sırtımızdan atmamız lazım. Nasıl atacağız? Sorunları çözerek.

Bunlar, Türkiye’nin geleceğini çok yakından ilgilendiren, gelecek nesillerin yaşayacağı modern Türkiye’nin sağlam demokratik temellerini bugünden atan girişimlerdir ve Hükümet olarak taviz vermemiz, hız kesmemiz bedeli ne olursa olsun asla söz konusu olmayacaktır.

* DIŞ TEHDİT ALGILAMASI DA SANA BİR ZEMİN ÜZERİNE KURULU İDİ

Değerli arkadaşlarım,

Türkiye’de içerde üretilen yapay kaygı ve korkuların uzun süre dış politikaya da hakim olduğunu, iç tehdit gibi dış tehdit algılamasının da sanal bir zemin üzerine kurulduğunu belirtmek isterim.

Türkiye çok uzun bir süre, “üç tarafı denizlerle, dört tarafı düşmanlarla çevrili bir ülke” olarak tanımlanmıştır. Biliyorsunuz ki bu bizim ezberimizde artık. 7 yıldır bu ezberi bozmanın gayreti içerisindeyiz.

Burada çarpıcı bir örneği sizlerle paylaşmak isterim…

Özellikle 1940’ların sonundan itibaren, Türkiye’nin Ortadoğu bölgesiyle ilişkileri, “Araplar bizi arkadan vurdu” şeklindeki yanlış ve son derece çirkin bir sloganla kesilmiştir. Hatta hakka tecavüz olacak ama köpeklere bile ‘ Arap’ diye çağıran bir anlayışı yaşadık biz bu ülkede.

Birinci Dünya Savaşı sırasında birkaç Arap kabilesinin isyan ettiği ve İstanbul Hükümeti’nin de son derece yanlış uygulamaları neticesinde bu isyanın geniş kitlelerde yankı bulduğu bir gerçektir.

Ancak dış politika ekseninin, böyle bir sloganla şekillenmiş olması fevkalade yanlıştır ve Türkiye’ye de hiçbir şey kazandırmamıştır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, kendisi bizzat birçok cephede savaşmış olmasına rağmen, 1923 sonrasında savaştığı hemen tüm devletlerle diplomatik ilişkiler başlatmıştır.

Türkiye, bugün Birleşmiş Milletler’in nüvesi sayılan Milletler Cemiyeti’ne 1932’de üye olmuştur.

30 Mayıs 1926’da, Fransa ile “Dostluk ve İyi Komşuluk” Anlaşması imzalanmıştır.

İngiltere, İtalya, Sovyetler Birliği, Yunanistan gibi devletlerle sıcak ilişkiler kurulmuştur.

1932’de Suudi Krallığını ilk tanıyan ülke Türkiye olmuştur.

Maalesef uygulanan yanlış politikalar neticesinde 2000’li yıllara geldiğimizde hemen tüm komşularımızla problemleri olan bir ülkeye dönüştürülmüştük.

ABD, İngiltere, Fransa, Almanya gibi ülkeler Ortadoğu ülkeleriyle iş birliğini, ticareti geliştirirken, oraların kaymağını kendi ülkelerine aktarırken, biz her adımımızda önyargılarla karşılaştık. On sene önce ülkemize Arap turist geldiği zaman medyamızın başlıklarını hatırlayın. Neler yazmadılar neler söylemediler.

* PARANIN DİNİ, İMANI, MİLLETİ, IRKI OLMAZ

Kendi dönemime gelince, yaptığımız ihalelerde Yahudi sermayesi bizim ekonomimizin içerisine girdiği zaman atılan başlıkları hatırlayın: “İşgaldeyiz…”

Allah aşkına, paranın dini, imanı, milleti, ırkı olur mu? Bu benim ülkem de. Örnek veriyorum somut olarak bir Galata Port olayında neler yazıldı neler çizildi bizim ülkemizi peşkeş çektiğimize varıncaya kadar. Ama ne oldu şu anda Galata Port halen yerinde duruyor. İstanbul’dan gelip geçenler oranın halini görür ama orası ile ilgili ihale uygulamaya girilmiş olsaydı bugün bizim zevkle oraya gidip seyredebileceğimiz, butik otelleri değerlendirip misafirleri ağırlayabileceğimiz yerler olacaktı. Gemilerin gelebileceği çok daha fazla yerler olacaktı. Ayrıca halkımın bilmediği tarihi eserlerin hepsi ortaya çıkacaktı. Ama şimdi olduğu gibi duruyor. Sadece bu da değil. Haydarpaşa Planı daha düşünce aşamasındayken kıyametler kopmaya başladı. Arkadaşlar orada şimdi sadece bol bol konteynırlar var.

Peki, Selimiye ve Haydarpaşa Lisesi’nin güzelliğine bunlar yakışıyor mu? Hazırlanacak projeler oranın bir mütemmim cüzü haline gelerek ayrı bir güzellik katacaktı ama kıyametler koptu. Mimar ve Mühendisler Odası ülkeyi güzelleştirmek için ne yapılması gerekir, nasıl katkı sağlarız diye bir düşünce içerisinde değiller. Sadece nasıl engelleriz, nasıl bu işin önünü keseriz bunun gayreti içerisindeler. Biz gelip katkıda bulunmalarını, ne yapılması gerektiğini söylemelerini istiyoruz.

Yapacak birileri varsa da önlerini kesmeyin, gelip yapsınlar. Buraya gelip yatırım yapacak olanlar benim ülkeme milyar dolar yatırım yapacaklar. Çalışacak olanlar ise Ahmet, Mehmet olacak ama bunların önü hep kesildi. Bunları anlamak hem mümkün değil hem de anlamaya çalışırken kendi kendimizi de kahrediyoruz.

* EKSEN KAYMASI YOK

Bugün Ortadoğu ülkeleriyle ilişkilerimizi geliştirmemizi içerde ya da dışarıda “eksen kayması” olarak nitelendirenler, işte bu önyargılarını henüz yıkamamış olanlardır.

Bizim Avrupa ülkeleriyle, Balkan ülkeleriyle, Kafkasya ile, Afrika ile iletişim ve iş birliği içinde olmamız ne kadar tabii ise, Ortadoğu ülkeleriyle iletişim ve iş birliği içinde olmamız da o kadar tabiidir. Biz artık Latin Amerika’ya kadar uzanmış durumdayız, oralarda Türk mamullerini ve iş adamlarını göreceksiniz.

Bölgemizdeki tüm ülkelerin önemli ortak paydalarından biri, Türkiye’ye duydukları güvendir ve biz bu güveni bölgesel barışın tesisi yolunda kullanma gayreti içindeyiz.

USAK’ın Türkiye’nin Dış Politikasına ilişkin olarak Aralık ayında yapmış olduğu çalışmanın sonuçları bu noktada son derece büyük anlam ifade ediyor:

USAK’ın araştırmasına göre:

- Türk halkının önemli bir çoğunluğu, yüzde 60’a yakın kesim Türkiye’nin dış politikasında bir sapma görmüyor. Sapma var diyenlerin oranı sadece yüzde 12.

- Nüfusun yüzde 79,5’i komşularla ilişkilerin geliştirilmesine olumlu bakıyor. Olumsuz bakanların oranı sadece yüzde 9.

- Nüfusun yüzde 58’i Batı karşıtı olmadığını kesin bir dille ifade ediyor.

- Avrupa Birliği’ne desteğin malum nedenlerden dolayı düştüğünü görüyoruz ama orada da oran yüzde 48. Bunun nedeni Avrupalı liderlerin olumsuz beyanları ve açıklamaları olmuştur. İnanıyorum ki bu sebebin yeniden olumlu yönde gelişmesi toparlanmayı getirecektir.

Bu sonuçlar gerçekten çok önemli… Zira millet odaklı, millet menfaatlerini önde tutan bir dış politika tesis etmek gayretindeyiz ve bu gayretimizin çok iyi anlaşıldığını düşünüyorum.

Tabii burada Dış Politika eksenimize dair bir hususu da vurgulamakta fayda görüyorum…

* İNSANİ OLAN ULUSLARARASI İLİŞKİLERDEN UZAK TUTULMAMALIDIR

Elbette devletler arasındaki ilişkiler insani ilişkilerden çok çok farklıdır.
Ama, insani olanın uluslararası ilişkilerden tamamen uzak tutulması da yanlıştır ve dünya şu anda bu yanlışın ağır faturasını ödüyor.

Şu anda devam etmekte olan ağır küresel kriz, bizim de her platformda dile getirdiğimiz gibi, aşırı kazanma hırsının, doymayan, tatmin olmayan bir kar etme duygusunun neticesidir.

Biz, başta G-20 ve IMF-Dünya Bankası Toplantıları olmak üzere her fırsatta bunu ifade ettik. Sistemin bu şekilde devam etmesinin ilerde çok daha büyük krizlere neden olacağını belirttik ve uyarılarımızı yaptık.

Öte yandan, ülkeler, toplumlar, topluluk arasında adalet duygusunun zayıflaması da aynı şekilde geleceğimiz için ciddi bir tehdittir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi toplantısında da söylediğimiz gibi bugün savunma sanayine yapılan yıllık harcama çok açık bir şekilde ortada. Böyle bir dünyada biz küresel barışı ne kadar savunabileceğiz? Eğitime, sağlığa, küresel barışa yapılan yatırımın ne olduğunun üzerinde durulması gerekiyor.

Şu anda iklim değişikliği konuşuluyor ve aslında Kopenhag bir fiyaskoydu. Bunların aşılması gerekiyor ama önde olması gereken ülkeler geride kalmaya devam ederlerse iklim değişikliği mücadelesinde başarılı olmak mümkün olmayacaktır.

* BATI TERÖRLE MÜCADELEDE SAMİMİ DEĞİL

Terörler arasında, terör örgütleri arasında bir ayrıma giderseniz, bu adalet duygusunu aşındırır. Batı’yı ben bu noktada gayri samimi görüyorum. Suçluların iade antlaşması olduğu ülkeler bile ne yazık ki bunu yerine getirmiyor. Teröristi suçlu olarak görmesine rağmen teslim etmiyor. Ama Türkiye bugüne kadar bu yanlışa hiç düşmedi. Bizim ülkemizde bir suçlu varsa biz onu mensubu olduğu ülkeye teslim etmişizdir.

* NÜKLEER SİLAHLAR SORUNU

Nükleer silahlar konusunda bir ayrıma giderseniz, kimi ülkeleri uyarıp kimilerine göz yumarsanız adalet duygusu körelir. Bunu sadece burada değil uluslararası toplantılarda da söylediğim için burada rahatlıkla söylüyorum.

Kim bunu nasıl yorumlarsa yorumlasın ülkesinde bir nükleer silah olup da başka ülkelere “nükleer silah yapma” demek için önce kendin nükleer silahtan arınacaksın ki bu lafın tesiri olsun.

Eğer nükleer silahları barındırır ve bunların sayısını artırırsan kimse senin bu yaklaşımına olumlu bakmaz. Şimdi Türkiye’ye nasihat çekenlerin bu noktada önce samimi olmaları lazım. Çünkü bizim ülkemizde böyle bir dert bir sorun yok.

Komşularımızdan herhangi birinde böyle bir adım atılıyorsa biz bunu samimi bulmuyoruz. Ama bir başka komşuda nükleer silah varsa kusura bakma oraya git bir uyar ondan sonra hep beraber bölgede bu mücadeleyi de verelim.

* ADİL BİR DIŞ POLİTİKA

Biz doğruluktan yanayız. Dürüstlükten yanayız. Adaletten yanayız.

Dünyanın bir köşesinde çocuk katletmeyi “savunma” olarak görür, diğer taraftan nesli tükenen hayvanlar için milyar dolarlık kampanyalar düzenlerseniz, bu da samimiyet duygusunun örselenmesi olur.

Kendisini ezilmiş, ötelenmiş, itilmiş, mağdur edilmiş, haksızlığa uğramış gören topluluklar, adalete ve samimiyete inancı kalmayan topluluklar küresel ölçekte huzur ve istikrarın tesisini de imkânsız kılar.

Bizim dış politikamızda vurguladığımız işte budur… Her alanda adaleti savunuyoruz, her alanda barışı, hukuku ve demokrasiyi savunuyoruz.
Biz muhafazakar demokrat bir parti olarak reel politika ile normatif politikayı bir arada götürmenin gayreti içindeyiz.

Reel politikaya sırtını dönmek, bizi nasıl hayatın gerçeklerinden koparır ve başarısız kılarsa, normatif politikaya yüz çevirmek de, bizi biz olmaktan çıkarır, kendimize yabancılaştırır ve farklı bir noktaya savrulmamıza sebep olur.

Onun için eğer biz Mamak’ın Pursaklar’ın arka sokaklarında herhangi bir hayatın nasıl cereyan ettiğini göremiyorsak, ülkemin hayatının da nasıl cereyan ettiğini bilemem. Bunun için başbakan Recep Tayyip Erdoğan olarak ben oralara gidiyorum. Oralarda yaşamın en olduğunu görüyorum. Bunları bildiğim için de bazı konularda rahat hareket ediyorum. Makamına ya da evine kapanan bir başbakan değilim. Sadece Ankara’da değil 81 vilayette de bu süreci yaşayan bir başbakan ve ekibi var.

* İNSANİ BİR DIŞ POLİTİKA

Dış politikada tek belirleyici olan şartlar, konjonktür, mevcut durum, reel politika olamaz; değer yargılarımızdan, ahlak ve vicdanımızdan kopuk bir anlayış insani bir politika üretemez.

Bugün Türkiye’nin başta Ortadoğu olmak üzere geniş bir coğrafyada takdirleri toplamasının en temel nedenlerinden biri, işte bu ilkeleri savunuyor olmasıdır.

* TÜRKİYE'YE YENİ BİR ROTA ÇİZME PEŞİNDE DEĞİLİZ

Biz, kendimize yeni roller biçme sevdasında değiliz. Liderlik peşinde koşmuyoruz. Bir eksen değişikliğine gidip Türkiye’ye yeni bir rota çizme gayretinde de değiliz.

Biz “kazan-kazan” ilkesini savunduğumuz kadar, adaleti, barışı, kalkınmayı, huzur, istikrar ve emniyeti savunuyor ve bu duruşumuzdaki samimiyetimiz neticesinde kitlelerin takdirini topluyoruz.

* ORTADOĞU POLİTİKASI

Değerli arkadaşlarım…

Türkiye olarak Ortadoğu bölgesine yönelik vizyonumuzda ilk halkayı komşularımız oluşturuyor.

Ortadoğu bölgesinde en uzun sınıra sahip olduğumuz Suriye’yle ilişkilerimizin geldiği nokta bu politikamızın en bariz örneklerindendir. Yakın geçmişte savaşın eşiğine gelmiş iki ülke, bugün bölgeye örnek teşkil edecek bir iş birliği sergilemeye başlamıştır.

Öncelikle iki ülke arasındaki vizeleri kaldırdık ve benim Suriye’ye son ziyaretimde de 51 farklı anlaşma imzalayarak bu boyutuyla bir rekorun da sahibi olduk.

Benzer bir süreci Irak’la da tesis ederek ikili ilişkilerimizi bir üst aşamaya taşıyacak bir Stratejik İşbirliği Konseyi kurulması yönünde adım attık.

Beraberimde 9 bakanım ve 50 işadamı olmak üzere Irak’a bir ziyaret gerçekleştirdim. Bu ziyaret esnasında, güvenlik ve terörle mücadele, bayındırlık ve iskân, çevre, orman ve su, enerji, tarım, sağlık, ticaret, ulaştırma gibi pek çok alanda iki ülke arasındaki iş birliğini geliştirecek 48 mutabakat muhtırası imzaladık.

Barış, güvenlik ve refahın tesis edilmesinde ikinci önemli halka bölgedeki iş birliği mekanizmaları ile eşgüdüm içinde barış çabalarının desteklenmesidir.

Bu çerçevede, İslam Konferansı Teşkilatı bünyesinde aktif rol oynayan Türkiye, Arap Ligi ve Körfez İşbirliği Konseyi ile kurumsal iş birliği mekanizmaları oluşturmuştur.

İslam Konferansı Teşkilatı Genel Sekreterliği görevine iki dönem üst üste bir Türk seçildi.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti burada bir topluluk olarak görülüyordu ama şu anda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti İslam Konferansı Örgütü’nde Kıbrıs Türk Cumhuriyeti sıfatıyla gözlemci üye olarak bulunuyor.

Lübnan’da barış ve istikrarın sağlanması amacıyla Birleşmiş Milletler kararıyla ihdas edilen Lübnan İstikrar Gücü’ne katkı sağlıyoruz.

Lübnan Başbakanı Sayın Hariri’nin ziyareti esnasında bu ülkeyle olan vizeleri de kaldırdık. Son dönemde Lübnan ve Suriye’yle birlikte, Ürdün, Libya, Arnavutluk ve Tacikistan ile ülkemiz arasındaki vizeler de kalktı.

Filistin meselesinin tüm bölgesel sorunların merkezinde yer aldığını, bu sorun çözümlenmeden Ortadoğu’da kalıcı barış ve istikrar ortamının tesis edilemeyeceğini düşünüyoruz.

Filistin’de ulusal birlik bir an önce sağlanmalı ve barış sürecinin önünün açılması için uluslararası çabalar yoğunlaştırılmalıdır.

Körfez bölgesinin güvenlik ve istikrarına da büyük önem veriyoruz.

İran, bölgemizin önemli bir ülkesi. İran’la tarihi eskilere dayanan iyi komşuluk ilişkilerine sahibiz. Var olan bu iyi ilişkileri sürdürmek ve geliştirmek konusunda azami gayreti sarf etmeye kararlıyız.

İran’la dış ticaret hacmimiz on milyar dolara kadar çıkmıştır. Bu artık çıtanın yerleştiği en üst nokta. Şimdiki koyduğumuz hedef, 30 milyar dolara birkaç yıl içerisinde ulaşmaktır.

İran’ın nükleer programı konusunda uluslararası kamuoyunda mevcut olan endişelerin giderilmesi gerektiğine inanıyorum.

Bununla birlikte, İran’ın barışçıl amaçlarla nükleer enerjiden faydalanma hakkının tartışma konusu yapılmaması gerektiğine de inanıyorum.

Nükleer silahlar konusunda bizim tavrımız son derece nettir: Biz nükleer silahlardan tamamen arındırılmış bir bölgede yaşamak istiyoruz.

Bu anlayış doğrultusunda, sadece İran’ın değil, bölgede nükleer silah sahibi ya da nükleer silahlanma içindeki her ülkenin tartışılması gerektiğini düşünüyoruz.

İstikrarlı ve barış içinde bir Afganistan’ın tesisine ilişkin çabalarımız da yine devam ediyor.

Türkiye olarak, Afganistan ve Pakistan arasında gerçekleştirilen müzakerelere her türlü katkıyı sağlıyoruz.

* BALKANLAR, KARADENİZ VE RUSYA İLE İLİŞKİLER

Yunanistan’la on yılı aşkın bir süredir devam eden müspet ilişki ortamının devamı için uğraşıyor; bu doğrultuda yapıcı yaklaşımlarımızı sürdürüyoruz.
Bulgaristan’la bir zamanlar yaşanan sorunlar, memnuniyetle söyleyebilirim ki, artık geride kalmıştır. Bu ülkeyle şimdi NATO içinde birer müttefikiz. Keza, Karadeniz’e kıyıdaş Romanya ve Ukrayna gibi diğer ülkelerle de son derece iyi ilişkilere sahibiz.

Rusya, Türkiye’nin en büyük dış ticaret ortağı haline gelmiştir. Enerjiden müteahhitlik hizmetlerine kadar birçok alanda Rusya ile tam bir iş birliği içindeyiz.

* KAFKASYA

Yakın kültürel ve tarihi bağlarımızın bulunduğu Azerbaycan, bölgenin kilit ülkelerinden biridir. Bu ülkeyle her alanda son derece iyi ilişkilere sahibiz. Azerbaycan’ın Ermenistan’la sorunlarını da bir an önce çözebilmek için ciddi gayret içerisindeyiz. Bu konuda da Minsk Üçlüsü’nün üzerine aldığı görevi süratle yerine getirmesi gerekmektedir. Rusya, Amerika ve Fransa’nın bu noktada elini biraz daha çabuk tutması lazım. 20 yıldır bu görev üstlenildiği halde ciddi anlamda gelinen bir nokta yok. Son zamanlarda olan şey Ermenistan ve Azerbaycan liderlerinin daha sık bir araya gelmesi. Bunu da fayda olarak görüyoruz.

Kafkasya İşbirliği ile Rusya, Türkiye, Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan’la başlayan süreç halen devam ediyor. Bunun neticelerini de yavaş yavaş almaya başladık.

Gürcistan’la ilişkilerimizin seviyesi de, keza memnuniyet vericidir.
Ermenistan’la ilişkileri normalleştirmek, iyi komşuluk ve karşılıklı saygı çerçevesinde ilişkileri yeni bir boyuta taşımak için girişimlerimiz oldu.
Ermenistan Anayasa Mahkemesi’nin son aldığı karar maalesef varılan mutabakatı ciddi şekilde yaralamıştır. Biz taahhütlerimize sadığız, aynı sadakati Ermenistan Hükümeti’nden de bekliyoruz.

* AB İLE İLİŞKİLER VE KIBRIS

Değerli Katılımcılar,

Burada sizlere, Avrupa Birliği tam üyelik sürecimizden de kısaca bahsetmek istiyorum.

Türkiye, 2005 yılında Avrupa Birliği’ne tam üyelik için katılım müzakerelerine başladı. Özellikle son yıllarda devrim niteliğinde bir dizi reformu hayata geçirdik. Bunu öncelikle kendi insanımıza daha çağdaş bir yaşam standardı sunma gayesiyle yaptık. Üzerimize düşeni bundan sonra da yapmaya devam edeceğiz.

Ancak unutulmamalıdır ki; tam üyelik süreci, bize olduğu kadar Avrupa Birliği’ne de bazı yükümlülükler getirmektedir. Birliğin bu yükümlülüklerine sadık kalmasını bekliyoruz.

Üyeliğimizden Avrupa Birliği’nin de büyük kazanımlar elde edeceğini ve küresel ölçekte çok daha etkin bir güç haline geleceğini unutmamalarını istiyoruz.

Her zaman söylediğim gibi Türkiye Avrupa Birliği’ne yük olmaya değil aslında yük almaya geliyor ama Avrupa Birliği bunu hala hissedebilmiş değildir.

Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’ne kurulduğu günden bugüne, yani 61 yıl sonra bir Türk’ün seçilmiş olması, Avrupa ile ilişkilerimize yeni bir boyut kazandıracaktır inancındayım.

Aynı zamanda Türkiye’nin AB üyeliğini destekleyen İspanya’nın dönem başkanlığının da sürece ivme kazandıracağına inanıyorum.

Bu noktada, Kıbrıs konusuna değinmeden geçemeyeceğim. Kıbrıs konusunun, bazı Birlik üyeleri tarafından tam üyelik sürecimizle ilişkilendirilmesi ve sürekli olarak önümüze engel olarak çıkarılması fevkalade yanlış bir yaklaşımdır.

Avrupa Birliği müktesebatı içerisinde olmayan engeller önümüze çıkarılmakta. Bu müzakere etiği açısından yanlıştır.

Kıbrıs sorununun çözüm platformu Birleşmiş Milletler’dir.

Adada 2004 yılında düzenlenen eşzamanlı referandumlarda Kıbrıslı Türkler çözüm yönünde oy kullanırken, Rumların “hayır” demeleri, çözüm istemeyen tarafın hangisi olduğunu açıkça göstermiştir. Burada bir gerçeği ifade etmek istiyorum, sizlerle bunu paylaşmakta fayda görüyorum. Bildiğiniz gibi 2004 sürecinde bizzat bu işlerin başında oldum ve Kuzey Kıbrıs ve Güney Kıbrıs kesintili olsa da biraraya geldiler ama asıl biraraya geliş İsviçre’de oldu. Ve orada garantör ülkeler olarak gerek Karamanlis gerekse ben ve bakan arkadaşlarımız, Kuzey, Güney taraflarının başbakanları bu süreci yoğun bir şekilde sürdürdük ve Sayın Annan’ın riyasetinde çalışmaları yürüttük. Avrupa Birliği’nden Michael Graydon geniş çaplı olan konferanslara katıldı ve görüşmelerimizi yaptık. Süreci başlatan taraf olarak Davos’ta bizzat Sayın Annan’a “gelin bu işi çözelim” dedim. “Ben bu işe üç kez girdim başarılı olamadım bir kez daha girip başarısız olmak bana ağır geliyor” dedi. “Şunu unutmayın Türkiye Rumlardan her zaman bir adım önde olacaktır. Bundan hiç endişeniz olmasın. Gelin bunu başlatalım” dedim, kendileri dediler ki “ben bir araştırma yapıp size döneceğim.” Görüşmelerini yapıp daha sonra bize döndü ve bu iş böylece başlamış oldu. Son ana gelinip imzalar atılacağı zaman Rum tarafı, Yunanistan ve Kuzey Kıbrıs bunu tam da referandumdan bir hafta önce ertelemek istediklerini söylediler. Sayın Annan bana dönüp ne düşündüğümü sordu ve ona kendisine “Davos’ta sözüm olduğunu ve bu sözümüzde de duracağımızı” söyledim. Sayın Annan Rum tarafına dönüp artık verilen karara uyulacağını söyledi ve imzalar atıldı.

Peki, ne oldu?

Annan Planına Kuzey Kıbrıs % 65’le evet derken Güney Kıbrıs % 75’le hayır dedi.

Mükâfat kime?

Annan Planı'na hayır dediği için Güney Kıbrıs’a.

Şimdi burada bu süreci sorgulamak bizim hakkımız değil mi? Öncelikle Kıbrıs’ı sürekli önümüze çıkaranlar ilk başta Güney Kıbrıs’ı sorgulamak durumundadır. Çünkü Kıbrıs’ın temsilcisi Güney Kıbrıs değildir bunu kabul etmek ne siyaset bilimine ne uluslararası ilişkiler etiğine sığamaz.

Nitekim yazmış olduğu eserinde Gerhard Schröder Türklere yapılanın bir ahlaksızlık olduğunu söylüyor.

Merkel ise Güney Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’ne alınmasının hata olduğunu söylüyor. Bunu daha sonra çok iyi anlayacaklar ama iş işten çoktan geçti.

Şimdi bakıyoruz Güney Kıbrıs ikili ilişkilerde 27 ülkenin ortak sayıldığı Avrupa Birliği’ne hep bir engel teşkil ediyor.

Avrupa Birliği ile görüşmeler devam etmektedir. Çözüme bu defa ulaşılmasını umuyoruz.

Ancak, şurası da unutulmamalıdır ki, hiçbir müzakere süreci sonsuza dek süremez. Mevcut fırsat penceresinin kapanması halinde bir daha ne zaman açılacağını da kimse bilemez. İşte ilgili tüm tarafların konuya bu bilinçle yaklaşmaları ve üzerlerine düşeni yapmaları bu nedenle kritik önem taşıyor.

* TÜRKİYE BÖLGENİN 'KADERİ'NİN DEĞİŞEBİLECEĞİNE İNANIYOR

Çok değerli katılımcılar

Değerli arkadaşlarım…

Zor bir coğrafyada bulunuyoruz, zorlu bir süreçten geçiyoruz.
Ancak, mevcut tüm sorunlara rağmen umudumuzu da muhafaza ediyor, bölgenin kaderinin değişebileceğine inanıyor ve Türkiye olarak da bunun mücadelesini veriyoruz.

Biz, samimi bir şekilde bu mücadeleye devam edeceğiz.

Başta da belirttiğim gibi, ülke içinde demokratikleşme çabalarından en ufak bir taviz vermeyecek, uluslararası boyutta da Türkiye’nin itibarını, gücünü artırmak için çalışmalarımızı sürdüreceğiz.

Biz her anlamda adalet diyoruz, hukuk diyoruz, demokrasi diyoruz.

Gazze’deki çocuklar için sergilediğimiz duruşu Gürcistan’daki, Haiti’deki çocuklar için de sergiliyoruz. 700 kadar çocuğu ağırlayacak ve onların yarınlarını aydınlık kılacak adımları atıyoruz.

* İSLAMOFOBİA'YA DA, ANTİ-SEMİTİZM'E DE KARŞIYIZ

İslamofobia karşısındaki net duruşumuzu antisemitizm karşısında da muhafaza ediyoruz. Görüşümüzde bir değişiklik yok.

Nükleer silahlar karşısındaki tutumumuzda çifte standarda başvurmuyoruz.

Bu sayede Türkiye’nin itibarını artırıyor, bu sayede adaleti, vicdanı, insaniyeti öne çıkaran, insan merkezli bir dış politikanın savunuculuğunu yapıyoruz. Bu sayede tüm dünyanın ilgisini, takdirini, en önemlisi de güvenini kazanıyoruz.

Ben bu düşüncelerle sözlerime son verirken, bir kez daha Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu USAK’a bu buluşmayı sağladıkları için teşekkür ediyorum.

Katıldığınız için de siz değerli dostlarıma şükranlarımı sunuyor, hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

* SORU ve CEVAPLAR KISMI

Soru 1. Türk dünyasına dönük olarak hükümetin politikası nedir? Bu dönem içerisinde Türk dünyasına dönük olarak ne gibi değişiklikler oldu?

Başbakan Erdoğan: "Türk dünyasını aynı ailenin bireyleri olarak görüyoruz. Azerbaycan konusundaki sıkıntılar sebebiyle, Azerbaycan'ın şu anda Ermenistan ile münasebetleri sebebiyle, o konuya giriştik. Bu dönem Türk Cumhuriyetleri ile olan münasebetlerin en yoğun olduğu dönemdir. Burada yine konuşmamda ifade ettiğim gibi mesela Tacikistan'a teklifimizle vizeler kaldırıldı. Bunun yanında çok çok önemli adımlardan bir tanesi özellikle Azerbaycan ile ilgili çalışmalarımızda çok yoğun bir trafiğin olmasıdır. Kazakistan ile de aynı şekildedir. Türkmenistan ile ilişkilerimizde enerji noktasında atılacak adımlar taahhüt işlerinde attığımız adımlar yine aynı kararlılıkla devam ediyor. Uluslararası kurum ve kuruluşlarda zaten herhangi bir sıkıntının yaşanmadığı bir süreci birlikte yürütüyoruz. Bütün bunların yanında da Özbekistan'dan tutununuz Karakurum'a kadar tarihi ve kültürel ağırlığı olan eserlerin yapımı ve restorasyonu noktasında da TİKA adlı kuruluşumuz çok büyük bir görev üstlenmek suretiyle buralardaki yatırımlarına devam ediyor. Hatta altyapı çalışmalarında dahi buralarda görevler üstleniyor. Ben bu bölgede biraz daha işi açacağım. Örneğin Moğolistan'a kadar uzanan bir çalışma alanımız var. Bizler Moğolistan'da Orhun Abidelerini arama, tarama çalışmalarını bitiriyoruz. Karakurum'dan Orhun Abideleri'ne kadar olan alan eskiden adeta bir sahra gibiydi ve oraya ilk gidişimizde, bizzat kendim gittim, uçakla tarlaya indik. Ve tarlaya inmekle de kalmadık o bölüme ki 50 km'ye yakın bir bölümdü, safari yapar gibi gittik. Ve dedik ki bu yolu hemen yapmamız lazım. Karakurum'dan Orhun Abideleri'ne kadar 42 km'lik bir asfalt yol yaptık. Şu anda Karakurum Orhun Abideleri arası müze yapılmış vaziyette ve yol da yapılmış durumda.

Bu adımların hepsinden öte iletişim birliğini sağlamak için de biliyorsunuz TRT Avaz’ı kurduk. Bu çok çok önemli bir adımdı. Türkiye ile bu ülkeler arasında iletişim bu noktada hiç yokken TRT Avaz ile şimdi bu da sağlanmış oldu. Türkiye'nin adeta bir sesi olarak buralarda bu adımları atmakla da kalmadık. Özellikle şimdi yeni yeni bazı hazırlıklar yapılıyor. Başta Uygurca olmak üzere bu çalışmalar şu anda geliştiriliyor. Bunlarla da bölgede çok daha ağırlıklı bir etkiyi doğurmanın gayreti içinde olacağız. Bu arada Türk Dünyası Sekretaryası'nı da oluşturmuş olduk. Bu da gelişerek devam ediyor."

Soru 2. Sayın Başbakanım, ülkemizde ilk defa bir düşünce kuruluşu başbakan düzeyinde ziyaret ediliyor. Bugün gurur duyacağımız tarihi bir gündür. Düşünce kuruluşlarına verdiğiniz destek sürecek mi, iş dünyasına verdiğiniz destekler gibi?

Başbakan Erdoğan: "Tabii burada da Sayın Laçiner'e özellikle teşekkür ediyorum. Kendileri de konuşmalarında ifade ettiler. ABD'de bir gün Rand Cooperation'ı bir gezelim, dedik. İçeri girdiğimde içeride bir çalışmayı gördüm. Sonra bize brifingi veren kişiye bu içerideki toplantının ne olduğunu sordum. “Pentagon temsilcilerini biz eğitiyoruz” dedi. Bu Rand Cooperation'ın orada yapmış olduğu bir çalışmaydı.

Bizde de think tank kuruluşlarının bu noktada çok büyük önem ifade ettiğini ve tabii ki buradaki katılımımız, desteğimiz, özellikle de devletin belli birimlerinin eğitilmesinde çok büyük iş görecektir diye umuyorum. Ve böyle bir soruyu sormanız sebebiyle de teşekkür ediyorum."

Soru: 3. Avrupa Birliği'ne bir mühlet mi veriyorsunuz? AB'yi bir süre olarak mı değerlendirmeliyiz, hiçbir müzakere süreci sonsuza kadar sürmez sözlerinizi dikkate alarak?

Başbakan Erdoğan: Bizim mühletimiz tabii seneli değil de ucu açık bir mühlet (Gülüşmeler). Şu anda biliyorsunuz fasıllar tartışılıyor. Gerek Fransa'nın gerek bu noktada Güney Kıbrıs'ın ileri sürmüş olduğu engeller müktesebat çerçevesinde olan şeyler değil; ama bunları devamlı engelliyorlar. İşte sekiz fasıl bir tanesinden, 5 fasıl bir tanesinden. Böyle saçmalık olmaz.

Biz diyoruz ki herhalde dönem başkanlarından bir tanesi bu işte ağırlığını ortaya koyacak ve nasıl bu yanlışı yapmışlarsa bu yanlışı tekrar düzeltmek suretiyle müzakere sürecini hızlandıracaklardır. Onun için ben bu döneme gerçekten farklı bir önem veriyorum.

İspanya dönem başkanlığında bu fasılların müzakeresinde bir farklılık olacaktır, diye düşünüyorum. Olur veya olmaz, bunlar da bizim için çok çok önemli değil.

Adını da koydum diyorum ki, siyasi kriterler noktasında yani AB devamlı bizi engellemeye devam ederse, Kopenhag siyasi kriterlerinin karşılığı hazırdır; bu, Ankara siyasi kriterleridir. Maastricht Ekonomik Kriterlerinin karşılığı da bellidir; o da İstanbul Ekonomik Kriterleridir. Çünkü biz kurum ve kuruluşlarımızı bu noktada oluşturduk; yani biz dersimizi iyi çalışıyoruz. Bu noktada bir sıkıntımız yok. Bugün 27 tane AB üyesi ülkenin yarısından fazlasından Türkiye çok çok daha ileridedir; mukayese edilemeyecek konumdadır. Bunu zaten olaylara gerçekten objektif yaklaşanlar da samimiyetle söylüyorlar; durum budur aslında diyorlar. Ama yaklaşımda maalesef siyasi durumu da görüyoruz."

Soru 4.: Kıbrıs AB ile olan ilişkilerimizi de bozuyor; ayrıca Kıbrıs'ta da bir tıkanmaya girildi. Kıbrıs ile ilgili bir B planınız var mı? Sonsuza dek bu sürecek mi?

Başbakan Erdoğan: "Biz bütün planlarımızı ortaya zaten koyduk. Ama bundan sonraki gelişmeler de bu planların güncellenmesini gerektirecektir. Ben BM Genel Sekreteri'nden rica ettim. Sağ olsun çıktılar geldiler. “Güney Kıbrıs'ı sadece Rum tarafında bırakmayın, siz de gelin şuna üst düzeyde el atın, ağırlığınızı koyun,” dedik. BM Genel Kurulu'nda bu görüşmeyi kendisiyle yapmıştık. “Tamam geleceğim” dedi ve sağ olsun geldiler. Tabii Sayın Talat'ı makamında ziyaret etmesi Rum tarafını ciddi manada rahatsız etti. Niye rahatsız oluyorsunuz? Şunu da açıkça söyleyeyim, Hristofyas bana BM'de “ne zaman biz baş başa görüşeceğiz” diye sordu. Ben de kendisine, “sizinle ben baş başa görüşmem, sizin muhatabınız Sayın Talat'tır, siz Talat ile görüşeceksiniz” dedim. “Eğer dörtlü veya beşli bir görüşme istiyorsanız, BM'nin riyasetinde bu görüşmeyi yapabiliriz; garantör ülkeler olarak Türkiye, Yunanistan ve gerekirse İngiltere; taraflar olarak da Kuzey Kıbrıs ve siz katılırsınız” dedim. Ne derse beğenirsiniz? “Kuzey Kıbrıs hangi sıfatla katılacak” dedi. Ben de kendisine “o zamana kadar yapılan 41 görüşmede Sayın Talat hangi sıfatla bu görüşmeleri yaptıysa bundan sonra da o sıfatla yapacak” dedim. Öyle kaldı; ama aynı şeyi Papadopulos da söylemişti. Çünkü hepsi mamul olarak aynı değirmenden çıktıkları için fark etmiyor ve Ban Ki-moon onlara gayet güzel cevabını da dün verdi. Hak er geç lehimize tecelli edecektir diye inanıyorum. Ama bu sabır istiyor, bu iş heyecana gelmez. Sabırla üzerine üzerine gideceğiz. Bizim kaybedeceğimiz bir şey yok. Er geç biz kazanacağız."

Soru 5. Dünya değişti, Türkiye değişti, Türkiye'nin dış politikasında bir değişiklik var. İnsan hakları, kadın hakları, mülteciler gibi konular devreye girdi. Eski dış politika, bürokratik yapısıyla devam edecek mi, yoksa dış ilişkilerde koordinatörlük ve özel temsilcilik gibi bir farklılık getirmeyi düşünür müsünüz?

Başbakan Erdoğan: "Bunlar yapılıyor. Çok teşekkür ederim, siz çalışmalarımızı iyi takip ediyorsunuz. Şu anda bunları yapıyoruz.

Dış işlerinde çok ciddi bir teşkilat değişimi çalışmaları var. Özel temsilcilik mekanizması çalışıyor. Benim şu anda artık açıklamamda herhangi bir sıkıntı yok. Mesela Ahmet Bey (Ahmed Davutoğlu) benim özel temsilcimdi. Başbakanlığım süresince devamlı özel temsilcim olarak çalıştı.

Şimdi yine temsilcilerim var. Değişik yerlerde değişik şekilde özel temsilcilerimi değerlendiriyorum ve kendilerinden de çok çok istifade ediyorum. Bir diğer mekanizma, dışişleri camiasının dışından büyükelçi atama döneminin başlamasıdır. Biliyorsunuz, daha önce dış ticarette bulunan Tuncay Bey şu anda büyükelçi olarak Afrika'ya atanmıştır. Aynı şekilde Kenan Gürsoy Bey Vatikan'a atanmıştır, kendisi bir öğretim üyesidir. Bundan sonraki süreçte de yine bu tür büyükelçiliği kendilerine teklif etmemiz halinde kabul edenler olduğunda onları dünyanın değişik yerlerinde değerlendirmek istiyoruz. Burada tabii bir şeyi daha ifade etmekte fayda görüyorum. 2005 yılını Afrika yılı ilan etmiştik. Bu süreç içerisinde çok ciddi adımlar attık. O ana kadar Afrika'da 12 kadar büyükelçiliğimiz varken buna 10 tane daha ilave ettik. Bu yıl 4-5 tane daha ilave ediyoruz ve bu yılsonu itibariyle Afrika'daki büyük elçiliklerimizi asgari 27'ye çıkarmak istiyoruz. Büyük ölçüde Afrika'da ağırlığımız olsun istiyoruz. Bu konuyla ilgili olarak Dış İşleri Bakanlığımız çalışmalarını yoğun bir şekilde sürdürüyor. Dış politikada, Dışişleri Bakanlığımız'da bu tür açılımlar, bu tür değişimler yaşanıyor."

Soru 6. Acaba Türkiye'nin İran'ın nükleer programı konusunda kolaylaştırıcı, ara bulucu rolleri devam ediyor mu, yeni bir gelişme var mıdır? AGİT'in bu yılki başkanlığını Müslüman ve Türk bir devlet yapıyor; bu gurur verici fakat AGİT Zirvesi'nin Kazakistan'da yapılması bazılarını rahatsız etti. Buna Türkiye destek veriyor mu?

Başbakan Erdoğan: "İran ile ilgili sorunun zaten cevabını verdim. Türkiye nasıl ara bulucu olabilir veya nasıl bu sürecin halline yardımcı olabileceğini gerek ABD-İran arasında, gerek BM Güvenlik Konseyi'nin 5 daimi ülkesi arasında ısrarla sürdürdü. Baradey'in açıklamasından sonra daha da yoğunlaştırarak, Türkiye'nin burada takas işlevi gören bir ülke olması teklifi geldiğinden itibaren de gene bu çalışmada aktif bir rol üstlendik. “Türkiye bu işe ara buluculuk yapabilir, Türkiye'de bu takas işlemi gerçekleştirilebilir” dedik. Fakat ne yazık ki taraflar daha sonra bunda da anlaşamadılar. Gerek İran'ın Kiş Adası'nda bu iş olsun, takas gerçekleşsin demesi, gerekse ABD'nin ben bu noktada bu takastaki yakıtları veremem yaklaşımı, böyle bir imkân bende yok demesi; aynı şekilde Rusya'nın bende bu miktarda yakıt yok demesi bu süreci ne yazık ki bugüne kadar ertelemiştir. Hâlbuki İran'ın, bunun10 ay gibi bir süreçte değil, bu 4-5 ayda halledilebilir olduğu yaklaşımı burada da söz konusu. Bu takas işleminde Türkiye'ye düşen bir rol olursa Türkiye olarak biz buna yardımcı olmaya her zaman hazır olduğumuzu söylüyoruz, söyledik. Nitekim dün Mutteki ülkemizdeydi, kendisine de bu konuyu aynen söyledik. Almanya'ya bununla ilgili daha önceki görüşmelerimizde de bu yaklaşımımızı zaten bildirmiştik.

Avrupalı ülkelerin AGİT Zirvesi'nin Kazakistan'da yapılmasından neden rahatsız olduğunu anlamakta zorlanıyoruz. Burada bir mutabakat olduktan sonra, niçin Kazakistan'da bu yapılmasın? Yani burada anormal bir durum söz konusu değil. Avrupalı ülkelerin de aslında buna evet demesi gerekir. Bu, doğrusu beni de şaşırtan bir şey olmuştur. Ben doğru bulmuyorum."

Soru 7. AİHM'nin nüfus cüzdanlarında din hanesinin bulunmaması gerektiğine ilişkin kararını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bunu laikliğin gereği olarak değerlendirir misiniz? İnsan haklarıyla ilgili bir karar mıdır? Bir de Ortadoğu'yla ilgili olarak, bir düzeni yıkıyorsunuz Ortadoğu'da, yeni bir düzen inşa ediyorsunuz. Bunun Türkiye ile Arap dünyası, Türkiye ile Ortadoğu ilişkilerinde riskleri var mıdır? Risk ve tehditlerin olduğunu düşünüyor musunuz?

Başbakan Erdoğan: "AİHM'nin verdiği karar aslında Anayasa Mahkememizin de bu noktada attığı adımla paralellik arz eden bir konu. Nüfus kâğıdında dinle ilgili sütunun olup olmaması çok şey değiştirmez. Burada AİHM'nin vermiş olduğu kararı ben anormal bir karar olarak görmüyorum. Yani bu oradan kaldırılabilir; çok da önemli değil. Ama bunun ardından almış olduğu diğer bir karar var ki; bu kararı da önemsiyorum. Burada da lehte bir karar vermiştir. Bu, Türk alfabesinde olmayan bazı harflerin ısrarla konulması tezine karşı olumsuz vermiş olduğu karardır.

Türkiye'nin Ortadoğu'da düzen değiştirme vs. gibi bir hedefi, bir gayreti olmadığını ben konuşmamda zaten ifade ettim. Ama dünya zaten bir değişim, dönüşüm yaşıyor. Dünyadaki bu değişim dönüşümden her ülke nasibini alacaktır. Ortadoğu da kendini kontrol edecektir ve Ortadoğu'da da zaten bunun ışıltıları parlamaya başlamıştır. Birçok ülkede artık demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti sürecine yönelik adımların atılmaya, tartışılmaya müzakere edilmeye başlandığını ve bu tür uluslararası toplantıların Ortadoğu ülkelerinde yapıldığını da görüyoruz. Bundan dolayı aceleci olmayalım. Birçok şeyler kendiliğinden zaten değişecektir. Her zaman söylüyorum, dere yatağında akar."

Soru 8.: Darbe dönemi bitti diyorsunuz ama yeni planlar ortaya çıkıyor. Bir de sizce siyasi tansiyon bilinçli olarak mı yükseltiliyor, dün akşam meclisteki kavga gibi? Böyle bilinçli planlı-programlı komplo teorileri mi var?

Başbakan Erdoğan: "Aslında darbe planları noktasındaki şeylerin geçmişi tabii biraz eskiye de dayanıyor. Günü birlik şeyler değil bunlar. Ama bunlar darbe planı mıdır değil midir, bunlar da ayrıca tartışma konusu olan şeyler. Ama biz bu görüntülere baktığımızda bu değerlendirmelere baktığımızda bunun izlenimlerini gerçekten alıyoruz. Konuyla ilgili olarak da zaten yargı süreci devam ediyor. Yargı bunun gerekli değerlendirmelerini yapacaktır, nihai kararını da verecektir. Temennimiz odur ki böyle bir yanlış yapılmamış olsun. Yani Türkiye'de artık bazı şeylerin üzerinde durmanın çok yanlış olduğu ortada ve dün akşam yaşanan olay aslında bunun farklı bir göstergesi. Düşünün ki bir ülkede muhalefet eğer bu söylediğiniz tarzda yaklaşımları benimsiyorsa, bunların üzerinden siyaset yapmaya gayret ediyorsa, yani bunlara bulaşmış olanlara avukatlık yaptığını ifade eden bir siyaset varsa, milletvekillerini onların avukatlığının yanında yer almaya sevk eden bir siyaset anlayışı varsa bu düşündürücüdür. Dün akşam yaşanan olayın tabii farklı bir boyutu var, yine orada özellikle bazı şeylerde dürüstlüğün gereğinden bahsediyoruz. Bu ülkede yaşadığım bir olayı anlattım, eşimin yaşadığı bir olayı anlattım. Olay pazar günü TRT'de yayınlandı. Üç senedir eşim de ben de bu işleri gündeme getirmedik, taşımadık. Gerekli olanlara, gereken yerlere söyledim. Söyleyecek daha çok şeyler var, ama ben ülkemde gerilim istemiyorum. Bu konuda yaşadığım başka şeyler de var. Bunları belki biraz daha sonra, belki siyasetten çekildikten sonra kaleme alarak gündeme getireceğiz. Ülkem bunları kaldırmaz. Onun için bazı şeyleri söylemek zaman istiyor. Ama bunun zamanı gelmişti. Niye? Benim ülkemde çok önemli bir sanatçı hasta yatağında yatıyor, eşim onu ziyarete gitmek istiyor, sanatçının eşini arıyor. Eşi memnuniyetle diyor, biraz sonra tekrar dönüyor ve “Emine Hanım böyle böyle bir durum oldu, ne olur biz sizinle dışarıda buluşalım” diyor ve dışarıda bu görüşmeyi yapıyorlar. Şimdi bunun akılla, izanla, bir kurumsal yaklaşımla izahı olabilir mi? Bunu neyle izah edeceksiniz? Hangi özgürlük çerçevesi içerisinde bunu bir tanıma oturtacaksınız? Bunun demokrasiyle, laiklikle, hukuk devletiyle yakından uzaktan bir alakası olabilir mi? Laiklik bunun güvencesiyken burada bir engelle karşılaşıyorsunuz ve vergisini vermek suretiyle, parasını vermek suretiyle, her şeyiyle oluşturmuş olduğumuz bir kurumun hastanesinde başbakanın eşini burada bu ziyarete gelmesin, burada farklı durumlar meydana çıkabilir, gerginleşme olabilir gibi şeylerle engellemeye kalkıyorsunuz. Biz bu işin üzerine gidemez miydik? Gidebilirdik. Ama orada biz sadece eşimin gözyaşlarına mahkûm olarak kaldık. Bu işin bir boyutu. İkinci boyut ne? Benim il başkanım veya şu anda il genel meclisi üyem güya bir konuşmasında “peygamber gibi anılan bir başbakan” gibi bir ifade kullanıyor. Değerli arkadaşlar, bir insan cehaletinden ya da farklı yaklaşım tarzından böyle bir ifadeyi kullanmış olabilir. Eğer sen inançlıysan, bir Müslümansan bunu zaten tasvip edemezsin. Niçin? Çünkü peygamberlik zinciri kapanmıştır, bitmiştir; artık bir peygamber yoktur. İkinci bir peygamber olarak, biz bu dinin mensupları olarak bunu göremeyiz. Hele hele Tayyip Erdoğan için böyle bir şey söyleyemezsin. Çünkü biz kurulu veya kurulmakta olan tabuları yıkmak üzere gelmiş bir siyasi partiyiz. Bana böyle bir yakıştırmayı yapan karşısında arkadaşım gerekenleri söyledi; ama ikinci defa aynı yakıştırma söylenince artık bu tahammül sınırlarını ciddi manada aştı. Ve “benim partimde böyle bir insan da barınamaz” dedim. Nitekim daha farklı şekilde bunlar söylenmiş ama arkadaşlarıma da gerekli talimatı verdim. “Ya istifasını alın, ya ihraç edin” dedim. Olayın aslı budur ve bunun üzerinden siyasi rant devşirmeye çalışan basit bir muhalefet anlayışı mevcuttur.

Soru 9.: Size karşı eleştirilere karşı üslubunuz bazen sert oluyor. Karikatüristlere dava açmıştınız. Bunlar demokrasiye yaklaşımınızla uyuyor mu?

Başbakan Erdoğan: "Bilmiyorum, artık İmam Hatip Liselerini kedilerin boynuna takıp kalan karikatüristlere bizler de hala takılıp kalıyorsak buna söyleyecek bir şeyim yok. Bu böyle bir karikatürdü. İmam Hatip Lisesi mensuplarını bu şekilde karikatüre etmeyi bir ülkede ben doğru bulmuyorum. Yani diğer okullardan mezun olanlara böyle bir şey yapılmadığına göre… İmam Hatip Lisesi mezunları bu ülkenin, cumhuriyetin okullarıdır, kurum ve kuruluşlarıdır. Bunlara da böyle bir yakıştırmayı yapmayı doğru bulmuyorum. Ben İmam Hatip mezunuyum, bundan gurur duyuyorum. Bir İmam Hatip mezunu olarak beni üniversiteye almadılar. Ve ben bir de lise daha bitirdim. Liseyi bitirdikten sonra üniversiteye girdim. Bu çileleri çeke çeke biz buralara geldik. Bunları da yaşayarak geldik. Bunu da milletimin bilmesini istiyorum. Ve İmam Hatip mezunu, liselilerden farklı imtihana girmiyordu; aynı imtihana tabi tutuluyordu. Bunu Batı'da filan uygulamıyorlar size. ABD'de uygulamıyorlar size. Benim çocuklarımın hepsi İmam Hatip mezunudur, hepsi de ABD'de okudu. Hiç böyle bir sıkıntı yaşamadan okudular. Nasıl inanıyorlarsa öyle okudular. En güçlü üniversitelerinden de mezun oldular, oluyorlar. Demek ki oluyormuş. Ama ne yazık ki bu sıkıntıları kendi ülkemizde yaşadık. Yani Necip Fazıl'ın ifade ettiği gibi “öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya”.

7 Şubat 2010, Pazar
Konuşma USAK tarafından deşifre edilmiştir
< Önceki Haber

Sonraki Haber >

 > Son Eklenen Haberler
  Korutürk: Mesnetsiz ve Haksız Bir Karar
  3 Evet 1 Çekimser
  İsveç Üzgün, Ankara Telafi Bekliyor
  İsveçli Türk Vekil Kendini Savundu
  Ukrayna Türk Balıkçı Teknesine El Koydu

 Kullanıcı Yorumları

YORUM YAP

bu haber için henüz yorum yapılmamış.

yorum yapmak için tıklayın.

 Yorum Yap
Güvenlik Kodu: 93803
Güvenlik Kodu:
Adınız:
Yorumunuz:
 

 USAK Bülten Üyeliği
Haber Kategorileri
Türkiye Amerika Avrupa Orta Doğu Orta Asya Kafkasya Bodrum Holidays Balkanlar Dünya Asya-Pasifik Afrika Ekonomi Bilim Teknoloji

Copyright 2009 Usak Stratejik Gündem
Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu

Mebusevleri Mah. Ayten Sok. No:21 Tandoğan/Ankara
Tel: 0 312 212 28 86  Faks: 0 312 212 25 84

Sitemiz
Anadolu Ajansı
Abonesidir