Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu Yayınıdır.  
ANASAYFA

|

ENGLISH

|

ANASAYFA YAP

|

REKLAM

11 Mart 2010, Perşembe

 
  Usak Gündem
  Bölgeler

Ücretsiz Tam Metin Uluslararası Hukuk ve Politika Dergisi

Ücretsiz Tam Metin Orta Asya ve Kafkasya Araştırmaları Dergisi

  Haberler > Mülakatlar

 Yazdır
Arkadaşına Gönder Yorum Yap
Havva Kök- "Çatışma Çözüm Yolları ve Demokratik Açılım"
***USAK Güvenlik Araştırmaları Merkezi Barış Çalışmaları Masası'ndan Yrd. Doç. Havva Kök ile çatışma çözümü teorileri ve bu teoriler çerçevesinde Türkiye'nin son durumunu konuştuk.

Mülakat: Gamze Coşkun (USAK Gündem)

Soru: Öncelikle kavramsal açıklamalarla başlayacak olursak, çatışma nedir ve gruplar neden çatışır?

Havva Kök (H.K.): “Çatışma çok bilinen çok kullandığımız bir kelime, sanki sürekli çatışıyormuşuz gibi. Ama anlamını ne kadar biliyoruz? Çatışmalar birbiriyle uyuşmayan amaçların varlığının söz konusu olduğu durumlardır. Bu kişinin kendi içinde de, kişiler arasında, gruplar arasında da, toplumlar arasında da, ülkeler hatta kıtalar arasında da olabilir. Dolayısıyla bir insanın birden fazla istek veya amaçları olduğu zaman ya da birden fazla kişinin, grubun, ülkenin gerçekleştirmek istediği farklı amaçları olduğu zaman çatışma ortaya çıkar.

Çatışmalar söylediğim gibi birey içi, bireyler arası, gruplar arası, toplum içi, toplumlar arası, ülkeler arası, kıtalar arası, medeniyetler arası gibi değişik şekillerde çeşitlendirilebilir. Ama burada söylenmesi gereken şey bunların hiçbirinin bir diğerinden daha az ya da daha çok önemli olmadığıdır. Yani şunu söylemek istiyorum, bir birey kendi içindeki çatışmayı çözerken ne tür bir yöntem izliyorsa bunu genel olarak ülkeler arası problemlere kadar uygulayabiliriz. Tabi burada çatışmayı çözerken nasıl bir yöntem izlendiği konusundaki farkındalık ve uygulanan objektiflik önemlidir. Aynı yöntemin her tür çatışmaya uygulanabilmesi gerekir. Dolayısıyla şu çatışma daha zordur, kolaydır, önemlidir, önemsizdir gibi bir hiyerarşi söz konusu değildir. Çatışma çözümünde ülkeler arası çatışma, birey içi çatışmadan daha önemlidir diye bir şey yoktur.”

Soru: Peki, çatışma nasıl önlenir, çatışma önlemenin belirli yolları var mıdır?

H.K.: “Çatışmayı önleyemeyiz. Önleyememekten çok önlememiz de gerekli değildir. Çünkü çatışma kötü bir durum değildir. Çatışma hem kişisel hem toplumsal gelişimimiz hem de ülkeler arası ilişkilerin gelişmesi için olması gereken bir şey. Hiçbir konuda iç çatışma yaşamayan, sürekli uyumlu bir kişi olsanız kişisel olarak gelişebilir misiniz? Hayır, çünkü seçim yapmanız gerekmez. Dolayısıyla çatışmayı önleme yolları diye bir şeyden bahsetmekten ziyade çatışmaları çözerken şiddeti önlemekten söz etmeliyiz. Çünkü çatışma olması doğal olan hatta olması gereken bir durumdur. Çatışmaları çözerken şiddete başvurmamak nasıl mümkündür önemli olan budur.”

Soru: Yani bu durumda her çatışma şiddeti beraberinde getirmez demek mümkün müdür?

H.K.: “Evet, her çatışma şiddeti beraberinde getirmez. Bu durumda sormamız gereken önemli bir başka soru da ‘ne oluyor da çatışmaları şiddetle çözme yoluna gidiyoruz’ sorusudur. Yani çatışmanın çözümü için insan olarak, toplum ya da ülke olarak ne kadar gelişmiş olduğumuza ve yaratıcılığımıza bağlı olarak sayısız çatışma çözümü, barış çalışmalarının tercih ettiği kavramla çatışma dönüşümü (transform) yöntemi vardır. Barış çalışmaları çatışmanın dönüşümü demeyi tercih eder çünkü bu kavramla bir üçüncü aşamaya geçildiği ifade edilmiş olur. Çözümü dendiğinde biraz pazarlık ve uzlaşma vardır; yarı yarıya, taraflar tam istediklerini elde edemiyormuş gibi bir durum vardır. Bu nedenle çatışmaları dönüştürmek deyimi barış çalışmalarında tercih edilir. Dolayısıyla çatışmaların dönüşümünde, belirttiğim gibi, sayısız yöntem izlenebilir ve şiddet bu sayısız yöntemden sadece biridir.“

Soru: Söylediklerinizden yola çıkarsak, terör örgütleri çatışmalarda şiddeti kullanırlar yani çatışma çözümü ya da dönüşümünde şiddeti yöntem olarak seçmek terör örgütlerinin karakteristiğidir denebilir mi?

H.K.: “Aynen öyle. Çatışma dönüşümü bile değil, çatışma çözümü örneklerinden bir tanesidir, en tercih edilmeyenidir; hatta çözüm olarak bile görülmez, orada çatışmayı çözmezsiniz, yok edersiniz. Yani amaç yok etmektir. Terör korkutmak, terörize etmek demektir; bunun için de şiddete başvurulur.

Amaç şiddete hiç başvurmamak, şiddeti denklem dışı, seçenek dışı bırakmak olmalıdır. Bunun çok farklı yöntemleri vardır. Terör örgütü işte bu sayısız çözüm yönteminin içinden şiddeti kullanan, aslında uzun vadede başarısızlığa mahkum olan bir yöntemi seçer. Şiddet başarısızlığa mahkum olduğu kadar acziyetin de bir ifadesidir. Ayrıca teröre başvuranlar sadece terör örgütleri de değildir. Teröre başvuran devletler de vardır. Devlet terörü diye bir olgu da söz konusudur. Siyasi amaçlarına ulaşmak için şiddeti ya da şiddet tehdidini kullanan, yöntem olarak seçen her güç terör örgütüdür. Devletin bundan farkı nedir? Devletin elindeki gücü bir seçenek olarak kullanmaması, ona verilen birtakım kanuni güç ayrıcalıklarını kötüye kullanmamasıdır. Bu demek değildir ki hiçbir şekilde savunma gücümüz, askeri gücümüz, kolluk kuvvetlerimiz olmayacak. Ama yasalar çerçevesinde verilen bu güç kullanma ayrıcalığını kötüye kullanmamak demektir. Yani günümüzde mesela Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ya da polis kuvvetlerinin olması meşru ve gereklidir, bu terör değildir ama tüm bu gücün Ergenekon Örgütü içinde, kanun dışı bir şekilde kullanılması devlet terörüne girer.”

Soru: Çatışmanın hangi evresinde şiddet karşımıza çıkar?

H.K.: “Öncelikle burada çatışma analizinin temel safhalarına bakmak gerekir. İlk aşamada, ‘çatışma ne zaman ortaya çıkar’, ‘bir çatışma ortaya çıktığında o çatışmayı çözmek ya da dönüştürmek için kullandığımız metotların amacı ne olmalıdır’ gibi sorular sorulmalıdır. Diyelim ki iki grup ya da iki ülke arasında bir çatışma ortaya çıktı, bu çatışmayı nasıl çözeceğiz ya da dönüştüreceğiz diye baktığımızda ilk yapmamız gereken çatışmanın taraflarını tespit etmektir. Burada hiçbir taraf atlanmamalıdır. Yani şiddete başvuruyor ya da başvurmuyor, önemlidir, önemsizdir, talidir, değildir gibi kategorilere başvurmadan tüm tarafları tespit etmek çok önemlidir. Çünkü yapılan hatalardan bir tanesi, aslında bu insan beyninin acziyetinden kaynaklanıyor, olayı iki bilinmeyenli denkleme indirgemeye çalışmaktır. İki bilinmeyenli denklemi çözmek kolaydır, insan zihni onu çözmeye meyillidir. İkiden fazla bilinmeyenli denklem olduğu zaman çözemiyoruz. O yüzden beyin tüm sorunları iki alternatife indirgemeye çalışıyor. Bu da çatışma gibi sanatsal bir beceri gerektiren bir konuda çözümleri çok kısıtlar. Dolayısıyla evet, çözüm çok zordur, çok parametrelidir ama mutlaka her türlü tarafı belirlememiz gerekiyor birincil olarak. Ayrıca, bir fotoğraf makinesiyle duygu ve düşünceler katılmadan var olan olayın resmedilip burada ne görüldüğünün çok mekanik olarak anlatılması yani objektif olarak gözlem yapabilme safhası barış çalışmalarının tarafların tespitinde önem verdiği bir noktadır.

İkincisi, ‘bu çatışma durumu taraflar arasında neden ortaya çıkıyor’ gibi bir soru sorulduğunda, çünkü ihtiyaçları şunlar şunlardır diyebilmemiz gerekir ve buların meşruiyetini belirlememiz gerekir. Burada ihtiyaçlar (needs) kısmı çok önemli. Peki, bu ihtiyaçlardan kastımız nedir? Her şey ihtiyaç mıdır? Lüks bir araba almak bir ihtiyaç mıdır mesela? Aklımıza gelen her şey bir ihtiyaç mıdır? Burada temel kıstas ‘temel ihtiyaçlar’dır. Bunun araştırmaları yapılmış ve bu bir insan ihtiyaçları teorisi (human needs theory) diye bir teori haline getirilmiş. Bu konuda değişik isimlerden bahsedilebilir. En çok bilinenlerden bir tanesi hiyerarşik bir şekilde insan ihtiyaçlarını belirleyen Abraham Maslow’dur ki hiyerarşik sıralaması yüzünden eleştirilmektedir çünkü bunların bir hiyerarşisinin olmayacağı savunulmaktadır. İnsan ihtiyaçları teorisinin önemli teorisyenlerinden bir tanesi de John Burton’dur. Kişisel olarak da yakından tanıdığım Marshall Rosenberg de bu isimler arasında sayılabilir.

Teorinin varsayımı şudur: Eğer çatışmalara ihtiyaçları giderme isteğiyle ortaya çıkar diye bakarsak, çatışmalar kolaylıkla çözülebilir ve ihtiyaçların ötesindeki şeyler stratejilere girer; insanlar ihtiyaçlarla stratejileri karıştırdıkları için çatışırlar. Bu teoride, hiç ırk, din, dil, cinsiyet ayırmadan tüm insanlar için söz konusu olan 4 tip meşru ihtiyaç belirlenmiştir. Bunlardan bir tanesi yeme, içme, barınma gibi fiziksel ihtiyaçları da içeren hayatta kalma ihtiyacıdır yani güvenli bir şekilde saldırıya uğramadan yaşayabilme ihtiyacıdır. İkincisi iyi yaşamak için gereken koşulların sağlanmasıdır. Bu biraz ekonomik konularla ilgilidir. İyi eğitim, insan onuruna yakışan bir iş imkanı, barınma olanağına ulaşma hakkını içerir. Yine hiç tartışılmayacak, tüm insanların temel ihtiyaçlarından bir diğeri de özgürlüktür. Hangi eğitimi, mesleği, inancı, yaşam tarzını, kimliği seçeceğinde, verdiği her kararda bir bireyin özgür olması demektir. Son olarak da kimlik, identity seçimi ihtiyacı sayılabilir. Bunu illaki dörde ayırmamız gerekmiyor, bu özgürlükle beraber de sayılabilir. İnsan elbette ki hangi ırktan olacağını seçemez ancak kişinin hangi dili konuşacağı, hangi dine ya da kültüre mensup olacağı, hangi kimlikle, hangi cinsiyetle yaşayacağı kararını verme hakkını ifade eder bu sonuncu kategori. Yani kimliği oluşturan unsurlar konusunda kişinin kendisinin karar vermesini ifade eder. Buna çok az da olsa Kanadalı iki akademisyen de bazı ruhsal, spiritual kavramlar ekliyorlar ama belki bunları özgürlük kategorisine dahil edebiliriz. Ancak bu genel kabul edilen bu teori içinde yoktur. Bu noktada, ihtiyaçların meşruiyetinden bahsettiğimizde, eğer ihtiyaçlar bu anlattığım çerçeve içindeyse meşrudur.

Üçüncü aşamada, bu meşru ihtiyaçları gidermek için uygun stratejiler bulmak gelir. Bu stratejiler sonsuzdur. İhtiyaçlar sınırlı, onları elde etmek için kullanılan stratejiler sonsuzdur. Bu ihtiyaçlar teorisi ve barış çalışmalarında çok temel bir şeydir ve şunu eleştirirler: Günümüzdeki yanlış varsayımlardan bir tanesi ‘ihtiyaçlar sınırsız, imkanlar sınırlıdır’. Halbuki burada deniyor ki, hayır, ihtiyaçlar sınırlı –ki burada çok meşru ihtiyaçlardan söz ediliyor ve bunun dışında onurlu bir insan olmak için başka bir ihtiyaç yoktur deniyor, lüks yaşamak bir ihtiyaç değildir mesela- ama imkanlar ve stratejiler sonsuzdur. Yani günümüzdeki kabulü ters çeviriyorlar.”

Soru: O zaman burada şiddet de bu sınırsız sayıdaki stratejiden biri midir?

H.K.: “Aynen öyle. Şiddet bu sayısız stratejiden sadece bir tanesi, en çok seçileni, çünkü en kolay en görünen olanıdır. Hiç akıl yürütme, maharet, sanat, yetenek hiçbir şey gerektirmez şiddet. Çok ilkel bir yöntemdir. Dolayısıyla şiddet ona başvuran herkesin ne kadar ilkel olduğunu gösterir. Çünkü gelişmişliği gösteren şiddetsiz bir iletişim sağlayıp, neden sen böyle yaptın, neden ben böyle yaptım gibi açıklamalara gidilmesidir. Ancak biz genelde kolay yolu seçip kızarız, kovarız ve bunu günlük hayatımızda, evde, okulda, işyerinde, her yerde uygularız. Dolayısıyla şiddete başvuran herkes en ilkel yöntemi kullanıyordur. Bunun karşısında eğer sen küsüp ağlayıp gidiyorsan, sen de şiddet uyguluyorsundur. Çünkü sen de durup ben bunu bunun için yapmıştım, neden bana böyle davrandı diye kendine açıklama yapmadığın için sen de kendine şiddet uygulamış olursun. Yani şunu demeye çalışıyorum, otoriter bir toplumda otoriteyi uygulayan otoriter de şiddet uyguluyor, buna boyun eğen halk da şiddet uyguluyor.

İhtiyaçlar konusuna geri dönecek olursak, burada bir başka söylenmesi gereken de bu ihtiyaçları bizim seçemeyeceğimizdir. Bunlar bize doğuştan doğal olarak verilen ihtiyaçlardır, onlar bizi seçerler. Bu ihtiyaçlarımızı karşıladığımız sürece insan olma sıfatımızı sürdürebiliriz ve bunlarla ilgili bir pazarlık söz konusu olamaz. Yani şunu demek istiyorum, Kürt meselesiyle ilgili örnek verecek olursak, çok kabaca söylüyorum, bizim burada güvenliğimiz söz konusu, ulus devlet yapısını korumalıyız, onun için kimliğiniz, diliniz, yaşam biçiminiz hiç önemli değil ondan taviz vermek zorundasınız diye bir pazarlık yapamazsınız. Çünkü o hiç pazarlığı yapılamayan, olmazsa olmaz bir şarttır. Öbür taraftan, PKK’dan bahsedeceksek mesela, onlar da bizim dinimiz, kimliğimiz, kültürümüz bizim için yaşamsal önemdedir, temel ihtiyaçlarımız konusunda pazarlık yapamayız, bunun için de sizi sürekli tehdit ederiz, öldürürüz, hayatınızı cehenneme çeviririz diyemez. Barış çalışmaları ve insan ihtiyaçları teorisinde herkes bu kavramlar üzerinden müşterek bir anlayış içinde olduğunda, hangi konuda ne yapamayacağını net bir şekilde bildiğinde anlaşmak çok kolay. Çok kabaca ben buradan çıktığımda evime gidebilecek miyim gidemeyecek miyim korkusu içerisindeysem, şiddeti uygulayan tarafın her ne kadar istekleri meşru olsa da, yöntemi meşru olmadığı için bu konuda söylenecek bir şey yoktur. Bu çözüme gitmez.

Dolayısıyla bir ülkenin halkının ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik farklı politikalar, stratejiler olabilir. Peki, stratejilerin hangisi uygundur, hangisi değildir? Eğer bu ihtiyaçları karşılamak için bir başka ülke işgal ediliyorsa, mesela Amerika’nın Irak’ı işgali gibi, bu hiç meşru bir politika değildir. Çünkü ülkenin temel ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli değildir. Bu bir işgaldir. Yani burada güç politikaları izlemenin bir meşruiyeti yoktur. Tamamen şiddet dışında stratejiler, politikalar izlenmelidir. Yalnız kendi sınırları içinde bir saldırıya uğruyorsa o zaman savunma hakkı bakidir. Şiddet yalnızca meşru savunma durumunda meşru bir stratejidir. Bunun dışında strateji olarak şiddet çok kısa vadeli çözümlere götürür. Uygulanan şiddet eninde sonunda bir yerlerden patlak verir ve size geri döner. Marshall Rosenberg bunu seminerlerinde şöyle açıklar: “Gerçekten kalbinizden gelen, tüm duygularınız ve ihtiyacınızın ifadesi olan bir durum söz konusu değilse, bir insanı kontrol etmek için eğer ağlıyor, kendinizi acındırıyor ya da tehdit uyguluyorsanız, o insan o anda size boyun eğer ama mutlaka döner dolaşır o sizi bulur.” Diyelim ki sevgilinize bir şekilde bir şey yaptırmak istiyorsunuz mesela hep sizi arasın istiyorsunuz. Beni aramıyorsun ama ben çok merak ediyorum, üzülüyorum diye kendinizi acındırıyorsunuz. Bundan sonra sizden korkusundan sevgiliniz tehlikeyi defetmek için sizi arıyor. Bu hep böyle devam ediyor. Ama bu o kişinin eninde sonunda sizi daha çok seveceği anlamına gelmekten çok sizden zamanla uzaklaşacağı anlamına gelir. Yani her türlü şiddetin, fiziksel ya da duygusal fark etmez, bir maliyeti mutlaka olur.

Şiddet çok kısa vadede çözüm olarak görülebilir. PKK’nın kullandığı şiddet ya da bizim bu konuyu sadece askeri güçle çözmek ısrarımız, ikisi de sonuçta çözüm değildir. Ki bunu zaten gördük ama arada bir 30 sene kaybettik. “

Soru: Bu noktada, demokratik açılım hareketlerini artık şiddetin işe yarar bir strateji olmadığını fark etmemizin sonucu olan alternatif bir strateji olarak değerlendirebilir miyiz?

H.K.: “Maalesef öyle. Keşke öyle olmasaydı. Devlet şiddetin uzun vadede çözüm getirmediğini, tam tersine daha fazla kayıp getirdiğini gördüğünü böyle yeni bir demokratik açılım stratejisine gitti. Keşke bunu çok daha farklı bir zamanda yapsaydık ya da daha önce yapsaydık.”

Soru: Türkiye içinde farklı aşamalarda hep şiddetle karşılaşıyoruz neden ve biz Avrupa ülkelerinden farklı mıyız?

H.K.: “Türkiye toplumunun yapısına baktığımız zaman bir teorinin bir parçasından bahsederek gitmek istiyorum. Kanadalı barış çalışmacısı bir profesör toplumları dünya görüşlerine göre üçe ayırmaktadır. Bu teorinin de içinde bulunduğu dünya görüşü (world view) varsayımı şudur: İnsanların dünya görüşü aldıkları her kararda, yaptıkları her seçimde belirleyicidir. Buna göre Kanadalı profesörün üçe ayırdığı toplumlar şöyle kategorize edilebilir: Birincisi ‘survival-based’ ya da ‘power-based’ denen hayatta kalma ve güç odaklı dünya görüşüne sahip toplumlar ya da kişilerdir. İkincisi ‘identity-based’ kimlik odaklı ya da çıkar odaklı da diyebileceğimiz toplumlardır. Üçüncüsü de ‘unity-based’, Türkçe’de tam karşılığını bulmasa da birlik odaklı toplumlar diyebileceğimiz kategoridir. Güç odaklı toplumlarda temel ihtiyaçlar fiziksel ihtiyaçları içinde barındıran hayatta kalma ihtiyaçlarıdır. Bu fiziksel ihtiyaçları karşılamak için kullanılan strateji de bildiğimiz fiziksel güç ya da güç tehdididir. Bencillik ön plandadır yani her şeye ben gözüyle bakar, egoist bir dünya görüşü vardır. Karar alma mekanizması otoriterdir; genelde bir kişi olmak üzere emir veren bir veya birkaç kişi olur ve onun dışındaki herkes boyun eğer. Boyun eğen de emir veren de aynı değer yapısına sahiptir. Güç odaklıdır ve güce boyun eğmekle, güç kullanmak arasında bir fark yoktur burada. Genelde bu çocukluk dönemine denk gelir. Genelde çocuk ergenlik dönemine kadar güce boyun eğer ya da kendisi güç kullanır. Benim oyuncağım der, zorla alır ya da zorla alana verir, onun için mücadele etmez. Benim ihtiyacım der, mesela acıkır ve o açlığını gidermek için gözü başka hiçbir şeyi görmez. Kendisi ve kendi ihtiyaçları hep ön plandadır. Strateji de hep güçtür. Babası kızar, ondan korkar ve korktuğu insana saygı duyar. O nedenle bu bir çocukluk dönemi olarak görülür ve toplumlar da böyle ifade edilir.

İkincisi, ergenlik dönemine denk gelen dünya görüşüdür. Bu dönemde, ben önemlidir, bizim kararlarımız en önemli kararlardır. Kendini kanıtlama çabası vardır. Ne kadar kötü olursa olsun bu benim kararım denir. Grup dinamikleri çok önemlidir, bir gruba dahil olmak için her şey yapılır. Marka sevdası öne çıkar. Ait olduğunu düşündüğün gruba kabul edilmek için her şeyi yaparsın, saçını başını değiştirirsin. İşte bu yüzden ergenlik döneminde çete grupları oluşması ihtimali çok fazladır. Çeteye kabul edilmek çok önemlidir, çeteden atılmak ölümle eşdeğerdir. Başka grup ve kişilerle rekabet etmek çok önemlidir. Kimlik burada en önemli itici güçtür. Yaşı fark etmez, dünya görüşü kimlik düzeyinde olan kişi ve gruplar rekabetçi olur, gruptan atılma korkusu taşır, bağımsız karar alabilmeleri zordur ve onlar için sahip olmak çok önemlidir.

Üçüncü kategoriye baktığımızda böylesine olgun bir kişi ya da toplum düşünebilmek çok zordur. Kendi eksikliklerini görebilen, hayatta kendisini tanımlayan kavramların sadece sahip olmaktan geçmediğinin farkında olan, biraz daha farklı bir boyuttaki dünya görüşüne sahip kişi ya da toplumlardır bunlar. Bu kategoride kendini yukarda görmek söz konusu değildir ve başkalarıyla empati yapabilme yetisi vardır.

Günümüzde bu son kategorinin örnekleri yoktur. Günümüzde, bir ve ikinci kategori vardır. Türk toplumu dediğimiz, homojen olmayan içinde birçok şeyi barındıran toplumla yine homojen olmayan Kürt toplumu karşılaştırıldığı zaman bakıyorsunuz ki bu bir ergenle bir çocuğun çatışmasına, kavgasına çok benziyor. Kim ergen kim çocuk sorusunu çok düşündüm. Kimi zaman biz çocuk oluyoruz, kimi zaman onlar. Ama ulus inşa etme sürecine baktığımız zaman bizimki biraz daha eskiden başladığı için ve Osmanlı tarihinden gelen bir güven de olduğu için biraz daha sanki ergen gibi davranıyor olabiliriz. Bir ergenin bir çocuğa gösterdiği hoşgörüyü bazen gösteriyormuşuz gibi olabiliyor. Ama çocuktan yani Kürt toplumundan bize bir diklenme olduğu zaman, sen ne yapıyorsun, kime dikleniyorsun diyoruz.

Türkiye toplumunda neden bu kadar çok çatışma var? Çünkü bu çocuklukla ergenlik arasında bir geçiş aşamasındayız, ikisi arasında gidip geliyoruz. Bunun çok çeşitli sebepleri var. Bir defa yeni sanayileşmekteyiz hatta sanayileşmemişiz. Sanayileşmeyi yaşamadan kapitalistleşmeyi yaşayan bir ülkeyiz. Üretmeden tüketiyoruz. Yani bir çocuk 1, 2, 3, 4 diye yavaş yavaş bu basamakları atlaması gerekirken birden 15 yaşına geçmiştir. Biz bunları çok sağlıklı tartışarak, Avrupa toplumlarında olduğu gibi uzun vadeye yayarak yaşamadık. Galiba sorunlar bundan kaynaklanıyor. Ben de kendi kendime sorguluyorum. Birden bire böyle korkunç 15-20 sene sonra karşılaşmayız dediğimiz şiddetli tepkilerle neden karşılaşıyoruz? Bu anlattıklarımın etkisi var gibi geliyor bana.
Türkiye’yi bu konuda Avrupa ülkeleriyle karşılaştırdığımız zaman şiddete daha meyilli miyiz sorusuna gelecek olursak, ben çok uzun süre Avrupa’da yaşadım. Bireysel olarak sorunları çözmede evet onlar daha barışçıl. Herhangi bir Avrupa vatandaşı, burada Avrupa’dan kastım Batı Avrupa, daha çok farklılığa açık, dinleyen tartışan, diyaloğa açıktır. Çatışmanın çözümünde, dönüşümünde üç önemli faktör vardır: biri yaratıcılık, biri müzakere, öbürü de diyalogtur. İşte bu yaratıcılık, müzakere ve diyalog kısmında bizim eksik olduğumuzu düşünüyorum. Tüm bu öğrenilebilecek özellikleri geliştirebileceğimiz bir eğitim sistemimiz yok. Burada, neden böyleyiz sorusuna geldiğimiz zaman, evet biz devlet olarak değil ama toplum olarak çatışmaya çok müsaitiz çünkü çatışma çözümü için şiddetten başka bir yöntem öğrenmiyoruz ne ailede, ne toplumda, ne de okulda. Tek yöntem olarak şiddeti biliyoruz. Ancak devlet olarak terörü kim daha çok uyguluyor denirse, devlet olarak biz Avrupa ülkelerinden daha çok terörist değiliz. Onların dünyaya özellikle ekonomik, kapitalizm çerçevesinde uyguladıkları teröre bakınca o konuda Türk devleti herhangi bir Avrupa devletinden daha çok terörist değildir. Diğer ülkelerle ilişkilerde ya da iç sorunlarda yani demokrasi konusunda bayağı bir geriyiz, maalesef pek iyi değiliz.”

Soru: PKK ve terör ve etnik ayrımcılığı önleme konusunda izlediğimiz yol doğru mudur? Doğru değilse de bundan sonrasında nasıl bir yöntem izlemeliyiz?

H.K.: “Bu sorunun tek bir cevabı yoktur. Her sorunun kendine has çözüm örnekleri vardır yani çatışma çözümünde tek bir şablon, formül yoktur. Bu insanla ilgili bir şey olduğu için tek bir çözüm yolu çıkarmak mümkün değildir. Ama şöyle bir şey söylenebilir: Bir çatışmanın ister bireysel, ister toplumsal ister devletlerarası olsun üç farklı cephesi vardır. Bunun geçmişi, şimdiki yaşanan kısmı ve geleceği vardır. Bu üçünün de farklı farklı yöntemlerle çözülmesi lazım. En basitinden bir karı-kocanın boşanma davasına baktığınız zaman aile danışmanına gittiğiniz zaman önce ilişkinin geçmişini, sonra şu anda ne olduğunu ve en sonda bundan sonra ne beklediklerini sorar.

Şimdi biz PKK konusuna gelecek olursak, bu meselede de üç farklı cephe var. Bir geçmişi var. Yani geçmişi unutalım da sorunu çözelim, bundan sonrasına bakalım olmaz. Günümüzde halihazırda yaşadığımız problemler var. Bir de gelecekte olabilecek iyi ve kötü şeyler var. Dediğim gibi, bunun çözümünün çok farklı yöntemleri var. Benim şu anda aklıma en sevdiğim üç tanesi geliyor: Bir tanesi Johan Galtung’un uyguladığı transcend metodu, öbürü Sabona denen bir Hawai metodu, bir diğeri de Marshall Rosenberg’in şiddetsiz iletişim yöntemi. Bunların hepsi aynı anda ya da farklı zamanlarda seçime göre kullanılabilir. Bence ilk yapılması gereken geçmişi, günümüz ve geleceği göz ardı etmeden ciddi bir plan, ciddi bir proje uygulanmasıdır. Burada sanırım hükümetin yapması gerekenlerden bir tanesi uzmanlardan oluşan bir grup oluşturmak. Çünkü geçmişteki sorunları çözmek için uzlaşma, barışma konusunda çalışacak olan uzmanlarla, geçmişte yaşanan acıları gündeme getirme, bunları iyileştirme, bunların etkisini yok etme süreçlerini de izleyecek uzmanlar tamamıyla farklıdır. Çeşitli alanlardan uzmanlar, psikologlar, psikiyatristler, sosyologlar, siyaset bilimciler, tarihçiler gerekiyor. Günümüzdeki sorunlarda uygulanacak metot tamamen farklı, daha çok arabuluculuk, mediation yöntemlerinin uygulanması gerekiyor, onun için görüşü alınacak uzmanlar farklı; gelecekte bir barış oluşturma, peace building yöntemleri, bundan sonra şiddetin tekrar ortaya çıkmaması için, sosyal adaletsizlik, ekonomik eşitsizlik, insan hakları, demokratikleşme gibi siyasal konuların halledilmesi için çalışacak uzmanlarsa tamamen farklıdır. Dolayısıyla burada bence hükümetin yaptığı yanlış böyle bir planlama, görev ve süreç ayrımı yapmamalarıdır.

Bugün üç beş tane demokratik hareket yapılır açılım sürecinde kanun çıkarılırsa sanki bu olurmuş gibi düşünüldü. Halbuki durum bu süreçle olduğundan daha kötüye gitti. Şimdi bir de insanlar öyle bir şey algıladılar ki, sürece ortadan başlandığı için, Habur’dan gelen üç beş kişi PKK’nın affedilme süreci görüldü. Ancak af konusu o kadar hassas bir konu ki onlarca yüzlerce konu içinden sadece bir tanesidir ve yine af konusunda izlenen yöntemler çok farklıdır. Güney Afrika örneğine baktığımız zaman hiç de öyle toptan bir af yoktur. De Klerk’le Mandela anlaşmış ve tüm Apartheid suçluları yapanların hepsinin affedilmesinin zencilerin isyanına neden olacağını ve çözümü imkansızlaştıracağını düşünmüşlerdir. Yani PKK örneğinde de tüm terör örgütü üyelerini affetmek gibi tek bir çözüm yoktur burada. Onlarca sorunun içinden sadece bir tanesi öne çıkarılıp sadece bunu çözmeye çalıştığınızda karşı taraf, yani burada şehit ailelerinden örnek verebiliriz, Kürt açılımı dedikleri PKK’lıları affetmek miydi olarak algılıyor durumu haklı olarak. Bu durumda, bu demokratik açılım çerçevesinde bir paket halinde sunulmalıydı. Çünkü Türkiye’nin tek sorunu PKK ya da Kürt sorunu değil, üstelik de Kürt sorununun en önemli nedenlerinden biri Türkiye’nin yeterince demokratik olmamasıdır. Bir demokratik açılım paketi sunulsaydı, bunun içinde etnik, dini, kültürel, türban meselesini, Alevilerin, inanmayanların demokratik, insan haklarına ilişkin sorunlarını içeren konular olsaydı ve bunlardan Kürt sorunuyla ilgili olarak da şunlar yapılacak denseydi daha iyi olurdu. Şimdi böyle yapıyorlar ama adını koymadan bölük pörçük yapıyorlar. Bir açılım var ama neye açıldığımız belli değildir. Panik halinde bir hareket var, akıllı uslu bir plan çerçevesinde yapılmıyor. Halbuki böyle bir demokratik açılım projemiz var, bu projeyi yöneten bir ekibimiz var, bunun geçmişi, geleceği ve bugünüyle ilgilenen uzmanlarımız var denmeliydi. Böylece halkta evet bu iş ehil ellerde gibi bir algı uyanacaktı. Ayrıca bir takvim konmalıydı. Mesela Beşir Atalay'ın sivil toplum örgütleriyle ilgili yaptığı toplantı ve ondan önceki süreci, sanırım ağustos ayıydı, çok beğenmiştim. Açılım yapıyoruz, sorunlar nelerdir gibi bir tartışma ortamı yaratılmıştı. Mesela biz derse girişte, örneğin diyelim barış çalışmaları dersinde, barış nedir sorusunu ortaya koyarız. Barıştan ne anladıklarıyla ilgili her kafadan bir ses çıkar, ama sonuçta hoca mutlaka kendi tanımını verir. Kendi tanımını vermediği zaman, her şey havada kalır, kafalarda bunun ne olduğuna dair bir tanım oluşmaz. Herkes kendine göre bir tanım yaratır ama mevcut teoride var olan bir tanım verilmediğinde bir karışıklık oluşur. İşte bu süreçte de öyle oldu. İlk başta ortaya böyle bir laf attılar, haydi insanlar fikirlerini söylesinler diye, tamam güzel. Ama bu sürecin sonunu getirmediler. Yani düşünün bir ders boyunca öğrenciler akıllarına geleni söylediler ama sonunda hoca genel tanımı vermedi. Biz çok basit derste bile neler yapılacağına dair bir plan, program veririz. Düşünün bu kadar önemli bir projede bunun şu şu aşamaları var, birinci aşamada şunu bekliyoruz, ikincisinde şunu bekliyoruz ve şu şöyle bir ekiple devam ediyor, bu şu durumlarda yoldan çıkabilir denmeliydi. Böylece halk görecekti ki bu Habur, PKK olayları sadece sürecin bir ayağı. Ayrıca bu herkesin aklına geleni söyleme süreci belli bir süreyle kısıtlanmalıydı. Tabiki bu siyasi olarak nasıl söylenir, televizyondan mı bildirilir yoksa halk yavaş yavaş hazırlanır mı onu bilemem, sonuçta ben bir siyasetçi değilim. Ama en azından şöyle bir his olacaktı insanlarda: Biz ancak bir iki ay aklımıza geleni söyleyebiliriz, iki aydan sonra hükümet kanun, kararname gibi manevralara başlayacak, onun için biz isteklerimizi bir an önce gerekli makamlara iletelim. Şimdi bu olmadı ve biz hala önüne gelenin konuştuğu aşamadayız ve demokratik açılım ne tam olarak bilmiyoruz. Bu çok uzun sürdü, ilk başta çok sevindiğim halde beni bile çok kızdırdı. En büyük yanlışlardan birisi budur. Şu anda yapılması gereken hemen bunu toparlamak ve hiçbir ayağı -geçmiş, günümüz, gelecek- atlamadan yani uzlaşma (reconciliation), arabuluculuk (mediation), barış oluşturma (peace building) yöntemlerinin sayısız alt başlıklarını da kullanarak hareket edilmelidir. Ki o barışma, uzlaşma (reconciliation) kısmı çok önemlidir; kim ne yaptı, kim ne acı çekti, köylerin boşaltılması, faili meçhuller, onların ailelerinin günümüzde çektikleri gibi konular incelenmeli. Onlar psikiyatrik olarak şöyle bir ihtiyaç hissediyorlar: Biz bunları yaşadık ve bu acılarımızın ister maddi ister manevi tanınmasını istiyoruz. Birisi duysun istiyorlar. Evet, siz bu acıları yaşadınız, biz de size bunları yaşattık, özür dileriz denmesi gibi bir şeyi istiyorlar. Ama bu bütün bir süreç demek değil, bu sadece aşamalardan bir tanesi. Bu aşamaların hepsi bir anda paralel de harekete geçirilebilir, bu söylediğim oluşacak o uzman grubun ortaklaşa karar vereceği bir şeydir. Sorun ancak bu yolla çözüme vardırılabilir. “
29 Aralık 2009, Salı
USAK Stratejik Gündem
< Önceki Haber

Sonraki Haber >

 > Son Eklenen Haberler
  Nijer Askeri Cuntası Valileri Görevden Aldı
  Yunanistan'da Ekonomik Önlemleri Protesto
  Fransa'da Sarkozy'nin Seçim Sınavı
  Çin Yaşlanıyor...
  Yemen -Hükümet Karşıtı Gösterilerde 3 Eylemci Öldü

 Kullanıcı Yorumları

YORUM YAP

bu haber için henüz yorum yapılmamış.

yorum yapmak için tıklayın.

 Yorum Yap
Güvenlik Kodu: 66584
Güvenlik Kodu:
Adınız:
Yorumunuz:
 

 USAK Bülten Üyeliği
Haber Kategorileri
Türkiye Amerika Avrupa Orta Doğu Orta Asya Kafkasya Bodrum Holidays Balkanlar Dünya Asya-Pasifik Afrika Ekonomi Bilim Teknoloji

Copyright 2009 Usak Stratejik Gündem
Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu

Mebusevleri Mah. Ayten Sok. No:21 Tandoğan/Ankara
Tel: 0 312 212 28 86  Faks: 0 312 212 25 84

Sitemiz
Anadolu Ajansı
Abonesidir