Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu Yayınıdır.  
ANASAYFA

|

ENGLISH

|

ANASAYFA YAP

|

REKLAM

25 Nisan 2014, Cuma

 
  Usak Gündem
  Bölgeler

Ücretsiz Tam Metin Uluslararası Hukuk ve Politika Dergisi

Ücretsiz Tam Metin Orta Asya ve Kafkasya Araştırmaları Dergisi

23 Eylül 2009, Çarşamba

Yorum Yap Yazdır Arkadaşına Gönder
Sosyolojide Toplumsal Tabakalaşma
Prof. Dr. Halil İbrahim Bahar

Günümüz toplumlarında bireyler arasındaki çeşitli farkların, bazıları açısından ayrıcalık konumuna gelmesinin engellenmesi ve değişik yaşam koşullarındaki vatandaşların birbirlerini düşman olarak görmelerinin önüne geçilebilmesi gerekmektedir. Devlete olan güven ancak bu şekilde sağlanabilir.

Tarih boyunca tüm toplumlar sistemli olarak eşit olmayan gruplara bölünmüştür. Eşitsizlik kuşaktan kuşağa geçmektedir. Bu duruma “tabakalaşma” de­nir. Tabakalaşma genel ve soyut bir kav­ramdır. Bu genel görünümün tarih boyunca kaynağını dinsel, hu­kuk­sal veya sınıf toplumlarında olduğu gibi ekonomik, sosyal ve siyasal alanlardan alan özel ve somut görünümleri olmuştur.    

Tabakalaşma, objektif olarak ele alınan unsurlar arasındaki farklılıktan doğan sıralanışı ifade etmede kullanılmış, birinin özel­liği dolayısıyla diğerine olan üstünlüğü değil, genel sıralanış ifade edilmiştir. Konuyla ilgili olan sosyal bilimcilerde bu görünüm özelliğini topluma uygulamaya çalışmışlardır.

Bireylerin, ister içten kaynaklansın ister dıştan kaynaklansın, birbirlerini göreceli olarak saptanmış belli kriterlere göre değer­lendirmeleri sonucunda farklı konumlarda bulunmalarını ifade eden sıralanışı, son kertede tabakalaşma olgusu çerçevesinde nes­nel olarak ifadesini bulur. Yani, belli bir zaman ve mekandaki bir toplumu oluşturan bireylerin sıralanışlarının tanımlanmasının bir ayağını oluşturan olgunun oluşumundaki baskın özellikler gör­mezden gelinerek yapılan genel tanımlama bizi tabakalaşmaya götürür (Güçer 2005: 20).

Sosyal bilimlerde tabakalaşma olgusu, genel olarak, gerek ‘ta­bii’, gerekse ‘sosyal’ eşitsizliklerin varlığına dayanmaktadır. Top­lumu oluşturan fertler, gruplar arasındaki (görece) eşitsizliklerin yol açtığı farklılaşmalar, hiyerarşik bir sıralanışın ortaya çıkmasına yol açmakta; bu durum ise sosyal tabakalaşma olgusunu meydana getirmektedir.

Doğrudan biyo-fizyolojik farklılıkların yol açtığı ‘tabii’ eşitsiz­liklerin, nihai noktada ‘sosyal’ eşitsizliklere dönüştüğü gerçeği göz ardı edilecek olursa; hiyerarşiler artı ürünün ortaya çıkmasıyla birlikte gündeme gelmiştir. Hiyerarşi,  yerleşik hayata geçen üretici toplumlar seviyesinde ele alınan bir olgu olmuştur. Bu durum özellikle sanayileşme döne­minde, artı-ürünün paylaşılmasını ifade eden makasın ağzının iyice açılması sonucunda, tamamen sosyo-ekonomik bir faktö­rün vurgulanmasına, dolayısıyla ‘çatışmacı’ teorilerin gelişmesine zemin hazırlamıştır (Güçer 2005: 22).

Eşitsizlik kamu sosyolojisinin temel kavramlarından biridir. Bunun nedeni eşitsizliğin ahlâki ve siyasal sonuçlarının toplumu önemli öl­çüde etkilemesidir. Tabakalaşma yaşamın tüm boyutla­rını ve herkesi etkilemektedir. Başta sağlık, eğitim, güvenlik, iş, ba­şarı, siyasal etkiye sahip olmak gibi, insan yaşamının temelini oluşturan alanlar toplumda sistemli olarak eşitsiz bir şekilde da­ğılmaktadır. Bazı insanlar diğerle­rine göre daha çok avantaj elde eder.       

Tabakalaşma kuşaklar boyu devam eden eşitsizlik yapısıdır. Top­lumda hangi avantajlar eşitsiz olarak dağıtılmaktadır? İşçi sını­fından gelen birinin daha üst sınıflara yükselme olanağı sınırlıdır. Yine de bu durum üst sı­nıfta olanların konumlarını sürekli olarak koruduğu an­lamına gelmez.

Toplumsal eşitsizlikler tüm toplumların ortak özelliğidir. Toplum­sal eşitsizlik sürekli bir şekilde devam etmektedir. Top­lumlarda bazı grup ya da gruplar diğerlerini denetim altında tut­makta ve bunları ekonomik, sosyal ve siyasal olarak yoksun bı­rakmaktadır. İnsanlık ta­rihi boyunca bazı toplumlarda insanlar eşitsizliğe ve sömürüye karşı çıkarak uzun ve çetin mücadeleler vermiştir. Bazıları ise eşitsizliği ve baskı altında kalmayı gönülsüz bir şekilde kabul etmiştir. Günümüzde insanların çoğu daha orta bir yolu tercih ederek yaşamlarını sürdür­mektedir.      

Toplumlarda ekonomik gelişmişlik düzeyine ve siyasal siste­mine bakılmaksızın sosyal tabakalaşmanın olduğu görülecektir. Bu farklılık başta işyerlerinde, kentler arasında, kentlerin farklı böl­gelerinde ma­hallelerde, evlerde, eğitim kurumlarında, eğlence yerlerinde göze çar­par. İstanbul’da Etiler ile Armutlu semtleri ara­sındaki farkı örnek ola­rak gösterebiliriz. Etiler son derece gelişmiş, ev, işyerleri ve eğlence yerleriyle lüks bir yaşam olanakları sunar­ken, Etiler’e  sadece birkaç yüz metre uzaklıkta olan Armutlu, gece­kon­duları ve düşük yaşam koşulları ile fakirliğin zor koşularını or­taya koy­maktadır.

Ayrıcalıklı insanların avantajları üç başlık altında incelenebilir:

1.    Yaşam Şansları: Zenginlik ve gelir gibi ekonomik avantaj­lar, sağ­lık ve iş garantisi, iyi evlerde, semtlerde oturmak, iyi tatil olanaklarına sahip olmak.

2.    Sosyal Statü: Bireyin toplumsal yapıda işgal ettiği konuma denir.

3.    Siyasal Etki: Karar verme mekanizmalarına etki etmek gü­cüne/fırsatına sahip olmak (Bilton vd 1987: 35).   

Toplumdaki ayrıcalıklı gruplar yukarıda açıklanan alanlarda avan­taj sahibidirler. Bu alanlardan birinde yaşanan eşitsizlik diğer alanları da etkilemektedir. Ekonomik yönden avantajlı olmamak beraberinde düşük sosyal statüyü ve siyasal etkiye sahip olmamayı getirir. Bunun tersi ise ekonomik avantaj beraberinde sosyal ve si­yasal avantajları getirir. Zengin olanların toplumsal ilişki ve etki­leri daha fazladır. Ekonomik avantajları nedeniyle daha çok dışa açık olarak yaşarlar. Sosyal ve siyasal yatırımları rahat bir şekilde yaparlar. Öte yandan sı­nırlı ekonomik geliri olan insanlar diğer in­sanlarla sınırlı bir etkile­şime girerler.      

Sınıfsal konumlar üretimin organizasyonu ile belirtilir. Farklı top­lumların farklı üretim tarzları vardır. Bu da farklı sınıfların oluşmasına neden olur. Tarım toplumları efendi-köle, Eski Roma veya Güney Amerika’da ve feodal Avrupa’da lord-serf ve modern batı toplumla­rında ise kapitalist (burjuva)-proletarya şeklinde sı­nıflara ayrılmıştır. Ekonomik ilişkiler eşitsizliği oluşturur ve bir sı­nıf diğer sınıfı hâkimi­yeti altına alır. Bu ekonomik ilişkiler her za­man toplumdaki temel eşit-sizliğin kaynağını oluşturduğu anlamına gelmez(Bilton vd.1987: 3 6).

Tabakalaşma Çeşitleri: Kast, Kölelik, Mülk ve Sınıf

K. Davis ve W. E. Moore, tabakalaşmanın özel görünümleri, yani farklı tiplerini tespit edebilmek için beş tane iç ölçütten söz ederler.      

1.    Uzmanlaşma seviyesi: Kesin farklılaşmanın görülmediği toplumlarda tabakalaşma sistemi de basit olup iktidar ve itibarın dağılımı kesin olarak birbirinden ayrılmamış ve eşitsizlikler müesseseleşmemiştir.

2.    Fonksiyonel vurgunun doğası: Sistemde vurgulanan esas işlev, toplumun temel ögesini ortaya çıkarmaktır. Örneğin kast sisteminde dini, zümrede siyasi, sınıflı kapitalist toplum­larda teknik ve ekonomik faktör toplumun temel öğesidir.

3.    Bireyler arası toplumsal konum farklılıklarının dere­ceci: Konumlar arası sosyal mesafe ölçülür. Mesafe ve farkın de­recesine göre sosyal sistem eşitçi yada eşitçi olmayan diye ikiye ayrılır.

4.    Fırsat eşitliği derecesi: Sosyal konumu değiştirme bakı­mından sistemin bireylere tanıdığı imkanlara bakılır. Buna göre toplum hareketli (açık) ya da hareketsiz (kapalı) olarak tanımla­nır.

5.    Sınıf dayanışma derecesi: Bu ölçüt, tabakalaşma sistemin­deki her sınıf ve tabakanın kendi içinde ulaştığı daya­nışma derecesini ortaya çıkarır. Bu durumun temel göstergesi sı­nıf ve tabakalarıdır. Örgütlü yada örgütsüz oluşudur (Davis ve Moore, 1970 : 375-376).

Bu açıklamalardan anlaşılabileceği gibi somut tabakalaşma tiplerinin görüldüğü yerler, rol ve statülerin edinilme ve akta­rılma biçimi, bu tabakalaşma tipleri içinde yer alan gruplar, sta­tünün dayandığı esaslar yönünden tabakalaşma sistemleri farklı özellikler gösterir.

Kast

Kast sistemi, tarih boyunca görülen tabakalaşma modellerinin en ilginç özellikler sahip ve üzerinde pek çok araştırma yapılmış alanlarından birisidir. Bunda hiç şüphesiz, bu sistemin ideal tipine örnek teşkil eden Hindistan’ın, uzun yıllar İngiliz egemenliği al­tında kalmış olmasının önemli bir payı vardır. Nitekim kast siste­miyle ilgili literatürün oldukça önemli bir bölümünün İngiliz sos­yal bilimcileri tarafından oluşturulduğu hemen fark edilmektedir (Amman 1995: 20), Çok tipik olarak, T. Bottomore’un ‘Toplumbi­lim’ adlı genel sosyolojiye giriş niteliğindeki eseri, baştan sona ka­dar Hint toplum modelinden verilen örneklerle doludur.

Birey statüsünü doğuştan kazanır ve yaşam boyunca aynı sta­tüyü de­vam ettirir. Bireyin statüsü tam olarak belirlenir. Kastlar arasında ge­çiş yoktur. Rahipler en üst kastı oluşturmuştur. Farklı kastlarda etkile­şim yoktur. Kastlararası evlilik ve başka yollarla geçiş olmaz. Kastlar dinsel değerlerle meşrulaştırılmıştır. Bu ne­denle kastlar “kapalı sis­temler” olarak adlandırılır.

Hindistan kast sistemi dört kategoriden oluşur. Kast siste­minde ki­şisel çabalarla sosyal hareketlilik mümkün değildir. Gü­ney Afrika’da ırka dayalı kast sistemi yakın zamana kadar devam etmiştir.

Kast sistemlerinde sosyal hiye­rarşi esnek değildir. Bu nedenle hi­ye­rarşi değişmez bir şekilde belirlen­miştir. Sosyal statüler ebeveynden ço­cuklara aktarılarak korunur. Hindis­tan’da en alt kastlarda bulunanlar ne kadar çok çalışsa da, ne kadar çok yetenekli olsa da sosyal statüle­rini değiştiremezler. Geleneksel kast gruplarının spesifik meslekleri vardır. Aileler kuşaklar boyunca aynı işi ya­parlar. Hindistan’da kimin hangi mesleği yapacağını kastlar belirler.

Katı bir sosyal hiyerarşik yapının devamı, insanların kendi katego­risin­den olanlarla evlenme-lerine bağlıdır. Kast sistemi benzer katego­rideki in­sanların evlenmelerini onaylar. Bu çe­şit evliliklere “endo­gami” denir. En­dogami evlilikleri kendi grubu için­den evlenmektir. 1985 yı­lına kadar Güney Afrika’da beyazlarla siyahların evlenmesi yasalarla yasaklanmıştır.

Kast normları insanların kendi kastları içinde kalmalarını ve diğer kastlara karışmamalarını önerir. Yük­sek kasttaki saf ve temiz bir insa­nın, düşük kasttaki insanlarla kaynaşması sonucu kirlendiği kabul edilmektedir. Siyah ve be­yazlar arasındaki ilişkilerde benzer şekilde cereyan etmektedir. Kast sistemlerinin temelinde güçlü kültürel inançlar vardır.

Kast sisteminin tarım toplumlarında yaygın olmasının neden­lerin­den biri ise, tarımın katı bir görev ve disiplin anlayışı içinde yaşam boyu devam eden bir uğraş olmasıdır. Kast sistemi Hindis­tan’da yasal olarak kaldırılmasına rağmen kast kültürünün günü­müz Hindistan’ında halen fonksiyonel olduğunu görülmektedir. Bu yargıya bizi iten kanıtlardan ilginç bir örnek de 11.10.1985 ta­rihli Le Monde gazetesinde yayımlanan bir haberde yer almaktadır.

Sistemi oluşturan kastlardan her birinin, Tanrı’nın baş, gövde, ve bacaklar gibi değişik uzuvlarından yaratıldığına inanıl­maktadır (Rabier,1990: 231 naklen 21) Bu inanç, kaçınılmaz olarak sosyal bütünleşmenin sağlanmasında son derece önemli bir takım sonuçlara yol açmaktadır. Sınıflar arasında aşılması mümkün ol­mayan duvarların toplumdaki gerilimleri artırması beklenirken, böyle bir durumun ortaya çıkmaması ve yüzyıllar boyunca toplu­mun uyum içerisinde varlığını sürdürebilmesi, dini inançların sos­yal hayattaki önemini aşikâr kılan çarpıcı bir örnektir.

Tarım işleri yaşam boyu disiplini gerektirmektedir. Sanayi top­lumlarında ise, üretimin gelişmesi ve yeni ürünlerin ortaya çıkması için insanların yeteneklerinin geliştirilmesi gerekmektedir. Sanayi top­lumlarında yeteneklerin ortaya çıkması ve farklı ürünlerin üre­tilmesi temel hedeftir. Bunun için insan, potansiyelini en iyi şekilde kullana­bilmelidir. Bu da insanın iyi bir eğitim almasını ve özgür olmasını ge­rektirmektedir.

Kast sisteminde işini görev anlayışı içinde yapan ve bulun­duğu konumda kalanlar onaylanır. Bulunduğu kastta iyi davra­nışlar sergile­yenler, öldükten sonra daha üst bir kastta geçerek tek­rar dünyaya ge­lirler. Bu inanış kast sisteminin devamını sağla­makta ve insanlar kast sistemini sorgulamamaktadır.

Kölelik

Kölelik en katı yasal sınıfları olan bir tabakalaşma şeklidir. Köleler nesne gibi muamele görür ve köle olmayan başka in­san veya sosyal gruplara ait olduğu kabul edilir. Köleliğin farklı şekilleri vardır. Milattan önce köleler, küçük atölyelerde çalıştırılır, bunun sonucunda da kö­lelerin beslenme ve barınma gereksinim­leri karşılanırdı. Bununla bir­likte, bu sistem köle sahipleri için karlı bir yöntem olmamıştır. Bunun nedenle özgür işçiler çalışmaya başlamıştır (Bilton vd. 1987: 38).

Kuzey Amerika’da on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğine ka­dar Af­rikalılar’ın köleleştirilmesine devam edildi. Köleleştirme si­yah ırkın aşağı bir ırk olarak gösterilmesiyle meşrulaştırdı (Bilton vd. 1987: 35). Köleler sahiplerinin izni olmadan evlenemezler. Sa­hipleri evli köleleri birbi­rinden, ebeveynleri de çocuklarından ayı­rabiliyordu.   

Tarihi gelişim içerisinde kölelik sistemi incelendiğinde, avcı ve balıkçı gibi toplayıcı toplumlarda görülmeyip, ‘üretici’ toplumlara özgü bir sistem olarak ortaya çıkması, kölelik olgusunun iktisadi boyutunun görülmesi açısından önemlidir. Yani kölelik, yerleşik hayatın gereklerinden olan zirai üretime geçişin bir sonucu olarak, ihtiyaç duyulan işgücünü temin etmek amacıyla geliştirilen bir sistemdir. Nitekim köleliğin varlığı, ilk olarak Akdeniz havzası toplumlarında dikkati çekmektedir (Kolesnitski, 1995: 181).

Kölelik katı yasalarla korunmuştur. Kölelerin seyahat etmeleri, be­yazların saldırılarına karşı kendilerini korumaları ve boş zamanla­rında eğ­lenmeleri yasaklanmıştır. Yasaların ihlal edilmesinin yaptı­rımı dövme ve ölüme kadar varabiliyordu. Kölelerin çocukları da köle olarak kal­maya devam ediyordu. Köleler sahibinin emri al­tında bir mülk, bir nesne olarak değerlendiriliyordu.

A.B.D.’nin Güney eyaletlerinde, onsekiz ve ondokuzuncu yüz­yıllarda Afrika’dan taşınan zencilerle, yeni bir köleci toplum mo­delinin geliştirildiği tarihsel süreç önemlidir. On altı yüzyıl ile on dokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar aşağı yu­karı 20 milyon sağ­lıklı Afrikalı zorla Amerika’ya götürüldü (Bilton vd.1987: 39–40).

Modern dünyada ise kölelik farklı isimler altında devam et­mektedir. Dünyada yaklaşık 30 milyon kişi özgürlüklerinden yok­sun olarak, şiddet altında ve ücretsiz çalışmaya zorlanmaktadır.

Çocuk Kaçırma

Başta Çin ve Afrika’daki çocuklar kaçırılıp batı Avrupa’da ev­lerde hizmetçilik ve fuhuş sektöründe çalıştırılmaktadır. Özellikle Afrika’nın birçok ülkesinde yaşanan iç savaşlar ve çatışmalarda ebeveynlerini kayıp eden çocuklar kaçırılma riski ile karşı karşıya­dır. Yardım faaliyetleri altında Afrika’da bulunan bazı suç örgüt­leri Batı Avrupa’ya çocuk kaçırmaktadır. Kaçırılan çocuklar çocuk­suz batılı ailelere satılmaktadır. Bazı çocuklar ise organ kaçakçıla­rının mağduru olmakta, kimileri de seks kölesi olarak çalıştırıl­maktadır.

İnsan Ticareti Şekilleri

 

Sömürü Şekli

Sayı

Oran (%)

Cinsel sömürü

9149

72,46

Kaçak işçi sömürüsü

2772

21,95

Cinsel/kaçak işçi sömürüsü

251

1,99

Basit suçlarda kullanma

106

0,84

Kaçak işçi/basit suç

6

0,05

Diğer

343

2,72

Toplam

12627

100,00

Kaynak: IOM (Uluslar arası Göç Örgütü 2008, aktaran Elmastaş, 2008)

Kadın ve Çocuk Ticareti

Kadınlar seks ve eğlence sektöründe kullanılmak amacıyla in­san ticaretinin mağduru olabil-mektedir. Özellikle iş bulma ve para ka­zanmak amacıyla başta ekonomik sıkıntılarla çalkala-nan Doğu Av­rupa ülkelerinden birçok kadın kandırılarak Batı Avrupa ve Ame­rika gibi gelişmiş ülkelere pazarlanmak üzere gönderil-mektedirler. Bireylerin Amerika gibi gelişmiş ülkelerin parıltılı dünya­sına bir an önce ulaşmak ve bir an önce ha­yatını Holywood filmlerindeki gibi yeniden şekillendirmek iste­mesi kişilerin bu duygularının sömürülerek farklı bir pazar oluş­masına sebep olmuştur.

Çocuk ticareti ise günümüzde en az kadın ticareti kadar yaygın­dır. Afrika’da iç çatışma ve savaşların yaşandığı ülkelerede en çok risk altında olan kesimlerin başında çocuklar gelmektedir. Çatış­malar sırasında ço-cukların ebeveynlerinin ölmesi, çocuk-ların kayıp olması ve diğer nedenler sonucu çocuklar ülkede faaliyetlerini sürdüren yabancı kuruluşların ilgi alanındadırlar. Yardım faali­yetleri veya sözde yardım faaliyetleri kapsamında Afrika’da aktif olan söz konusu kuruluşlar, Afrika’dan Batı ülkelerine çocuk ka­çırmaktadırlar. Çocuk ticaretinin nedenleri:

*       Çocukların cin­sel amaçlı veya porno film sektöründe kulla­nılması

*       Çocukların di­lendirilmesi ve zorla çalıştırılması

*       Çocukların ev­latlık olarak zengin ai­lelere satılması (Elmastaş 2008)

Sadece Brezilya’da, 5-17 yaşları arasında 500.000 çocuğun hizmetçi veya köle olarak zorla çalıştırılmak­tadır (Aronowitz, 2005: 310)

Organ ve Doku Tica­reti

Tıp ve teknoloji alanla­rındaki gelişmeler, organ ve doku naklini mümkün hale getirmiştir. Yasal yollardan organ veya doku temin edemeyenler­den bazıları, kimsesiz veya fakir insanları kandı­rarak veya zor kullanmak sureyiyle organla­rını almaktadır. Özellikle toplumdaki karışıklık, kargaşa ve savaş hali bi­reylerin bu konuda sömü­rülmesi için uygun ortamı hazırlamaktadır.

Zümre

Zümre kavramı sanayi devrimi öncesi Ortaçağ Avrupa’sında görülen, kapalı bir sosyal yapılaşmayı ifade eden kavramdır. Bu yapılaşma Feodal sistem içerisinde kendini gösterir. Feodal sistem ya da feodalizm, bize ortaçağ Avrupa’sının genel karakteristiğini verir.

Terim, Latince’de ‘hizmet karşılığında bağışlanmış mülk’ an­lamındaki ‘feodum’ ya da ‘feudum’dan ve Fransızca’da ’tımar, has; malikâne’ anlamındaki ‘fief’den gelmektedir. Günlük dilde ‘dere­beylik’ denilen bu düzene ‘malikane sistemi’ adını verenler de var­dır (Güçer 2005: 36).

Zümreler, feodal sistem içerisin-de görülen sosyal tabakalaş­mayı ifade etmek için kullanılır. Ancak zümre tipi tabakalaşmanın ortaya çıkıp gelişme imkânı bulduğu feodal toplum sadece tek bir örneğe sahip değildir. Tarihçiler, Batı Avrupa toplumlarının dı­şında Japonya, Çin ve Mısır’da da değişik görünümlerde feodal toplum örneklerinin varlığı-ndan söz etmektedirler. Zümre tipi ta­bakalaşmada sosyal grupların hiye-rarşisini belirleyen, esas olarak, servet, tüketim alışkanlıkları, üretim sürecindeki roller değil; şeref, fazilet ve topluma hiçbir üretim ilişkisi olmadan bağlı olmak gibi özelliklerdir. Böyle bir sistemde nesep bağına dayanan soyluluğun önemli bir yeri olacağı aşikârdır (Amman 1995: 25).

Bu dönemde dev­letler yeterince gelişmemiştir. Bu nedenle devletlerin nüfus üzerine doğrudan bir kontrolü olamamıştır ve devlet siyasal güç merkezi de­ğildir. Soylular sahip oldukları top­raklar üzerinde hâkimiyetlerini ilan etmişler ve kendi hukuklarını uygulamışlardır. Silahsız köylüler ise silahları, adamları olan soy­lulara doğal olarak karşı koyamamıştır.

Soylular askeri güce sahiptirler ve askeri güç ise zenginlik so­nucu oluşmuştur. Bu da geniş bir toprak sahipliğini gerektirmiştir. Soylular sahip oldukları toprağın genişliği oranında ekonomik zenginliğe sa­hiptirler. Ekonomik zenginlik ve geniş topraklar, daha fazla savaşçının sağlanmasına olanak hazırlar. Böylece soy­lular hâkimiyetlerini devam ettirmiştir.

Feodalizmin ilk dönemlerinde köylü ile soylu arasında ilişki kişisel anlaşmaya bağlıydı ve bu anlaşma taraflardan birinin ölü­müyle son buluyordu. Daha sonra soylular ve köylüler statülerini kuşaktan ku­şağa aktardılar (Bilton vd. 1987: 40). Köylüler toprağa bağlı ve ko­şulları gelişmeyen bir yaşam sürdürdüler. Köylüler esir iş gücü uygu­lamasına maruz kalmış, başka bir yere, kasabaya ka­çanlar geri döndü­rülmüştür. Mülkler de kapalı sistemdir. Yani topraksız köylüler ko­numlarını değiştiremezler.  

Sınıf

Günümüzde sanayi toplumlarının çoğunda tabakalaşma sis­temleri ekonomik ilişkiler çerçevesinde oluşmaktadır. Maddi avantajlar bera­berinde statü ve siyasal avantajları getirir. Bunun tersi, maddi deza­vantajlar ise, statü ve siyasal alanda dezavantajı oluşturur. Maddi ola­nakların yetersizleşmesi, insanların etkileşim düzeylerini de olumsuz etkiler. İnsanlar sadece yaşamsal gereksi­nimlerini karşılamak çabası içine girer.

Ekonomik ilişkilerin öncelikli olduğu yapılar sınıf toplumları­dır. Toplumlarda eşit olmayan farklı sınıflar oluşmuştur. Sınıflar belli bir ekonomik ilişkiler sistemi sonucu oluşur. Ekonomik iliş­kiler belli bir üretim şeklini yansıtır. Sınıflar maddi eşitsizlikler üzerine kurulmuş­tur. Her sınıfta insanlar benzer konumdadır. Sı­nıflar arası geçiş kişisel başarıya göre belirlenir. Bireyler aileler ve gruplar pozisyonlarını de­ğiştirebilir.  

Sosyal sınıf sosyolojinin en çok tartışılan konularının başında gel­mektedir. Sınıflar Marx’ın belirttiği gibi iki tane midir? Sınıflar ara­sında sınır nasıldır? Sınıflar arasında keskin bir ayrım var mı­dır? Toplumsal cinsiyet ve etnik köken gibi farklılıklar sınıf farklılıkları kadar önemli midir?

Marx’ın ikili sınıf belirlemesi yanıltıcıdır. Bu nedenle Marx’ın gö­rüşleri geniş bir taraftar kitlesi bulmasıyla birlikte eleştiriye uğ­ramış­tır. Marx’a göre modern kapitalist toplumlar (büyük oranın oluştur­duğu) “proletarya” ve (küçük oranın oluşturduğu) “bur­juva” sınıfı ol­mak üzere iki sınıfa sahiptir.

Sosyologlar, her iki sınıf arasında geniş bir oranda bulunan orta sı­nıfa dikkati çekmektedir. Orta sınıfın oluşmasının temel ne­denlerinin başında beyaz yakalı mesleklerin gelişmesi ve işçi sını­fının ise vasıflı-vasıfsız olarak ayrılması ve vasıflı işçilerin (ekono­mik ve sosyal yön­den) daha iyi bir konuma yükselmeleri gelmek­tedir.

Sınıf yapısı eşitsizlikler sonucu oluşur. İşçi sınıfı, orta sınıftan daha az para kazanır. Sınıf, eşitsizliğin tek bir kaynağı değildir. Toplumsal cinsiyet, etnik farklılıklar da toplumların eşitsizliklerini oluşturmakta­dır. Kadınlar aynı işi yapsalar bile erkeklerden daha az para kazan­maktaydılar. Bu eşitsizlik bazı toplumlarda belli bir oranda giderilse bile dünya toplumlarının büyük bir oranı için hala geçerlidir. Kamu ve özel sektörde kadınlar çoğu alanlarda hala ay­rım görmektedir. Kadın­lar erkeklere oranla daha az terfi ettiril­mektedir. Sınıf sistemi açık bir sistemdir. Birey yetenek ve çaba­sıyla daha üst sınıfa yükselebilir. Aynı şekilde üst sınıftan aşağı sı­nıfa hareket de olabilir. Bir fabrikatö­rün iflas edip başka bir fabri­kada işçi olması aşağı harekete bir örnek­tir. Bir bakkalın süper­market açması ise yukarı harekete örnektir.

Bireyin sosyal sınıf düzeni ve yaşam kalitesi, meslek başarısı, sağ­lığı ve okul başarısı arasında bir ilişki vardır. Üst sınıfta olanlar, daha iyi sosyal, ekonomik ve siyasal koşullara sahiptir. Sahip olu­nan her avantaj, diğer avantajları tetikler. İyi bir mahalle, iyi bir okul, iyi bir okul iyi bir eğitim, iyi bir eğitim ise iyi bir iş demektir. İyi bir iş iyi bir sağlık, sosyal ve siyasal çevrenin oluşmasını sağlar.

Çağdaş Kapitalist topumlar kabaca üç sınıftan oluşur:

1.    Üst-Sınıf: Üretim araçlarına sahiptir. Zengin oldukları için avan­tajlı bir yaşam sürdürürler. Üst sınıf nüfusun çok azını oluştu­rur ve zenginliğini korumaya genişletmeye çalışarak kuşaktan ku­şağa aktar­maya çalışır. Üretim araçlarına sahiplik üst sınıfı belirler ve toplu­mun diğer kısımlarından ayırır.

Üst sınıf Marx’ın burjuva olarak tanımladığı sınıftır.

2.    Orta Sınıf : Üretim araçlarının sahibi değil ama kontrol edi­cisi ve yöneticisi olan bireylerden oluşur ve şirket yöneticileri, ge­nel müdürler, CEO’lar, banka müdürleri ve fabrika müdürleri gibi birçok farklı meslek grubunu içine alır. Bazı yöneticilik konumla­rında çalışanlar ise, hem kapitalistleri hem de belli bir ölçüde sö­mürülen işçileri temsil etmektedir. Burjuva ve iş­çilerin koşulların­dan belli özellikleri yansıtırlar.Marx’ın zaman içerisinde eriyip işçi snıfına katılacağını öngördüğü orta-sınıf temsilcileri tarihi sü­reç içerisinde ne yazık ki işçi sınfına katılmamıştır. Hatta günü­müzde artan eğitim fırsatlarına binaen orta sınıf, küçüleceği öngö­rüsünün tersine devamlı büyüme eğilimindedir ve orta-sınıf ya­şam tarzı ümid edilen yaşam tarzı olarak sunulmaktadır.

3.    Alt-Sınıf : Üretim araçlarının sahibi olmayan sadece üretim araçlarını kullanarak üretim yapan fakat artık değer olarak üret­tikleri karı burjuvaya bırakan “işçi sınıfı” (proleterya) olarak ta­nımlanabilir.

 

Sınıf sistemlerinde tabakalaşma doğum ve bireysel başarıya bağlı­dır. Bireyin doğduğu ailenin, çevrenin sosyo-ekonomik ko­şullarıyla birlikte, bireysel çaba ve başarısı sosyal tabakayı belirler. Sınıf sis­temleri açık sistemlerdir. Birey eğitim, sosyal çevre, bece­rilerle ebe­veynlerinden veya çocuklarından farklı sınıfta olabilir.

İç ve dış göçler sonucu insanlar sosyo-ekonomik çevrelerini değiş­tirmektedir. Kentlerde de eğitim ve iş olanaklarından yarar­lanarak sı­nıflarını değiştir-mektedir.

Sanayi toplumlarında, insanları renkleri, cinsiyetleri veya sos­yal çevrelerine göre kategorize etmek yanlıştır. Yasalar önünde herkesin eşit hakkı vardır. Bireyin hangi işi yapacağı doğumla be­lirlenmez. Bu bireyin tercihine bağlıdır.

Sınıf üyeleri ortak sosyal kimliğe sahiptir. Üyeler diğer sosyal sı­nıflardan ayrı olduklarına inanırlar. Üst sınıf sadece üretim araç­larına sahip olma avantajını bulundurmaz. Aynı zamanda, üst sınıf statü ve ayrıcalıklı kültürel avantajlara da sahiptir.

Britanyalıların içinde bulundukları sosyal sınıfın belirlenme­sinde ne, nerede, ne zaman, nasıl ve kiminle yiyip içtikleri, kulla­nılan kelimeler ve kelimelerin telaffuz edilişi, alışverişin nerede ve nasıl yapıldığı, hangi kıyafetlerin giyildiği, evde hangi hayvanların beslendiğ, boş zamanların nasıl değerlendirildiği rol oynamaktadır (Fox 2004: 15).

İngiltere’de kişilerin toplumsal sınıflarının belirlenmesinde, sahip olunan para çok önemli değildir. Mesleğin de çok az bir et­kisi vardır. Kişi, fakirlik düzeyinde yaşasa bile, konuşması, kullan­dığı terminoloji ve aksanı sınıfını belirler (Fox 2004: 82).

Tabakalaşma Kuramları

Karl Marx’ın Tabakalaşma Kuramı

Marx’ın sınıf kavramı tabakalaşma kuramları arasında önemli bir yere sahiptir. Bu Marx’ın açıklamalarının doğrulandığı anla­mına gel­memektedir. Marx’ın toplum kuramının temelinde eko­nomik ilişkiler vardır. Ekonomik ilişkiler sınıfların temelini oluş­turmaktadır. Marx’a göre sınıf ilişkileri toplumun tüm yönlerini açıklayan bir anahtar özel­liğini taşımaktadır. Marx’a göre komü­nist olmayan tüm toplumlar sı­nıf toplumlarıdır. Ekonomik kaza­nımlar, siyasal güç ve sosyal saygın­lık sınıfların yapısına göre be­lirlenmektedir. Marksist görüş üretimin sosyal olarak düzenlendi­ğini savunur.      

Tüm sınıf ilişkileri, sömüren ve sömürülen gruplar arasında oluş­maktadır. Sömürenler bir artı değere sahip olurken sömürü­lenler ise, iş güçlerini satarak yaşamlarını devam ettirmektedirler.

Marksist teorinin temelinde sınıf kavramı yer alır. Aron’a göre bu kavram Marksizm’de temelli bir rol oynadığı halde Marx’ın hiçbir eserinde sistemli bir incelemeye tabi tutulmamış­tır ve teorisinde çok önemli bir yer işgal etmesine rağmen tanım­lanmamıştır (1992: 18). Alıntı yapılan metinde sınıf kelimesi, hangi tür toplumda olursa olsun, mertebeli bir şekilde sıralan­mış sosyal gurupları belirtmektedir.

“Tarihin ilk çağlarında, hemen her yerde, toplumun çeşitli zümreler halinde tepeden tırnağa bir bölümlenmesini, çok çeşitli bir toplumsal konum derecelenmesini buluyoruz. Eski Roma da patrisyenleri, şövalyeleri, plepleri, köleleri; orta çağda feodal bey­leri vasalları, lonca ustalarını, kalfaları, çırakları, serfleri; bu sınıfla­rın hemen hepsinde, gene alt derecelenmeleri görüyoruz.” (Marx ve Engels 1998: 117)

Marx’a göre insanlık tarihi sınıf çatışmaları tarihidir. Sömürü ve baskı farklı formlarda gerçekleşmiştir.

Kapitalist üretim şekli sanayileşmeden önce İngiltere’de gelişti. Toprak, özel mülkiyetlere dönüştü, tarımda makineleşme ve hay­van gücünün kullanımı sonucu toprak işçileri işsiz kaldılar. Küçük atölye­ler gelişerek ilk fabrikalar halini aldılar. Bu iş yerlerinin sa­hipleri de burjuvaları oluşturdular.

“Marx’ın toplum teorisi tamamen ekonomik ilişkilere daya­nır ve bu ekonomik ilişkiler de sınıfın temelini oluştu­rur.”(Bilton vd, 1984: 53) Ekonomik faktörün sınıfı nasıl oluştur­duğunu Marx komünist manifestosunda, ‘proletarya nasıl doğdu’ sorusunu cevaplarken açıkça ortaya koymaktadır.

“ (fabrikalaşmanın sonucunda) iki yeni sınıf ortaya çıktı.

I. Bütün ileri ülkelerde geçim araçlarının ve bu geçim araçla­rını üreten araçların (makinelerin, fabrikaların, aletlerin vb.) hemen hemen tek başlarına sahibi olan, büyük kapitalistler sınıfı. Bu bur­juvalar sınıfı ya da burjuvazidir.

II. Onlardan, karşılığında salt kendi geçim araçlarını almak için emeklerini birinci sınıfa, burjuvaziye, satmak zorunda kalan tamamıyla mülksüzler sınıfı …burjuvalara bağımlı olan bu sınıfa, proleterler sınıfı yada proletarya denir.” (Marx ve Engels 1998: 163)

Marx’a göre ekonomik ilişkiler toplumsal yapının diğer yön­lerini şekillendirir. İkili bir sistem öneren Marx’a göre toplum, üretim iliş­kilerinin oluşturduğu ‘alt yapı’, ve düşüncelerle birlikte toplumsal ku­rumların oluşturduğu ‘üst yapıdan oluşur’. Alt yapı üst yapıyı şekil­lendirir.

Toplumun sağlıklı işlemesi için kurumlar arasında uzlaşma ve toplumsal bütünleşmenin oluşması gerekir. Farklı kurumların bütün­leşmesi her zaman gerçekleşmez. Bu durum toplumda mu­halefete, ça­tışmaya ve değişmeye ortam hazırlar.

Sanayi toplumu ya da diğer adıyla modern toplumlarda, sa­nayi, toplum ve toplumsal kurumlar üzerine etkili olmuş ve yeni etkileşim kalıplarının oluşmasına neden olmuştur. Marx ise sana­yileşmenin ge­tirdiği zenginliği sadece bir sınıfın yönlendirdiğini dile getirmiştir. Marx kapitalist sınıf ilişkilerinde burjuvaziyi ve proletaryayı, sanayi toplumlarında kapitalist olarak adlandırdığı toprak sahipleri ve toprak­sız köylüleri ele alır.

Kapitalist, ürünün değerini ve işçinin emeğinin değerini belir­ler. Bu süreçte proletaryanın üretim ilişkilerini yönlendirmesi söz konusu değildir.

Kapitalizmden önce işçilerin belli bir araziyi işletme hakkı vardı. İşçilerin bu arazide gereksinimi olan yiyeceği ve diğer mal­larla yapa­cağı değişim için ürün üretiyordu. Ayrıca ürünün bir kısmı da feodal lordlara ayrılıyordu.

Kapitalizmle birlikte tarım kesiminde çalışanlar fabrikada işçi ha­line geldiler. İşçiler sadece emeklerini satarak yaşamlarının sür­düre­bilmektedir. İş gücü pazarlanabilen bir nesne haline geldi. Sı­nıflar ara­sındaki temel ayrımın kaynağı, üretimi sağlayan mülk sahipliği oldu.

Kapitalist üretim sürecinde işçilerin bir takım özgürlüğü ol­duğu söylenmektedir. Bu özgürlüklerin başında kiminle çalışılaca­ğına karar verilmesi, ne kadar ücret alınacağının pazarlığının ya­pılması, çalışıp çalışılmamakta özgür olduğu gelmektedir. Öte yandan burjuva ile proletarya arasında özgür ve eşit bir ilişki yoktur. İşçiler yaşamlarını devam ettirebilmek için tüm koşullarda çalışmak zorundadır. Kapita­listin işçilere gereksinimi olmasına rağmen dilediğine iş verirken dile­diğini işten ayırabilir.

Bu durum günümüzde de geçerlidir. Ülkemizde, başta Ro­manya, Bulgaristan ve diğer ülkelerden daha ucuz ve sigortasız iş­çilerin ça­lışması nedeniyle Türk işçiler işsiz kalmaktadır. İşveren üretime ara vererek mevcut servetiyle belli bir süre yaşamına de­vam edebilir. Si­yaset üzerinde etkinliğe sahip olan kapitalistler, ortalama ve asgari iş­gücü maliyetinin belirlenmesinde hükümet­lere baskı yapabilmekte ve işçi maaşlarının belirlenmesinde önemli bir rol oynamaktadırlar.

Marx’a göre kapitalistin sahip olduğu ekonomik güç berabe­rinde siyasal gücü de getirir. Ülkemizde ve diğer ülkelerde kapita­listlerin medya sektöründe söz sahibi olmaları ve siyaseti yönlen­dirmeleri bu durumu açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu du­ruma karşı çıka­bilmenin tek yolu, işçi sınıfının kollektif eylemleri sonucu, kapitalist üretim şeklini ortadan kaldırmaktır. İşçi hare­ketlerinde işçi sendikala­rının sınırlı rolü vardır ve sendikalar ka­pitalist toplumda sınıflar ara­sındaki eşit olmayan ilişkileri değiş­tirmez.

İşçi sınıfının gerçekleştirmek istediği devrimin amacı sanayiyi or­tadan kaldırmak değildir. Sanayinin, eşit güç ve kazanıma dayalı ve gelirin toplumda eşit şekilde dağıtımının sağlanmasına yönelik yeni­den düzenlenmesi gerekmektedir. Bu da az sayıdaki insanın sahip ol­duğu üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin kaldırıl­masını gerek­tirmektedir. Kapitalistler daha fazla üretim ve daha fazla kazanç elde etmek için işçileri daha fazla sömürür.

Ekonomik krizlerle, rekabet kapitalistleri baskı altında tutar. İşçile­rin kentleşmesi ve büyük fabrikalarda istihdam edilmesi ara­larındaki beceriye dayalı farklılıkların ve etkileşim engelleri ve statülerin orta­dan kalkmasına neden olur. Bunun sonucu işçiler ortak bir sınıf kimli­ğini kazanırlar.

İleri kapitalist ulusların ekonomisi fayda ve gereklilik için de­ğil, sadece kâr için üretim yapma durumuna gelecektir. Kapitaliz­min be­raberinde getirdiği kriz ile birlikte ekonomik ilerleme dura­caktır. Bu da işçi sınıfının devrim yapmasını sağlayacak maddi ko­şulların oluş­masını sağlayacaktır. Devrim sonucu başkalarının “komünist ütopya” olarak adlandırdığı, insanların becerilerine ve ge­reksinimlerine göre üre­timin yapıldığı bir toplum oluşacaktır.

Marx’ın öngörüsü gerçekleşmedi. Daha önceden de belirtil­diği gibi kapitalist toplumlardaki işçi sınıfının yaşam standartla­rında gelişme sağlandı. İşçi hareketleri, refah devleti kavramını be­raberinde getirdi. İşçiler pazarlık sürecine başladılar. Devrim, ta­rım toplumu olan Rusya’da gerçekleşti. İşçi sınıfının kendi ara­sında ayrışması ve orta sınıfın oluşması da Marx’ın öngöremediği bir gelişmedir.

Marx’ın sınıf anlayışı ile birçok sosyoloğun sınıf anlayışı uyuş­mamaktadır. Sosyologlara göre sınıf, gelir düzeyi ve mülkleri aynı olan insanların oluşturduğu gruplardır. Marx ise, belli bir tip sosyal ilişkiler yapısı ile sınıf arasında ilişkilendirme yapmaktadır. Eşitsiz­liklerin nedeni, üretim şekillerine bağlı olarak açıklanmak­tadır. Sos­yologlar Marx’ın sınıf anlayışının karmaşık, toplumsal eşitsizlik hak­kındaki açıklamalarını yetersiz bulmaktadırlar. Ser­mayenin ayrışması, şirketlerin hisselerini herkese satması, bürok­rasideki yenilikler sanayi yapısını değiştirdi.

Tabakalaşmaya İşlevselci Bakış Açısı

Marksist bakış açısı toplumsal tabakalaşma ve eşitsizliğin orta­dan kalkacağını ve bireysel mülkiyetin olmayacağını öne sürmüş­tür. Üre­timin temel amacı, insanların gereksiniminin karşılanması olacak ve bireylerin gereksinimi kadar üretim yapılacaktır.

İşlevselci bakış, tabakalaşmanın toplumların gelişmesine katkısı olduğunu öne sürer. 1930 – 1940’lı yıllarda geliştirilen iş­levselci (fonksiyonalist) tabakalaşma teorisi, 1945 yılında K. Davis ve W. Moore tarafından yayınlanmış olan bir makale ile en gözde ifadesine kavuştuğu için, genellikle bu iki sosyologun ismi ile anılmaktadır. Bu görüş insanların nasıl ve ne biçimde tabakalaştığını, fonksiyonel bir yaklaşımla açıklamaya çalışır. Tabakalaşmanın, toplumun devamının, varlığının korunabil­mesi için zorunlu olduğunu ileri sürer. Diğer bir deyimle taba­kalaşma fonksiyonel bir zorunluluktur.

“Fonksiyonalistler, toplumu birbirine bağlı çıkarlarla birleşmiş, tabakalardan oluşan, en önemli mevkilerin en vasıflı ve yetenekli olanlarca işkal edilmiş olduğu, eşitsizliğin tüm toplumsal sistemin işleyişinde fonksiyonel bir sorun teşkil ettiği, bütünleşmiş bir sis­tem olarak düşünür.”(Özkalp 2001: 323)

Tabakalaşma ve eşitsizliğin toplumun devamına olumlu etkisi vardır. Toplumdaki en önemli konumlar en vasıflı kişiler tarafın­dan yerine getirilir. Bunun sonucu tüm toplumlarda insanların saygınlıkları ve ekonomik kazançları aynı değildir (Davis ve Moore 1945: 243).

Toplumun işlemesi için bireylerin farklı sosyal konumlarının ol­ması gerekir. Ekonomik ve sosyal ödüller, elde edilen konumlara göre dağıtılmalıdır (Davis ve Moore 1945: 242–3).

Toplumdaki bazı pozisyonlar eğitim ve beceri düzeyi ve diğer öl­çütler ışığında daha önemlidir. Herkes bu pozisyonların gerek­tirdiği sorumlulukları yerine getirecek yetenek ve eğitime sahip değildir. Bazı insanlar uzun süren eğitim, ekonomik harcamalar, çabalar ve öz­veriler sonucu yüksek pozisyonları elde edebilecek vasıflara ulaşırlar. Bütün bu çabalar yeterli ödülün alınmasını ge­rektirmektedir.

Davis ve Moore tabakalaşma ve eşitsizliğin toplumlarda kaçı­nıl­maz olduğunu öne sürmüştür. Toplumdaki önemli pozisyonlar, doğru insanlar tarafından doldurulmalıdır. Bu da bazı insanların diğerlerin­den daha fazla kazanımlarının olmasını gerekli kılmak­tadır.

Davis ve Moore’un kuramları yanıtsız kalmamıştır. Bunların ba­şında Tumin (1953) gelmektedir. İşlevsel önem kavramı tartışıl­makta­dır. Hangi işler daha önemli, hangisi önemsizdir? İşlerin önem sırasına kim karar verecektir? Doktorlar mı daha önemli hemşireler mi? Oto­büs şoförü mü önemli mühendis mi? Hangi işin önemli olduğu sorusu değer yargılarından uzak, objektif bir cevap olamaz.

İşlevselcilerin dile getirdiği “sınırlı sayıdaki yetenekli insan” yak­laşımı da tartışılmaktadır. Toplumlar önemli orandaki yete­nekli in­sanlarını eğitim, sağlık ve sosyal yönlerden yetersiz bıraka­rak boşa harcamaktadır.

Ülkemizde özel okullarda eğitim alan ve sosyo-ekonomik çev­resi gelişmiş bölgelerde yaşayan çocuklar, 80–90 kişilik sınıfların olduğu okullarda eğitim alan ve yetersiz sosyo-ekonomik koşullar içerisinde bulunan öğrencilere göre becerilerini geliştirme şansına daha fazla sa­hiptir. Sadece akademik performans değil spor, sanat gibi diğer alan­larda da yeterli fırsatların olmayışı fakir semtlerin çocuklarını deza­vantajlı konumda bırakmaktadır. Bu çocuklara yeterli fırsatların ve­rilmesi halinde neler yapabileceklerini Can Dündar aşağıdaki şekilde dile getirmiştir:

İşlevselci yaklaşıma yönelik diğer yanıt ise maddi ödülün meslek seçiminde tek bir belirleyici olmadığıdır. Bazı insanlar daha toplumcu (alturistik/diğerkâm) olmaları nedeniyle toplum yara­rına yönelik işleri tercih edebilirler.

Tabakalaşmanın olumsuz işlevi ve sosyal sonuçları vardır. Top­lumda fırsat eşitsizliğinin olması nedeniyle yeteneksiz insanlar bilgi ve becerilerini geliştiremezler. Bu da toplumların yetenekli insanlarda yoksun kalması anlamına gelir.

Toplumun farklı tabakalara ayrılması tabakalar arasında sosyal ça­tışmalara neden olur. Bu da toplumsal bütünleşmeyi engeller. Top­lumsal kurumlar bu insanların daha fazla fayda sağlamalarına yönelik çalışır.

Bazı grupların daha fazla kanunlarının olması onların daha önemli olduğu anlamına gelmez. Sendikaların daha iyi organize olması, me­murların sendika haklarının olmayışı, işçilerin memur­lardan daha fazla kazanmalarını sağlamıştır. Aileden gelen sosyal ve ekonomik miras, bazılarının ekonomik ve sosyal konumlarını yükseltmiştir.

Max Weber’in Tabakalaşma Kuramı (Sınıf, Statü ve Güç/İktidar)

Weber kapitalizmin gelişmesine karşı çıkmamış ve Marx’ın komü­nizm hakkındaki düşüncelerini ise “uygulanamayacak ütopya ”olarak değerlen-dirmiştir. Weber sadece üretim ilişkilerine bakarak toplumsal yapının analiz edilmesine karşı çıkmıştır.

Weber sınıf kavramının, ortak sınıfsal koşulları paylaşan her­hangi bir topluluğa işaret ettiğini söylemekle yetinmiş ve ‘sınıf’ı şu şekilde tanımlamıştır;

[Sınıf], tipik bir mal arzı, dışsal yaşam koşulları ve kişisel ha­yat deneyimleri fırsatıdır; bu fırsat, belirli bir ekonomik düzende gelir sağlamak adına malları ve becerileri tasarruf altına almak için sahip olunan gücün miktarı ve çeşidi veya bu gücün yokluğu tara­fından belirlenir”(Weber 1978: 161).

Weber’e göre sınıf gerçeğinin temelinde, bireyin ekonomik varlık edinebilme olasılığı* bulunmaktadır.

“Sınıflar, sosyal topluluklar değildir; yalnızca toplumsal eyle­min mümkün ve muhtemel temellerini temsil eder. (1) bir grup in­sanın yaşam olanaklarının belli bir nedensel  öğesi ortak ise, (2) bu öğeyi, mal sahibi olmak ve gelir sağlamak gibi salt ekonomik çı­karlar temsil ediyor ise, (3) bu öğe; meta ve iş gücü piyasalarının koşullarında temsil ediliyorsa ‘sınıf’‘tan söz edilebilir” (Weber 1978: 177).

Böylelikle Weber’in Marx’tan farklı olarak, iki temel ve çıkar­ları birbirine zıt olan sosyal sınıf yerine, ‘neredeyse kişiye özgü olabilecek’ (Kalaycıoğlu, 2002: 307) kadar çok sayıda sınıf olasılığın­dan söz ettiğini söyleyebiliriz. Yani Weber’in sosyal sınıfında esas olan ikilik değil, çokluktur.

Weber dinsel düşüncelerin toplumsal yapıya etkisini vurgula­mıştır. Din kurumu toplumsal değişimi yönlendiren güçleri kont­rol etmekte­dir. Weber, Marksizm’i tek taraflı bir ideoloji olarak de­ğerlendirir. Ona göre Marksizm toplumların karmaşık yapısını ve toplumsal değişimi yeterince açıklayamaz. Weber eşitsizliği sadece ekonomik ilişkilerde görmez. Toplumsal saygınlık ve siyasal güce herkes eşit olarak sahip değildir.

Weber sosyal statünün ya da saygınlığın ekonomik güçten kay­naklanabileceğini fakat bunun eşitsizliği açıklamada yetersiz oldu­ğunu söyler. Ekonomik yönden gelişmiş olanlar siyasal ya da top­lumsal saygınlık açılarından gelişmemiş olabilirler. Weber kapita­list sınıf toplumlarında ekonomik ilişkilerin, eşitsizliğin temelini oluşturdu­ğunu kabul eder. Weber piyasanın, mülkiyetten daha fazla ekonomi­nin temelini oluşturduğunu vurgular. Kapita­lizmde eşitsizliğin birincil kaynağı üretim yeteneğidir. İşçilerin hangi üre­timin bilgi ve becerisine sahip olduğu önemlidir.

İşveren tarafından en fazla talep edilen ve yaygın olmayan be­ceri­lere sahip olanlar daha fazla para kazanırlar. Talebi daha fazla olan iş­çilerin yaşam şartları daha yüksek olur. Maaşlar, emeklilik ikramiye­leri, yüksek çalışma koşulları daha gelişmiştir.

Marx kapitalizmin özel mülkiyet anlayışına vurgu yapar. Weber ise, üretebilme kapasitesine vurgu yapar. Sosyologlar daha çok Weber’in analizlerine yakın durur. Çünkü kapitalist üretimde farklı üretim koşulları ve işçilerin kazanımları yeteneklerine göre farklılaş­mıştır. El emeğine dayalı işlerde çalışanlar, makinelerle üre­tim ya­panlar, profesyonel yöneticiler, beyaz yakalılar eşit ol­mayan çalışma koşullarına ve ekonomik gelirlere kavuşmuştur. İşçi sınıfı va­sıflı, yarı vasıflı ve vasıfsız olmak üzere üç temel kate­goriye ayrılmış­tır. Yaşam fırsatları kategoriler arasında farklılaş­mıştır. Vasıflı işçiler en yüksek yaşam standartlarına sahiptir.

Weber’in analizleri de beraberinde eleştirileri getirmiştir. İşgü­cünü sınıflara nasıl ayırabiliriz? Weber mesleklere ilgisini yönlen­dirmiş ve sınıf yapısının belirlenmesinde, zenginliği göz ardı et­miştir.

Sosyal Hareketlilik ve Meritokrasi

Sanayi toplumu dinamiktir. Bilim ve teknolojideki gelişme­ler iş­gücü vasıflarında, sorumluluklarda ve mesleklerin çeşitle­rinde önemli değişimlere neden olmuştur. Yeni meslekler ortaya çıkarken, bazı meslekler zaman içinde ortadan kaybolmuş ve ge­reksiz hale gelmiştir. Bu nedenle sanayi toplumlarında, işgücü meydana gelen değişimlere göre kendilerini ayarlamaktadır. İş­gücü, yeni meslekler edinerek ve yaşa­dıkları bölgelerden ayrılarak sosyal, ekonomik ve siyasal yönden daha farklı toplumlarda ya­şamaya başlamaktadırlar. İşgücünün bu di­namik yapısına “top­lumsal hareketlilik” denir.

Sanayi toplumlarında farklı sosyal statüler vardır. Bazı insanlar daha avantajlı bir sosyo-ekonomik çevrede doğdukları için sosyal statüleri daha üst sıralardadır. Yani kendi çabasıyla olmayan bir avantaja sahiptir. Bunun yanında sanayi toplumlarında bireysel başarı sosyal statüyü belirler. Üst tabakaların avantajlı konumunda bulunup bu avantajları değerlendiremeyenler de aşağı tabakalara geçer.

Sanayi toplumlarında sosyal tabakalar arasında eşitsizlik var­dır. Toplumlar değişip, işbölümü arttıkça eşitsizlikler de artmak­tadır. Üst tabakalara ulaşmak için eşit koşulların var olduğu öne sürülür. Öte yandan bireylerin sosyal pozisyonlarını ne kadar de­ğiştirebileceği tar­tışılmaktadır. Üst tabakalara çıkmak için rekabet vardır. Fakat insanlar eğitim ve ekonomik kaynaklar açısından eşit olmayan koşullara sahip olması, üst tabakalardakilerin konumla­rını devam ettirmelerini kolay­laştırmaktadır. Ekonomik zenginliği olanlar daha iyi sosyal çevrelerde yaşar, daha iyi eğitim alır ve daha başarılı olurlar.

Kapitalist sanayi toplumlarında fırsat eşitliği sadece yasal an­lamda vardır. Yani herkes başbakan, genel müdür veya fabrikatör olabilir. Gerçek yaşam ise fırsat eşitsizlikleri ile doludur. An­kara’nın merke­zine en fazla beş kilometre uzaklıktaki bir semtte, çok düşük bir sosyal çevre ve eğitim koşullarıyla karşılaşmamız mümkündür.

Sosyal hareketlilik yatay ve dikey (aşağı, yukarı), kuşaklar içi ve kuşaklar arası gerçekleşmektedir.

*       Yatay hareketlilik: Coğrafik hareketliktir. Yani bir öğretme­nin benzer koşullarda başka bir yerde öğretmenlik yapmasıdır.  Toplumsal hareketlilik ise yukarı ve aşağı doğrudur.

*       Dikey hareketlilik: Bireyin sosyal ve ekonomik pozisyonun­daki azalmayı veya artmayı ifade eder. Dikey hareket­lilik aşağı ve yukarı olmak üzere ikiye ayrılır.

*       Yukarı Hareketlilik: Sosyal ve ekonomik yönden daha avan­tajlı hale gelmektir. Bakkal sahibinin süpermarket açması, kaymakamın vali olmasıdır.

*       Aşağı hareketlilik: Yukarı hareketliliğin tersidir. Bireyin sos­yal ve ekonomik yönden prestij kaybıdır. Fabrikatörün iflas et­mesi, aşağı ha­reketliliğe örnektir.

*       Kuşaklar arası hareketlilik: Yüksek veya düşük, çocuklar ile ebe­veynler arasında sosyal pozisyonların farklı olmasıdır. Sınıf öğ­retme­nin çocuğun tıp profesörü olması veya genel mü­dürün çocuğu­nun as­gari ücretli bir işte çalışması kuşaklar arası hareketliliğe örnek­tir. Ku­şaklar arası hareketlilik en ön önemli sosyal hareketlilik olarak değer­lendirilir.

Sanayi toplumlarında kişilerin hareketliliği; ırk, cinsiyet, kast veya top­lumsal statülere göre değildir. Meritokrasi olarakta ad­landırılan du­rumda kişiler çalışmaları sonucu kazançlar elde ederler.

Meritokrasi içinde sosyal tabakalaşma kişisel başarı ve kaza­nıma göre belirlenir. Sanayileşmenin getirdiği üretim çeşitliliği, sadece ta­rıma bağlı üretimden uzaklaşmayı, insanların yetenekle­rini kullanma­sını ve istedikleri işlerde çalışmasını zorunlu hale ge­tirmiştir. İşin iyi yapılması da önemlidir. Tarım toplumlarında ise ‘iş nasıl olsa yapıla­caktır’ anlayışıyla değerlendirilmektedir. Sanayi toplumları fırsat eşit­liğini arttırmak zorundadır.

Meritokrasi içinde bireyin sosyal pozisyonu kişisel yetenek ve çaba sonucunda ortaya çıkar. Birey sosyal statüler arasında yukarı veya aşağı gidip gelir. Bu nedenle sosyal statüler arasındaki sınır­lar net değildir.

Küresel Tabakalaşma - Toplumsal Tabakalaşma

Toplumsal tabakalaşmayı, küresel tabakalaşmanın bir izdü­şümü olarak ele alabiliriz. Toplumda bazı katmanlar ekonomik, sosyal ve siyasal avantajlı konumlarını devam ettirirken, bazı kat­manlar da açlık sınırında veya altında yaşamaktadır. Öte yandan küresel tabakalaş­maya baktığımızda, dünya gelirinin büyük bir oranının az sayıdaki ülke tarafından paylaşıldığını görmekteyiz. Küresel eşitsizlik devam ettikçe, yerel eşitsizliğin çözüm yolları da tıkanmaktadır. Fakir dev­letler zengin devletlerden aldıkları borç yükünün altında ezilmektedir. Zengin devletler kredilerini bir ta­kım koşullara bağlamaktadır. Yani kredi alan devletler aldıkları kredileri gelişigüzel, kendi istekleri doğ­rultusunda harcayamaz. Borçlu ülke, gelirlerinin büyük bir kısmını da faizlere ödemektedir. Toplumların neden geri kaldığı sorusu da farklı yanıtları berabe­rinde getirmektedir. Afrika ülkelerinden birinde yaşlı bir kişinin BBC televizyon muhabirine ‘biz yoksuluz, çünkü siz zenginsiz’ yanı­tıyla az gelişmişliğin en önemli nedenlerinden biri olan sömürüye dikkati çekmektedir (Cirhingiroğlu 1999: 9).



*    Weber’in sınıf analizinde ‘şans’, ‘fırsat’ ve  ‘olasılık’ kavramları aynı anlama gelecek şekilde kullanılmıştır.


** Bu ders notu, USAK Sosyal Araştırmalar Merkezi Başkanı Prof. Dr. Halil İbrahim Bahar 'ın Sosyoloji (Ankara: USAK Yayınları, 2008) adlı kitabından esinlenilerek hazırlanmıştır.

Kitabı Satın Almak İçin Tıklayınız

Prof. Dr. Halil İbrahim Bahar
23 Eylül 2009, Çarşamba

 Kullanıcı Yorumları

YORUM YAP

bu yazı için henüz yorum yapılmamış.

yorum yapmak için tıklayın.

Haber Kategorileri
Türkiye Amerika Avrupa Orta Doğu Orta Asya Kafkasya Bodrum Holidays Balkanlar Dünya Asya-Pasifik Afrika Ekonomi Bilim Teknoloji

Copyright 2009 Usak Stratejik Gündem
Xbox Live Gratuit Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu

Mebusevleri Mah. Ayten Sok. No:21 Tandoğan/Ankara
Tel: 0 312 212 28 86  Faks: 0 312 212 25 84

Sitemiz
Anadolu Ajansı
Abonesidir