Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu Yayınıdır.  
ANASAYFA

|

ENGLISH

|

ANASAYFA YAP

|

REKLAM

1 Kasım 2014, Cumartesi

 
  Usak Gündem
  Bölgeler

Ücretsiz Tam Metin Uluslararası Hukuk ve Politika Dergisi

Ücretsiz Tam Metin Orta Asya ve Kafkasya Araştırmaları Dergisi

29 Temmuz 2010, Perşembe

Yorum Yap Yazdır Arkadaşına Gönder
Gramscici Hegemonya Söyleminin Temel Kavramları
Ömer Kurtbağ

Hegemonyayı devletlerin kabiliyetlerine dayanan tek bir boyuta indirgemenin aksine Cox’un geliştirdiği neo-Gramscici bakış açısı, hegemonyanın alanını yukarıda da belirtildiği gibi genişletmiştir. Çok yönlü ve karmaşık bir nitelik taşıyan Gramscici hegemonyanın kurulması ve işleyebilmesi için, maddi güçler, kurumlar ve ideolojiler arasında uyum sağlanması gerekir ve Gramsci bunu “tarihsel blok” (blocco storico) olarak adlandırır.

Tarihsel blok kavramı, maddi, siyasi ve askeri güç ilişkileri arasında yüksek derecede uyum olduğu zamanki durumlara karşılık gelse de hegemonya tartışmasında sınıfların gelişimi ve siyasi bilinçlenme düzeyini ifade eden siyasi ilişkiler kategorisi önem taşır.[1] Bu anlamda, hegemonyanın içinde işleyeceği tarihsel blok, bir dizi sınıf çıkarının siyasi olarak sentezlenerek evrenselleştirilmesi çabasının bir ürünüdür. Tarihsel blok, yapılar (ekonomik faktörler) ile üstyapıları (ideoloji) biraraya getirir ve bunlar arasındaki karşılıklı bağımlılığı açıklamak için kullanılır. Hegemonya ve tarihsel blokun yaratılması sürecinde, yapıdan karmaşık üstyapılar alanına belirleyici ve kesin bir geçiş yaşanır ve organik bir bağlantı kurulur.[2] Bunun anlamı, bir gruba ya da sınıfa özgü çıkarların bir kenara bırakılıp ideolojilerin işbirliğine ve kurumların inşasına doğru ilerlemektir ve hegemonyaya doğru gidiş de ancak bu yolla mümkün olur. Yönetici sınıfın çıkarları, ancak bu şekilde tâbi sınıflarla uyum içinde biraraya getirilip evrensel olarak sunulabilirler. Gramsci’nin dediği gibi, “kişinin kendi kolektif çıkarları, bugünkü ya da gelecekteki geli-şimlerinde saf ekonomik sınıfın kolektif sınırlarını aşar ve tahakküm altındaki diğer grupların da çıkarları haline gelebilir ve gelmelidir.”[3] Kurumlar ve ideolojilerin evrenselleşmesi ile birlikte, bunlar artık belli bir sınıfa özgü çıkarlar olarak görünmeyecek ve böylece, tâbi gruplar da tatmin edilmiş olacaklardır.

Böyle bir blok kendiliğinden oluşmamakta ve hâkim sosyal sınıf içinde siyasi bilinci gelişmiş liderliğin ve eylemin sonucu olarak meydana gelmektedir. Yeni bir tarihsel blokun oluşumunda, ittifak oluşturacak sosyal güçlerin bilinçli ve planlı bir mücadeleye girmeleri şarttır.[4] Bu mücadelede, hegemonik olmak isteyen grubun öteki sınıfların çıkarlarını ve isteklerini tatmin edebilmesi, öncelikle kendi çıkarlarını anlaması ve kendi hegemonik isteklerini gerçekleştirmesinden geçer. Hegemonik grubun üyeleri bu bilinç düzeyine ulaşmadıkları sürece, tarihsel blokun oluşması mümkün değildir. Böylelikle, potansiyel hegemon söz konusu kendini anlayış ve kavrayış temelinde kendi çıkarlarını savunmanın ötesine geçip ittifak kurmaya hazır duruma gelmiş olur. Dolayısıyla,

“bir tarihsel blok, maddi güçler, kurumlar ve ideolojiler ya da daha geniş anlamda, kendisini oluşturan unsurlara stratejik bir yönelim ve tutarlılık veren bir dizi hegemonik düşünce etrafında siyasi olarak örgütlenmiş farklı sınıf güçlerinin ittifakı arasındaki tarihsel bir uyuma karşılık gelir.” [5]

Bu tanımdan hareketle, tarihsel blok salt bir ittifaktan fazlasıdır ve hegemonyanın kurulması, ittifak kurmanın ötesinde bir sosyal grubun topluma ne ölçüde siyasi ve ahlaki anlamda yön verebildiği ile yakından alâkalıdır. Söz konusu yön verme işlevinin yerine getirilmesi, bir yandan kurulan ittifaklar blokunun işbirliğini güçlendirecek diğer yandan da lider grubun hegemonyasını halk kitlelerine yayacaktır. İşte burada Gramsci, hegemonik olma kapasitesine ancak sanayi toplumlarında üretim tarzında esaslı bir rol oynayan sosyal grupların sahip olabileceğini savunur.[6] Bu anlamda, sözgelimi dinsel grupların büyük rol oynadığı feodal toplumların hegemonik olmaları mümkün değildir. Üretim sürecinde belirleyici rol oynamadan, bir grubun ekonomik kalkınmayı sağlayıp müttefiklerinin çıkarlarını tatmin edebilmesi güçtür. Bu rol, aynı zamanda liderlik yapan sosyal gruba prestij sağlayarak onun öteki-lerce kabul görmesini kolaylaştırır. Söz konusu bu rolün öteki gruplarca da kabul edilmesi ile oluşan geniş siyasi oydaşma hegemonun siyasi hedeflerini desteklediğinde, Gramsci’nin kastettiği anlamıyla tarihsel blokun oluşum süreci tamamlanır.

Tabii bu süreçte, hegemonik ideolojinin merkezinde yatan kavramları ve hegemonik sınıf fraksiyonunun stratejilerini üretebilecek ve geliştirebilecek düşünürler ve uygulayıcıların rolünü de hesaba katmak gerekir. Nitekim, yapısal ve maddi koşullar arasında uygunluk olması ve başarılı bir hegemonik stratejiye ulaşılması otomatikman ve kendiliğinden gerçekleşmez.
Gramscici analizde, bu noktada devreye organik entelektüeller (organic intellectuals) girerler ve yapı ile üstyapı arasında bağların kenetlenmesine yardım ederek tarihsel blokun inşasında anahtar rol oynarlar. Entelektüellerin oynadığı bu rolün temel örüntüleri şöyledir: [7]

- Ayrı ve sınıfsız bir sosyal tabaka olmayıp bir sosyal sınıfla organik olarak bağlantılı olan entelektüellerin öncelikli rolü, hegemonun hâkim siyasi rolüne entelektüel ve ahlaki destek sağlamaktır. Onlardan, hizmet ettikleri grubun isteklerinin bir bütün olarak toplumun çıkarlarıyla uyuştuğunu ve bunlara benzer olduğunu göstermeleri beklenir. Ancak, kitlelerin hâkim ideolojiye bağlı kalmasını sağlamaya dönük bu desteği sağlarken, entelektüel sınıf hegemonik sınıfınkinden değil, kendi rasyona-litesinden hareket eder.
- Entelektüeller, aynı zamanda bir sınıfın ve bir tarihsel blokun üyelerini ortak bir kimlik içinde birarada tutan zihinsel imajları, teknolojileri ve örgütleri geliştirme ve sürdürme işlevi görürler.
- Hegemonik sınıfın entelektüelleri, tarihsel bloku bütünleştirmeye yardım eden ve uyumu sağlayan hegemonik ideolojiyi ve onu çevreleyen kavram, yaklaşım ve kuramları somut ve tutarlı biçimde dile getirmelidirler.
- İdeolojik mücadeledeki aktörler gibi, hâkim sınıfın entelektüelleri de aynı zamanda daha ikna edici ve gelişmiş kuramlar geliştirerek öteki sınıfların entelektüelleri üzerinde hâkimiyet kurmalı ve öteki entelektüellere hâkim olan dünya görüşünü telkin ederek onları hegemonun davasına çekmelidirler.
- Entelektüeller yalnızca ideolojinin üreticileri değil, aynı zamanda hegemonyanın örgütleyicileridir. Potansiyel hegemon-lar entelektüellerin desteğini alamadıklarında başarısız olurlar.
- Entelektüeller gerektiğinde hâkim sınıfın ideolojisini yeniden formüle etme ve değiştirme işlevini de yerine getirirler.

Tarihsel blok kavramının pratikte aldığı biçimi görmek açısından, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan dünya düzenine bakılabilir. Amerikan hegemonyasının kuruluşu ve gelişiminin çözümleneceği bir sonraki kısımda ayrıntılı olarak değinileceği için, burada söz konusu düzenin sadece tarihsel blok kavramına örnek oluşturan yönleri üzerinde durulacaktır.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Marshall Planı çerçevesinde ABD’nin Batı Avrupa ve Japonya’nın sosyo-ekonomik temellerini yeniden yapılandırması üzerine kurulan pax-Americana, Fordist temellere dayanan Yeni Bakış anlayışı devlet formunun uluslararasılaşması üzerine inşa edilen bir uluslararası tarihsel blokun merkezini oluşturmuştur.[8] Bu blokta, Amerikan liderliği altında, bir yanda bir dizi Avrupalı ve transatlantik medya kuruluşu ile siyasi partiler ve kiliseler gibi sivil toplumdan liderleri, diğer yanda ise ılımlı örgütlü işgücü ve büyük sermayeyi içeren bir mekanizma kurulmuştur. Fordist birikim rejimi kurulan düzenin maddi temelini meşrulaştırırken, rıza ve zor kullanma unsurlarını da bünyesinde birleştirmiştir. İdeolojik boyutta ise ABD kaynaklı özgürlük, zenginlik ve refah gibi kavramsal araçlar kullanılarak özgür dünya birarada tutulmaya çalışılmış; stratejik düzeyde de antikomünist bir ittifakla bu boyut tamamlanmıştır. 1940-50’li yıllar boyunca inşa edilmiş olan ve 1960’ların sonuna kadar süren bu transatlantik blok, ulusal sermayeyi, örgütlü işgücünü ve devleti dengelemiştir. Ancak, 1960’ların sonundan itibaren, bir yandan dünya çapında bir ekonomik kriz dalgasının yaşandığı, diğer yandan da üretimin uluslararasılaştığı ve finans sermayesinin güçlendiği bir dönemden geçilmiştir. Bu süreç içinde de daha bütünleşmiş bir küresel ekonomi politiğin ortaya çıkışıyla eski uluslararası tarihsel blok, örgütlü işçilerin hemen hemen marjinalleştirildiği Amerikan merkezli ve yönetiminde ulusaşırı bir tarihsel bloka dönüşmüştür.[9] Bu blokun zirvesinde ise, IMF, Dünya Bankası ve OECD gibi küresel ekonomik kuru-luşlarda gücünü iyice artıran ve Üçlü Komisyon gibi çeşitli elit formları yoluyla dünya politikasına hükmetmeye çalışan ulusaşırı sermaye sınıfı (transnational capital class) yer alır.

Sonuç itibarıyla, Gramscici hegemonya kavramı, yukarıda öngörülen şekilde kurulan tarihsel blok yoluyla hayata geçirilmekte ve uygulanmaktadır. Bu blokun kurulmasında, kitlenin hâkim grubun ahlaki-etik liderliğine onay vermesi anlamında Gramscici anlayıştaki rıza unsuru yerine getirilmiş olmaktadır. Bu liderlik de sistemin merkezinde yer alan maddi ve ideolojik karşılıklı alışveriş koşullarını yeniden üreten bütünleyici bir devlet yoluyla tatbik edilmektedir.

2. Hegemonya, Uluslararası İlişkiler ve Genişletilmiş Devlet Kavramı

Gramsci uluslararası ilişkiler alanına fazla girmemişse de uluslararası güç ilişkilerindeki ya da dünya düzenindeki değişimlerin temel sosyal ilişkilerden bağımsız olarak düşünülemeyeceği sonucuna varmıştır.[10] Uluslararası ilişkilerdeki değişimlerin izlerini sosyal ilişkilerde arayan bu yaklaşım, sosyal güçlerin uluslararası ilişkilerdeki temel aktör olan devletlerin gelişimiyle ilişkisine odaklanmayı gerektirir. Burada bahsi geçen “devlet” kavramı, devleti dış politika bürokrasisi ya da askeri yeteneklere indirgeyen Realist/Neorealist paradigmanın benimsediği dar ve yüzeysel görüşten çok farklıdır. Nitekim, devletin yalnızca bu tür özelliklerine yoğunlaşma eğilimi, bizi, onu ebediyen siyasi toplum içinde faaliyet gösteren sınırlı bir entite olarak görmeye sevk eder. Oysa Gramscici anlamda devlet, geleneksel yaklaşımlardakinin aksine sadece askeri-siyasi-bürokratik değil, aynı zamanda sosyal temele de sahip olan genişletilmiş bir yapıdır.[11] Diğer bir deyişle, devlet idari, yasal ve zor uygulayan resmi yönetim aygıtı olması anlamında siyasi toplumu; toplumun tüm sosyal tabanını içermesi anlamında ise sivil toplumu içine alan bir örgütlenmedir. Daha spesifik olarak ifade etmek gerekirse, hükümet, siyasi partiler ve ordu gibi kamusal alan içinde işleyen hükümet aygıtları siyasi toplum unsurlarını oluştururlarken, hegemonyanın içinde işlediği sendikalar, kiliseler, medya, eğitim kurumları ve hatta özgür Mason Locası gibi özel alanın birimleri sivil toplumu teşkil ederler. Bu anlamda, Gramscici analizin niteliksel anlamda genişletilmiş yeni devlet formu, siyasi ve sivil toplum alanlarını birarada içermekte ve bu alanların tamamen içiçe geçmiş olduğunu varsaymaktadır. Bu yeni tanım, doğal olarak sosyal çatışmanın gerçekleştiği ve sosyal sınıfların hegemonyalarının inşa edilebileceği tek yer olarak da devleti görür.[12]

Hegemonyanın inşası sürecinde siyasi toplum-sivil toplum bileşkesinin taşıdığı anlama gelince, Gramsci burada rıza unsurunu sivil toplumla, zor unsurunu ise siyasi toplum yapısıyla özdeşleştirerek ikisi arasındaki zıtlığa dikkat çeker.[13] İki üstyapısal düzey olarak siyasi toplum baskının ve yasal yaptırımın alanıyken, sosyal yeniden üretimin gerçekleştiği sivil toplum, hegemonyanın inşa edilebileceği ya da buna meydan okunabileceği faaliyet alanını temsil eder. Rıza unsurunu temsil etmesi anlamında sivil toplum içinde insanlar, yerleşik iktidardan bağımsız ve hatta sıklıkla ona karşıt biçimde kollektif isteklerinin karşılanması talebinde bulunurlar. Kısacası, kimlik oluşumu, ideolojik mücadele, entelektüelle-rin hegemonik ideolojiyi üretmesi ve hâkim gruba özgü çıkarların evrenselleştirilmesi gibi hegemonya inşasıyla ilişkili tüm faaliyet ve pratikler bu alanda gerçekleşirler.

3. Hegemonya ve Dünya Düzeni

Hegemonya ile dünya düzeni arasındaki ilişki, hegemonyanın ulusal bağlamda doğmasından başlayıp dışa, uluslararası alana doğru genişlemesini temel alan bir yaklaşımdan hareketle değerlendirilebilir. Hegemonya oluşumunda, genişletilmiş haliyle devlet hegemonyanın inşa edilebileceği tek yeri oluşturmaktadır. Ulusal bağlam, böylece belli bir devlet formu içinde tarihsel bir blok inşa etmekle ve sosyal uyumu kurmakla hegemonyanın üretildiği ilk yerdir. Nitekim, ulusal düzeyde değişikliklerin ortaya çıkması uluslararası düzende bir değişiklik olabilmesi için önkoşuldur. Buradaki devlet formu, içeride sosyal ve ekonomik devrime mâruz kalan ve dışarda da bağımsız politika izleyebilen bir nitelik taşır ve hegemonyalar da bu türden güçlü devletlerce kurulabilirler.[14] Aksi halde, bu türden derin bir içsel gelişme yaşamamış olan tâbi devletlerin bunların nüfuzu altına girmeleri zorlaşır. Böylesine derin ve geniş çaplı bir devrim, iç ekonomik ve siyasal yapıları değiştirmekle kalmaz, aynı zamanda devlet sınırları ötesine uzanan enerjileri de serbest bırakır. Gramsci, bunu şu şekilde ifade eder:[15]

“Devletin belli bir grubun organı olarak görüldüğü ve bu grubun azami genişlemesi için uygun koşulları yaratmak için tayin edildiği doğrudur. Ancak, bu belli grubun gelişmesi ve genişlemesi evrensel bir genişlemenin, tüm ulusal enerjilerin gelişmesinin motor gücü olarak tasavvur edilir ve sunulur.”

Bu alıntıdan da hareketle, bir dünya hegemonyası başlangıçta belli bir sosyal sınıfça kurulan ve pekiştirilen içsel (ulusal) hegemonyanın dışa doğru genişlemesini ya da dışavurumunu ifade eder.[16] Burada hegemon güç, belli bir üretim tarzını uluslararası olarak genişletir ve bu süreçte, hâkim üretim tarzı diğer tüm ülkelere sızarak tâbi üretim tarzlarıyla bağlantı kurar. Hegemon devlet, uluslararası anlamda hegemon olduğu sürece, evrensel bir ideolojiye dayalı bir dünya düzeni kurması ve onu koruması gerekir. Fakat bu düzen, Realist anlayıştaki gibi sadece devletler arası anlamda kurulan bir düzen olmayıp dünya ölçeğindeki sivil toplum güçlerini de hesaba katmalıdır.[17] Bu noktada, kurulan düzen öteki birçok devletin ya da en azından hegemonyanın uzantısı içinde kalan devletlerin kendi çıkarlarıyla uyumlu bulacağı bir düzen olmalıdır. Dolayısıyla, hegemonik dünya düzeni kavramı aynı zamanda küresel olarak tasavvur edilen bir sivil toplum üzerine kurulur.

Bir devletin hegemonyasını tam olarak kurabilmesi için, tâbi devletler onun ekonomik, sosyal ve siyasi örgütlenme biçimlerini, kurumlarını, kültürünü ve teknolojisini model almalı ya da taklit etmelidirler. Hegemonik güce ait üretim tarzının, değerlerin ve kurumların özümsenmesinde, çevre ülkeler merkezden bazı unsurları almada başarılı olabilirlerken bazılarını tam olarak özümseyemezler. Bu haliyle, dünya hegemonik modelinde, hegemonya merkezde daha yoğun ve tutarlı iken çevrede çelişkilerle yüklüdür.[18]

Dünya hegemonyasının oluşumunda küresel sivil toplum güçlerinin yanı sıra, devletler için hâkim üretim tarzını destekleyen evrensel normlar ile uluslararası kurumlar ve mekanizmaları da dikkate almak gerekir.

4. Hegemonya Mekanizmaları Olarak Uluslararası Örgütlenme

Dünya hegemonyasına ulaşılmasında, uluslararası normlar, kurumlar ve mekanizmaların hegemon gücün hâkim üretim tarzını desteklemeleri ve onun ürettiği evrensel dili yaymaları önemli rol oynarlar. Bu, özellikle uluslararası kurumsallaşmanın otonom bir yönde geliştiği İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra daha da kritik bir hâl almıştır. Bu kurallar ve kurumların işlevi, bir yanda hâkim ekonomik ve sosyal güçlerin genişlemesinde oynadığı rolde, diğer yanda da tâbi çıkarları hegemonik yapıya eklemlemede somutlaşmıştır.[19] Bu da söz konusu yapıların ve kurumların oluşumunun, BM’nin kurulmasında ABD’nin oynadığı rol örneğinde olduğu gibi, genelde hegemonik devletçe başlatılması ile alâkalıdır. Görünüşte devletlerin egemen eşitliğine dayansa da bunlar hâkim güçlerin lehine işleyen mekanizmalarla donatılmışlardır. Nitekim, BM Güvenlik Konseyi ve IMF’nin resmi karar alma yapıları sıklıkla bu tür eleştirilere mâruz kalmakta ve demokratik olmamakla suçlanmaktadırlar. Yine de bu durum, Gramscici anlamda çıkarları göz ardı edilen tâbi ya da dezavantajlı konumdaki devletlerin rızalarının aranmayacağı anlamına gelmez.

Bu yapılar, hegemonik düzeni ideolojik meşrulaştırma işlevi de görürler.[20] Sözgelimi, IMF, Dünya Bankası, GATT ve onun ardılı DTÖ gibi küresel ekonomik rejimin merkezindeki kurumlar, dünya ölçeğinde ulusal ekonomilerin liberal ekonomi çizgisinde politika izlemelerini gözetmeye dönük mekanizmalar olarak tasarlanmış ya da bu yönde değişime uğramışlardır. Yine OECD ve G-7 gibi örgütler de 1970’lerin kriz ortamından çıkışı parasalcı ve piyasayı yüceltici ekonomi politikalarında görerek dünyayı ekonomik politikalarını bu yönde değiştirmeye yönlendirmişlerdir. Nitekim, 1980’lerde muhafazakâr olanından sosyal demokratına hemen hemen tüm siyasi partiler ve hükümetler neoliberal ekonomiyi zenginliğe ulaşmanın tek yolu olarak kucaklamışlardır.

Bu kurumlar ve örgütler, karşı hegemonik fikirlerin önlenmesinde ve karşı hegemonya olasılığının azaltılması bakımından da çeşitli roller üstlenebilirler. Sözgelimi, çevre ülkelerden seçkinlere bünyelerinde yer vererek bunları sisteme dahil ederler ve böylece, sistemi değiştirmelerinin ve ona alternatif geliştirmelerinin önüne geçerler.[21] Bu noktada, karşı hegemonik fikirleri hegemonik doktrinle tutarlı hâle getirmeye de çalışırlar.

Sonuçta, merkez ülkelerde ulusal hegemonik sınıflarla bağlantılı görünümleriyle, bu yapıların çevre ülkelerin kontrolüne girmesi mümkün olmadığından karşı hegemonik fikirlerin geliştirilmesi için uygun platformlar oluşturmaları çok güçtür.

D. Eleştirel Kuramın Zaafları ve Gramscici Eleştirel SöylemeYönelik Eleştiriler

İlk olarak eleştirel kuramın zaaflarına bakıldığında, öncelikle eleştirel kuramın daha önce de belirtildiği gibi, sadece mevcut düzenin ortaya çıkışını ve oluşumunu değil, aynı zamanda adaletsizliklerle dolu olarak gördüğü bu düzenin nasıl değiştirilebileceğini de açıklama iddiasıyla yola çıkmış bir kuramlaştırma geleneği olduğunu hatırlamak gerekir. Hatta Cox, gelecekteki dünya düzeni olasılıkları bahsinde, mevcut düzenin değişmesi gereğinden ve bunun öznesinin Üçüncü Dünya, sınıflar ya da yeni sosyal hareketler gibi hegemonya karşıtı güçler olabileceğinden söz eder. Ancak, geleneksel kuramlara karşı kendisini bir alternatif olarak konumlandıran eleştirel kuram geleneği için temel zaaf ya da sorun da tam bu noktada başlar. Zira burada, eleştirel kuramın savunucuları, söz konusu değişimin nasıl ger-çekleştirileceği ve yeni düzenin ne türden bir düzen olacağı noktasında tıkanırlar. Bu yönleriyle, genel olarak disiplinde bir sonraki kuramlaştırma aşamasını oluşturma iddiasıyla[22] yola çıkan eleştirel kuram, sözünü tutamamış ve böylece, anaakım uluslararası ilişkiler yaklaşımlarından biri haline gelmiştir. Dola-yısıyla, uluslararası ilişkiler disiplinindeki diğer kuramsal tartışmaların çıkış noktasını oluşturan daha iyi kurama ulaşma noktasında, eleştirel kuramın paradigmalar arası tartışmanın ötesinde ilerleme sağlayamayışı, Hoffman’ın eleştirel kuramın yol göstereceği savının erken olduğu ve bir sonraki aşama tezinin gerçekleşmediği anlamına gelmektedir. [23]

Gramscici hegemonya söylemine yönelik eleştirilere gelince, geleneksel yaklaşımları eleştiren bir kuramlaştırma girişimi olmakla birlikte, Gramscici eleştirel kuramın aslında Batı kökenli bir yaklaşım olarak Batılı ve Avrupamerkezci söylemi yeniden üretip üretmediği sıklıkla sorgulanmıştır. Nitekim, kurama yönelik eleştirilerin de çoğunlukla bu noktadan hareket ettikleri görülür.

Gramscici eleştirel kurama Habermasçı, Feminist ve Postmodern söylemlerden yöneltilen eleştiriler, onun uluslararası ilişkileri üretim kavramı temelinde analiz etmeye çalışmasından dolayı sadece sınıflara dayalı indirgemeci bir yaklaşım benimsemiş olması üzerinde toplanırlar. Devamında da kurama, sınıfsal olmayan kimlik kategorilerinin analizden dışlanmasıyla sınıf kimliğinin dünya düzenini değiştirmede öncelikli ve ayrıcalıklı kılındığı, bunun da kuramı modern kimliği tanımlayan Batılı, rasyonel, beyaz, burjuva ve eril modern söylemi üreten Avrupamerkezli bir görünüme büründürdüğü eleştirisi yöneltilir. Bu noktada, Feminist söylem, her ne kadar diğer söylemlerin yanında Cox’un yaklaşımının kadınların özgürleştirilmesi yolunda en verimli ve uygun kuramlaştırma çizgisini oluşturduğunu düşünse de[24] Postmodernizm, daha önce de belirtildiği gibi, kendisini Gramscici söyleme karşı konumlandırıp onun analizine dahil etmediği konularda yeni çözümler ve çıkış noktaları sunma iddiasındadır.[25] Gramscici eleştirel kuramın kimlik ve farklılık hususuna yaklaşımındaki sorunlar burada hemen ön plana çıkarlar. Zira, sınıf kimliğini ayrıcalıklı kılan söylem, cinsiyet, ırk, etnisite ve ulus gibi sınıf dışı kimlikleri de bu tekçi benlik anlayışı içinde eriterek kimlik ve farklılık meselesine tek bir pencereden bakma ve insan özgürlüğü önündeki sınıfa indirgenemeyecek çeşitli hâkimiyet biçimlerini dışlama hatasına düşmektedir. Nitekim, Rupert da günümüzde neoliberalizme ve küreselleşmeye yönelik tepkisel oluşumların ve direnişin sınıf te-melli olduğu kadar, öteki sosyal kategorilerden de geldiğine dikkat çeker.[26] Sosyal güçler anlamında kimlikler, devletler ve dünya düzeninin karşılıklı ilişkisini ve etkileşimini açıklamaya çalışan Gramscici söylem, modernite eleştirisi iddiasını tam anlamıyla yerine getiremediğinden uluslararası sistemin kapitalist, Batı merkezci ve eril söylem üreten bir yapı olduğunu ortaya koyamamaktadır. Özgürleşme ve nihayetinde de demokratik insan topluluğu hedefine varmak amacıyla modernitenin eleştirel analizini yapma iddiasıyla yola çıkan Gramscici eleştirel kuram, böylece dahil etme/dışlama pratiği ile kimlik/farklılık meselesini analizinin odağına yerleştirme noktasında, kendi vaadinin gerisinde kalmaktadır. Dolayısıyla, Gramscici hegemonya söylemi, hegemonik ve karşı-hegemonik blokların ya da sivil toplumun kurulmasında sınıf dışı kimlikleri de kapsamına alarak ancak bu açığını kapatabilir.[27] Öte yandan, neo-Gramscici okulun Gramsci’nin kavramlarını uluslararası ilişkilere uygulamasında ve özellikle bu hegemonik ve karşı hegemonik blokların yapısını açıklama biçiminde gözlenen sorunlar da bizi analiz düzeyiyle ilgili bir başka eleştiriye götürürler.

Neo-Gramscici okulun Gramsci’yi okuma ve yorumlama biçimini birçok açıdan eleştiren Germain ve Kenny, bu noktada, devletçi söylemlerle haşır neşir olmuş bir filozof olarak Gramsci’nin, “bugün sadece ulus-devletten ayrışmış bir küresel sivil toplumun varlığını değil, aynı zamanda ulusaşırı sosyal güçlere dayanan bir hegemonya formunu kuramlaştırmak için kullanılıyor olduğuna” dikkat çekerler.[28] İkiliye göre, modern devlete denk uluslararası ya da ulusaşırı bir otoritenin yokluğunda, sivil toplumu devletten bağımsız düşünmek ve onu “küreselleştirmek” Gramsci’nin orijinal kavramsallaştırmasını bağlamından koparmakla eşdeğerdir.[29] Bu bakımdan, sınıf dışı sosyal kategorileri de içine alan bir söylem geliştirse bile, neo-Gramscici yaklaşım hâlâ metodolojik olarak kusurlu bir kuramlaştırma geleneği olarak kalmaktadır.


[1] Gill, op. cit., ss. 44-45.
[2] Robert W. Cox, “Gramsci, Hegemony and International Relations: An Essay in Method,” Stephen Gill (ed.), Gramsci, Historical Materialism and International Relations, (Cambridge: Cambridge University Press, 1993), s. 57
[3] Gramsci, op. cit., s. 181.
[4] Gill, op. cit., s. 45.
[5] Stephen Gill, Power and Resistance in the New World Order, (New York: Palgrave Macmillan, 2003), s. 58.
[6] Gramsci, op. cit., s. 161.
[7] Gill, American Hegemony and the Trilateral Commission, s. 52; Cox, Gramsci, Hegemony and International Relations…, s. 57; Augelli ve Murphy, op. cit., s. 131.
[8] Gill, Power and Resistance…, s. 57.
[9] Idem.
[10] Cox, Gramsci, Hegemony and International Relations..., s. 58.
[11] Idem.
[12] Cox, Gramsci, Hegemony and International Relations..., s. 58.
[13] Morton, op. cit., s. 158; Paul Buchanan, “Note Sulla ‘Escuola Italiana’: Using Gramsci in the Current International Moment,”Contemporary Politics, Vol. 6; Issue 2, June 2000, s. 105.
[14] Gill, American Hegemony and the Trilateral Commission…, s. 48.
[15] Gramsci, op. cit., ss. 181-182.
[16] Gill, American Hegemony and the Trilateral Commission…, ss. 47-48; Burnham, op. cit., s. 75; Yalvaç, op. cit., s. 180; Morton, op. cit., s. 160; Cox, Gramsci, Hegemony and International Relations..., s. 61.
[17] Idem.
[18] Idem.
[19] Morton, loc. cit.
[20] Cox, Gramsci, Hegemony and International Relations..., s. 63.
[21] Idem.
[22] Eleştirel kuramın uluslararası ilişkiler kuramlaştırma geleneğinde bir sonraki aşamayı oluşturması ile ilgili olarak bkz: Mark Hoffman, “Critical Theory and the Inter-Paradigm Debate,” Millennium: Journal of International Studies, Vol. 16, No. 2, 1987. Hoffman’ın tezinin kapsamlı bir eleştirisi için ise bkz: Andrew Linklater, “The Question of the Next Stage in International Relations Theory,” Andrew Linklater (ed.), International Relations: Critical Concepts in Political Science, Vol. IV, (London and New York: Routledge, 2000).
[23] Ibid., s. 1635.
[24] Susan Ship, “And What About Gender?, Feminism and International Relations Theory’s Third Debate” Claire T. Sjolander and Wayne S. Cox (eds.), Beyond Positivism: Critical Reflections on International Relations, (Boulder and London: Lynne Rienner Publishers, 1994), s. 138.
[25] Linklater, The Changing Contours of…, loc. cit; Keyman, op. cit, ss. 168-171.
[26] Mark Rupert, “Reading Gramsci in an Era of Globalising Capitalism,” Critical Review of International Social and Political Philosophyı, Vol. 8, No. 4, December 2005, s. 495.
[27] Keyman, op. cit., s. 168.
[28] Randall D. Germain and Michael Kenny, “Engaging Gramsci: International Relations Theory and the New Gramscians,” Review of International Studies, No. 24, 1998, s. 4.
[29] Ibid., s. 15.
Ömer Kurtbağ
29 Temmuz 2010, Perşembe

 Kullanıcı Yorumları

YORUM YAP

bu yazı için henüz yorum yapılmamış.

yorum yapmak için tıklayın.

Haber Kategorileri
Türkiye Amerika Avrupa Orta Doğu Orta Asya Kafkasya Bodrum Holidays Balkanlar Dünya Asya-Pasifik Afrika Ekonomi Bilim Teknoloji

Copyright 2009 Usak Stratejik Gündem
Xbox Live Gratuit Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu

Mebusevleri Mah. Ayten Sok. No:21 Tandoğan/Ankara
Tel: 0 312 212 28 86  Faks: 0 312 212 25 84

Sitemiz
Anadolu Ajansı
Abonesidir